Sigorta ve kurumsal anlaşmalarımız hakkında detaylı bilgi alın.
Test sonuçlarınızı güvenli şekilde online görüntüleyebilirsiniz.
Kudret International Hospital olarak, kişisel verilerinizin güvenliği bizim için çok önemlidir.
Detaylı bilgi için hastanemizin KVKK politikasını inceleyebilir veya info@kudretinternational.com adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.
D-vitamini eksikliği günümüzde çok sıkgörülmektedir. Bunun altta yatan en önemli sebepleri artan hava kirliliğinedeni ile yararlı güneş ışınlarının tenimize doğrudan ulaşamaması, toplumdaartan cilt kanseri farkındalığı sebebi ile güneşin dik olmadığı saatlerdegüneşe çıkmamız, bolca sürdüğümüz çok yüksek koruma faktörlü güneş koruyucularıve çocuklarımızın ne yazık ki asosyal bir şekilde apartman çocuğu, tablet veyatelevizyon çocuğu haline dönüşmüş olmalarıdır. Ayrıca ne kadar şişmansak, yaniciltaltı yağ dokumuz ne kadar kalınsa ve tenimiz ne kadar esmerse, D-vitaminieksikliği riskimiz de o kadar artmaktadır ki özellikle şişmanlık günümüzdeartarak ilerleyen bir başka önemli sağlık problemidir.
Çocuklardaki en büyük D-vitamini eksikliğisebebi yetersiz güneş ışığı almalarıdır. Zira güneşin camın arkasından veyatülün arkasından hiçbir faydası yoktur. Güneşin faydalı olabilmesi için direktçocuğun başından, kolundan, bacağından tenine değmesi gerekmektedir ve buçocuğunuzun gelişimi, boyunun uzaması, dişlerinin zamanında çıkması,bıngıldağının zamanında kapanması ve bağışıklığının kuvvetlenmesi için çokönemlidir. “Güneş girmeyen eve doktor girer” diye boşuna dememişler;bu gerçekten doğrudur. Biz yeni doğan bebekleri bile yarı kırkı çıktıktan sonrahava müsaitse güneşe çıkartın diyoruz. Balkonda durmanız veya bahçede, parkta, açıkhavada bir tur atıp 30 dakika kadar güneşe çıkartmanız çocuk için çokfaydalıdır. Çocuğunuzun evde devamlı elinde tabletle veya cep telefonu ilevakit geçirmesi mi mühim? Çocuğunuzu alışveriş merkezlerine götürüp, oncakalabalığın ve kapalı ortamın, klimaların içine sokmamız mı daha yararlı? Yoksagüneşi ve oksijeni bol açık havadan daha sağlıklı bir şey var mı? Zamanetüketim toplumunun tekno-modern anne-babalarının öncelikle bu sorulara uyguncevapları bulmaları gerekmektedir.
Kış mevsimindegüneş ışınlarının yararlı etkisi daha az olduğu için fazla yararlanamıyoruz.Yaz mevsiminde güneş koruyucuları cilt kanserinden korunmak amacı ile bolcasürüyoruz ve böylece güneş ışınlarının tenimize olan faydasını, yani derimizdeD-vitamini sentezlenmesini engellemiş oluyoruz. Geriye başka zaman dakalmadığından, haliyle D-vitamini eksikliği gelişmesi de tabii ki kaçınılmazoluyor.
“BenD-vitaminini sadece gıdalardan alırım, güneşe çıkmam, cilt kanseri deolmam” demeyin. Zira doğal besinlerde D-vitamini düzeyi düşük olup günlükihtiyacımızı bile karşılayamamaktadır.
D-vitamini sentezinin en iyi olduğu sezon Mayıs-Kasımarası dönemdir. İnsanın kendi cildinde olan bu sentez için tenine güneşışınlarının direkt olarak değmesi gerekmektedir. Cam veya tül arkasından gelengüneşin hiç kimseye faydası yoktur. D-vitamini sentezi için günde 25-30 dakikagüneşte durmak yeterlidir. Bu 25-30 dakikalık süre zarfında güneş koruyucu kremkullanılmamalı ve tercihen güneşin en dik olduğu öğlen saatlerinde sırf bu amaçiçin açık havaya çıkılmalıdır. Eğer 25-30 dakikalık güneş banyosu sonrasındacildinizde kızarıklık olursa, eve gelip bir duş almanız ve arkasından cildinizehakiki sızma zeytinyağı veya bir after-sun (güneş sonrası) ürün sürmenizcildinizi yatıştırmaya yeterli olacaktır.
İki uçlu değnekgibi görünen bu konuda lafları doğru anlatmak ve doğru algılamak çok önemli.Burada önemli olan noktaların altını tekrar çizmek lazım: Biz size asla güneşkoruyucu ürünleri kullanmayın veya sadece öğlen güneşin en tepede olduğusaatlerde güneşe çıkın demiyoruz. Tatilde, denizde, havuzda veya güneşlenirken,karda kayarken veya şehirde uzun süre açık havada kalmanız gerektiğinde tabiiki cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu ürünleri sürmelisiniz ve güneşindik olmadığı sabah saatlerini veya akşamüstü saatleri tercih etmelisiniz. Ancakgüneş ışınlarının zararlı etkileri haricinde, son derece yararlı etkileriolduğunu da unutmayın ve sırf bu bilinçle haftada en az 2 kez ve günde sadece25-30 dakika güneş koruyucusuz bir şekilde ve güneş ışınlarının dik açıdageldiği öğle saatlerinde teninizi güneşe maruz bırakmayı ihmal etmeyin. Bırakıngüneş yüzünüze, kollarınıza, bacaklarınıza ve sırtınıza değsin. Değsin ki siziiyi etsin.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Otizmli çocukların dış görünümleri diğerçocuklardan farklı değildir; ancak, davranışları farklıdır. Her içine kapanıkveya konuşması gecikmiş çocuk, otizmli demek değildir. Çocuk devamlı televizyonkarşısında bırakılmış ve sürekli olarak çizgi film veya müzik klipleriseyrettirilmişse, çocuğa çok yaşlı kişiler bakmış ve çocukla çok fazlakonuşulmamışsa, yani ilgi noksanlığında da geç konuşmaz gibi benzer belirtilerortaya çıkabilmektedir. Konuşurken karşısındakinin yüzüne bakmayan her insanınotizmli olduğundan tabii ki bahsedilemez. O halde bir-iki tane bulguyatakılmamak gerekir. Çünkü bu bulgulardan biri veya ikisi sağlıklı bir bireydede karşımıza çıkabilmektedir. O halde önemli olan şudur ki, otizm açısındankuşkulanmak için pekçok farklı bileşenin birarada olup olmadığını sorgulamakgerekir.
Çocuğunuzla ilgili olarak normalgitmeyen bir şeyler olduğundan kuşkulandığınızda, evvela şu soruları kendinizesormanız gerekir: Çocuğunuz sizinle veya başkaları ile konuşurken yüzünüzebakmıyor ve göz göze gelmiyor mu? Çocuğunuza adıyla sesleniyorsunuz, ancakdönüp bakmıyor mu? Çocuğunuza bir şeyler anlatmaya çalışıyorsunuz, ancak hiçduymuyormuş gibi mi davranıyor? Çocuğunuz diğer çocukların yapabildiği parmaklagösterme, işaret etme hareketini yapamıyor mu? Çocuğunuza yaşına uygun çeşitçeşit oyuncaklar alıyorsunuz, ancak hiçbiri ile oynamıyor mu? Çocuğunuzyaşıtları ile iletişim kurup birlikte oyun oynamıyor, onlara ilgi göstermiyormu? Çocuğunuz bazı sözcükleri ezberlemiş gibi, yerli yersiz konu ile alakasızbir biçimde devamlı olarak tekrarlıyor mu? Yaşıtları gayet güzel cümlelerkurmaya, olayları anlatmaya, uzun uzun konuşmaya başlamışken, sizinki halen 2sözcükten başka bir şey konuşamıyor mu? Çocuğunuz devamlı tik gibi sallanıyorveya çırpınma hareketleri mi yapıyor? Çocuğunuz devamlı kıpır kıpır, aşırıhareketli ve yerinde duramıyor, yemeğini bile ayakta yiyor, bir rahat oturduğuyok ve siz ne derseniz deyin hep kendi bildiğini mi okuyor? Çocuğunuzun gözlerisık sık dalıp gidiyor ve bir şeylere takılıp kalıyor mu? Çocuğunuz özellikleeşyaları döndürmekten, çevirmekten veya bir şeyleri sıra sıra dizmekten çok muzevk alıyor? Odasındaki bir eşyanın yerinin değiştirilmesine aşırı derecede birtepki veriyor mu? Günlük yaşamındaki en ufak bir değişiklikten çok murahatsızlık duyuyor?
Bu soruların hepsine birden olması şartdeğil, ancak pekçoğuna yanıtınız evet ise, otizm ihtimali açısındandeğerlendirme yapılması amacı ile çocuk nörolojisi ve çocuk psikiyatrisibölümlerine başvurmanız gerekir. Kesin tanı, yani şüphe edilen bu rahatsızlığınolup olmadığı bu bölümlerce yapılan detaylı incelemeler neticesinde belliolacaktır.
Bu soruların 1-2 tanesine yanıtınız evetise hemen telaşa kapılmanıza gerek yok. Örneğin çocuklar rüzgar gülü veyaoyuncak araba tekerleği gibi nesneleri oyun olsun diye çevirmekten çokhoşlanabilir. Önemli olan, çocuğunuzun bu davranışları hangi ortamda ve nesıklıkta yaptığıdır. Normal olan bir davranış sürekli olarak, durup dururken vetik gibi yerli yersiz yapılırsa, tabii ki o vakit bir soruna dönüşür. Bunungerçek manada bir sorun olup olmadığına da ancak yukarıda belirtmiş olduğumkonunun uzmanları karar verebilir.
Otizm aslında tek birhastalık olmayıp, çeşitli rahatsızlıkların ortak paydada buluştuğu birspektrum, yani bir hastalıklar yelpazesidir. Buna, “otizm spektrumbozukluğu” diyoruz. Bu şemsiye altında rahatsızlık olarak 4 farklı kategoribulunur:
Otizm(otistik bozukluk) klinik tablosu içerisinde sosyal etkileşim sorunları,iletişim-dil gelişimi sorunları ve sınırlı/yinelenen ilgi ve davranışlar yeralmaktadır. Bu rahatsızlığın ilk belirtileri en geç 3 yaşına kadar ortayaçıkmakta, ancak kesin tanı en erken 1 yaş civarında bile konulabilmektedir.
Çocuğunuzdabirtakım problemler olabileceği ve ileri inceleme amacı ile konunun uzmanınabaşvurma gereksinimi olduğu hakikatini lütfen dikkate alınız diyeceğimizsorunları ayrıntılı olarak şu şekilde ele alabiliriz:
Sosyaletkileşim sorunları:
Çocuğunuzhiç göz göze gelmiyorsa veya bunu çok kısa süreli yapıyorsa ya da birden biregözlerini sizin gözlerinize dikip sonra kaçırıyorsa, konuşurken çok ama çok azmimik kullanıyorsa, başkalarına ne kadar yakın ya da uzak durması gerektiğiniayarlayamıyorsa, konuşurken alışılmadık tonlamalar ve vurgular yapıyorsa,arkadaş sayısı yok denecek kadar azsa ve yeni arkadaşlar edinmektenkaçınıyorsa, yaşıtlarıyla oynamak ve hatta konuşmak dahi istemiyorsa, sadecekendisinden yaşça çok küçük ya da çok büyük kişilerle iletişim kurabiliyorsa,belli bir kişi ile sadece kendi favorisi olan belli konu için konuşuyor, onunharicinde o kişi ile başka hiçbir iletişimi yoksa, ekip işi veya işbirliğinedayalı faaliyetleri yürütemiyorsa, ailesiyle ya da arkadaşlarıyla değil deyalnız başına televizyon izlemeyi, yemek yemeyi veya oyun oynamayı yeğliyor,yalnızlığı tercih ediyorsa, çok şaşırtıcı bir durum karşısında bile sessizkalabiliyor ve bu olayı başkalarına anlatmıyorsa, kendi başarıları karşısındabie sessiz kalabiliyorsa, kendisine yöneltilen teşekkür veya övgüleritepkisizce dinliyorsa, bir şeylerden mutlu olma veya hoşuna gitme belirtilerigösteremiyorsa, çocuğunuza seslendiğinizde duymuyormuş gibi davranıyorsa, eveyabanci bir misafirin gelmesi gibi başka çocukların çok ilgisini çeken bazıolaylar karşısında ilgisizse, gülümseme veya ağlama gibi önemli vücutifadelerini göstermekten uzaksa, insanlara karşı duyarsızsa, biri ağlarken osessiz kalıyor ve ağlayan kişiyi rahatlatmaya çalışmıyorsa veya herkes gülerkeno tepkisiz kalıyorsa..
İletişim-dilgelişimi sorunları:
Çocuğunuz2 yaşını bitirdiği halde tek 1 sözcük dahi söyleyemiyorsa veya 3 yaşınıbitirdiği halde halen 2 sözcüklük cümle kuramıyorsa, çocuğunuz daha ileri yaştaolup konuşuyor konuşmasına, ancak konuşurken hep belli yanlışlara düşüyor vesiz doğrusunu öğretmeye çalıştıkça bu yanlışları tekrarlamaya devam ediyorsa,bir kez konuşmaya başladığında uzattıkça uzatıyor, konuşmasını bir türlüsonlandıramıyorsa ve bu esnada sizin yorumlarınıza kulaklarını tıkıyorsa,sadece belli favori konularında konuşmayı yeğliyor, bunun haricinde ağzındankerpetenle laf aldığınız bir çocuksa, konuştuklarınızı veya televizyondanduyduklarını yerli yersiz papağan gibi tekrar ediyorsa, kendisinin uydurduğusize anlamsız gelen, ama onun için anlamlı bazı sözcükler olup bunları tekrartekrar söylemekten bıkmıyorsa, karşısındaki ile en yakını bile olsa samimidavranamıyor ve aşırı resmi konuşuyorsa, evcilik ve doktorculuk gibi oyunlarıoynayamıyorsa, oyun oynarken hayal gücünü kullanamıyor, örneğin bir kalemitutup mikrofonmuş gibi hayal edemiyorsa, herkesin zıplattığı topu zıplatmıyor,yap-boz veya lego parçalarını birleştirmektense yanyana veya üstüste dizmeyitercih ediyorsa, el çırpma-alkışlama, selam verme-baş baş yapma, ‘ce-e’ gibioyunları oynamayı beceremiyorsa..
Sınırlı/yinelenenilgi ve davranışlar:
Çocuğunuzunbelli favori bir konusu var ve bunun üzerinde aşırı derecede duruyor, adetakafayı takmış gibi sadece bu konuda konuşmak istiyorsa, uzayın derinlikleri,telefon rehberi, kazalar, kanalizasyon sistemleri gibi diğer çocukların çok dailgisini çekmeyen çok uç konular onun tam da ilgilendiği şeyse, kendi favorikonularındaki her şeyi avucunun içi gibi biliyor ve en ince ayrıntısına kadarezbere söyleyebiliyorsa, evin pencerelerini hep aynı sıra ile açıyor veyakapatıyorsa, hep aynı yoldan gidiyor, daha kestirme bir yol olsa bile kendibildiğinden şaşmıyorsa, evin kapısının her zaman önce üst kilidini, sonra altkilidini açıyor, asla bu sıranın bozulmasına tahammül edemiyorsa, eve gelinceönce salona gitmeden lavaboya gidemiyorsa, odasındaki en ufak bir biblonun yerideğiştiğinde aşırı derecede sinirlenip öfke krizine giriyorsa, hayatındakideğişikliklere kapalıysa ve onunla önceden konuşulmadan, ona bilgi verilmedenyapılan hiçbir sürprize açık değilse, yaşça büyük ve yürümeyi yeni öğrenmediğihalde halen parmak ucunda yürümeye çalışıyorsa, anormal bir biçimde yavaş yavaşhareket ediyorsa, sıkça dönüp duruyor, daireler çiziyor, sürekli emme basmatulumba gibi sallanıyorsa, hiç kimsede görmediğiniz garip bir oturuş veyaayakta duruş şekli varsa, yerli yersiz el sallama, devamlı elini kolunu garipşekillere sokma isteği varsa, siz gözünüzle takip etmekten yorulduğunuz haldeçocuğunuz yerli yersiz ve zaman kısıtlaması olmaksızın rüzgar gülü ve arabatekerleği gibi bazı nesneleri çevirip durmaktan yorulmuyorsa, eline aldığı herşeyi, ne olduğu fark etmeksizin koklamadan veya yalamadan duramıyorsa, dönennesneler, akan sıvılar, yanıp sönen ışıklar ve hareket eden görüntüler başkaçocuklardan çok daha fazla ilgisini çekiyor ve uzun süre bunlarak bakarak dalıpgidiyorsa, takıntılı olduğu bir eşya varsa ve bu nesneyi yanındanayıramıyorsa..
Otizm yelpazesinde yer alanrahatsızlıkların kesin tanısını, yalnızca konunun uzmanı olan çocuk nörolojisive çocuk psikiyatrisi doktorları koyabilmektedir. Tanı tabii ki ilk muayenedesadece bir seansta konulamayabilir. Çocuğun davranış ve hareketleriningözlenmesi, Denver gelişim testlerinin yapılması ve anne-babalara çocuğungelişimi hakkında sorular sorulması gerekir. Otizm tanısı en erken 1 yaşcivarında konulabilmektedir. Ne kadar erken yaşta tanı konulabilirse, gerekenözel eğitime de o kadar erken yaşta başlanılmış olunur.
Çocuk psikiyatrisiuzmanı, çocuğunuzun davranış ve hareketlerini gözler, anne-babaya birtakımsorular sorar, uluslararası tanı kriterlerine göre aldığı cevapları vegözlemlediklerini değerlendirir, muayenesini yapar ve kesin tanısını bunlaragöre koyar. Nadiren tahlil isteyebilir ve yine nadiren çocuğunuza bir ilaçtedavisi önerebilir. Otizmde ilacın tedavi edici, iyileştirici yönde birfaydası yoktur. İlaç, otizm eğitiminde eğitimi kolaylaştırmak ve istenmeyenhareketleri kontrol altında tutabilmek maksadıyla verilebilmektedir.Çocuğunuzdaki değişimleri, eğitime verdiği yanıtı takip edebilmesi, gerekirseyeni bazı düzenlemeleri ihtiyaç hasıl olursa yapabilmesi için düzenliaralıklarla çocuğunuzu kontrollere çağırabilir.
Çocuknörolojisi uzmanı, çocuğun beyninin dahili hastalıklarına bakan doktordur.Otizmle ilgili değerlendirme yapabilecek diğer bir bölümdür. Otizm ilekarışabilecek sara (epilepsi) nöbetleri gibi başka birtakım rahatsızlıklarıekarte edebilmek veya altta yatması muhtemel birtakım sinsi rahatsızlıklarıatlamamak için beyin MR (manyetik rezonans), beyin BT (bilgisayarlı tomografi),EEG gibi birtakım tetkikler istenmesi gerekebilmektedir. Nöbet gibi bazıdurumlarda uygun ilaç tedavileri başlanması elzemdir. Ancak otizmli çocuklarınyalnızca dörtte birinde bu tür sorunlar görüldüğünden, çocuk nörolojisi doktorutarafından mutlaka ihtiyaç olduğu söylenmediği sürece, bu tetkiklerle kendinizive çocuğunuzu maddi ve manevi olarak yıpratmayın.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Beta talasemi anne ve babadan çocuklara kalıtsal olarak geçen, önlenebilir bir kan hastalığıdır. Türkiye’nin de içinde olduğu Akdeniz ülkelerinde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Taşıyıcıların saptanması, genetik danışma ve doğum öncesi tanı konabilmesiyle engellenebilir bir hastalık olmasına rağmen, dünyada her yıl en az 365.000 talasemi hastası doğmakta ve tedavi görmektedir. Türkiye’de yaklaşık 1.300.000 talasemi taşıyıcısı ve 4.500 kadar talasemi hastası vardır.
Beta talasemi hastalığı ağır, tedavi düzgün sürdürülmezse yaşam süresini belirgin kısaltan ve yaşam kalitesini çok olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Hastalığın tedavisi zordur ve maliyeti çok yüksektir. Talasemili bir hastanın yıllık tedavi maliyeti 10.000 dolar civarındadır. Bu nedenle, hastalıklı bireylerin doğmasını engellemek çok önemlidir ve gerekli koruyucu önlemlerin alınması devlet tarafından da desteklenmektedir.
Kanımızda kırmızı kan hücreleri içinde yer alan hemoglobin, dokular için gerekli olan oksijeni taşır. Hemoglobin molekülünün hem ve globülin olmak üzere iki kısmı vardır. Sağlıklı bir kişide globin proteini iki çift polipeptid zincirinden oluşur. Polipeptid zincirlerine göre erişkin bir kişinin eritrositlerinde 3 ayrı tipte hemoglobin bulunur:
Hemoglobin yapımı genlerin kontrolü altındadır ve ailesel, genetik bir defekt sonucu hemoglobini oluşturan globin zincirlerinden birinin yapımında yetersizlik veya bozukluk oluşursa talasemi ortaya çıkar. Globin zincirlerinden hangisi sentezlenemiyorsa veya hangisinin sentezi azalmışsa talasemi onun adıyla anılır. Örneğin beta globin sentezindeki değişiklik beta talasemi hastalığına, alfa globin sentezindeki değişiklik alfa talasemiye neden olur. Beta talasemide hemoglobin yapısındaki bozukluk sonucu kırmızı kan hücreleri hızla yıkılır ve bunun sonucunda anemi, yani kansızlık ortaya çıkar.
İnsanlarda bir özelliğe ait genlerden iki adet bulunur, biri anneden, diğeri babadan geçer. Beta talasemi için anne ve babadan geçen globin geni normalse çocuk normal, biri değişikliğe uğramışsa çocuk taşıyıcı, ikisi de değişikliğe uğramışsa çocuk hasta olur.
Bir beta talasemi taşıyıcısı, taşıyıcı olmayan normal bir kişi ile evlenirse doğacak her bir çocuk için %50 taşıyıcı, %50 normal olma olasılığı vardır. Bu durumda hastalık ortaya çıkmaz, korkulacak bir durum yoktur; ancak çocuklarda taşıyıcılık olup olmadığı araştırılır. Taşıyıcı olanların ileride sağlıklı çocukları olması için gerekli bilgi verilir, taşıyıcı biri ile evlenirse çocuklarında hastalık olabileceği anlatılır.
Bir toplumda taşıyıcılık oranı ne kadar yüksekse rastlantısal olarak iki taşıyıcının evlenme ve hasta çocuk sahibi olma olasılığı o kadar yüksektir. İki taşıyıcının evlenmesi sonucunda her bir çocuk için %25 oranında hastalıklı doğma, %50 taşıyıcı olma ve %25 normal doğma ihtimali vardır. Özellikle akraba evliliklerinde hastalıklı çocuk doğma riski yüksektir, bu kişilerin evlilik öncesi gereken tetkikleri yaptırmaları çok önemlidir.
Ülkemizde beta talasemi taşıyıcılığı sıklığı %2,1 dolayındadır. Bu sayı farklı bölgelerde artmakta, taşıyıcılık sıklığı %13’e kadar yükselmektedir (Antalya %13, Edirne %6,4, Urfa %6,4, Aydın %5,1, Antakya %4,6, İzmir %4,8, Muğla %4,5, İstanbul %4,5). Akdeniz, Ege ve Trakya bölgeleri taşıyıcılığın yüksek olduğu bölgelerdir.
Hasta veya taşıyıcı olduğu bilinen ailelerde tarama sonucu veya kansızlık nedeniyle getirilen çocuklarda tanı konur. Taşıyıcı kişiler hafif kansızdır, demir tedavisinden yarar görmezler. Tam kan sayımının iyi değerlendirilmesi ve hemoglobin elektroforezi yapılmasıyla tanı kolayca konur. Hasta olanlarda ağır kansızlık vardır; anne, baba ve çocuğun tam kan sayımı, hemoglobin elektroforezi ve genetik tetkikleri yapılarak kesin tanı konur.
Beta talasemi klinik olarak 4 şekilde görülür:
Beta talasemili hasta ömür boyu her 3-4 haftada bir kan desteğine ihtiyaç duyar. Talasemili hastanın hemoglobini 9,5 g/dl’nin üzerinde tutulmalıdır. Kansızlığı düzeltmek için verilen kan transfüzyonları vücutta demir birikmesine yol açar ve kalp, karaciğer, tiroid, pankreas ve dalak gibi organlarda hücre hasarına yol açar. Hastalarda kalp yetmezliği, şeker hastalığı, gelişme geriliği ve hormonal yetersizlik gibi problemler gelişir. Bunların gelişmemesi için demir birikimini önlemek amacıyla hastalara genellikle 3 yaş civarında özel bir pompa ile haftanın en az 5 günü, 8-12 saat süren deri altı infüzyonu ile verilen bir ilaç (desferrioksamin) başlanır. Son yıllarda ağızdan alınan tablet şeklindeki ilaçlar da doktorun uygun gördüğü hastalarda kullanılmaya başlanmıştır.
Talasemili hastalarda tam kan sayımı, kan demir düzeyi, kalp, karaciğer ve hormonal sistem düzenli olarak değerlendirilir; kan yolu ile bulaşan hastalıklara dikkat edilir. Yıllık kan tüketimi normalin 1,5 katını aşmışsa ileri yaşlarda dalak operasyonla çıkartılır. Dalağın çıkarılması kan ihtiyacını azaltır ancak kesin çözüm değildir.
Kemik iliği nakli hastalığı tamamen düzeltebilen bir tedavi yöntemidir. Özellikle iyi tedavi edilen, karaciğerde hasar oluşmamış hastalarda, doku tipi uygun sağlıklı kardeşten yapılan kemik iliği nakli başarılı olmaktadır. Ancak bazı olgularda kemik iliği nakli sırasında veya sonrasında çeşitli ciddi problemler ortaya çıkabilmekte veya nakil başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.
Araştırmalara devam edilen gen nakli henüz hastalara uygulanmamaktadır.
Beta talasemili hastalarda verilen kanlarla demir birikmesi yanısıra barsaktan emilen demir miktarı da arttığından demirden zengin gıdalarla beslenmekten kaçınılmalıdır. Ancak bu durum talasemi taşıyıcıları için geçerli değildir; talasemi taşıyıcılarında gereksinimin arttığı durumlarda demir eksikliği anemisi de gelişebilmektedir.
Beta talasemili hastalar içinde düzenli kan transfüzyonu ve demir birikimi için tedavi uygulanan hastalar evlenip çocuk sahibi olabilirler. Beta talasemi hastası olan bir kişi taşıyıcı olmayan, normal bir kişi ile evlenirse çocukları taşıyıcı olur, hasta olmaz; taşıyıcı bir kişi ile evlenirse her bir çocuk için %50 hasta, %50 taşıyıcı olma ihtimali vardır.
Beta talasemi hastalığından nasıl korunulur?
Toplum eğitimi: Toplum beta talasemi konusunda eğitilmeli ve akraba evliliklerinin riskleri açısından bilgilendirilmelidir.
Taşıyıcıların tespiti: Özellikle taşıyıcılığın yüksek oranda görüldüğü bölgelerde hasta ve taşıyıcı bireylerin tüm akrabalarının kan tetkiki ile taranması ve evlenecek çiftlerin taşıyıcılık açısından değerlendirilmesi çok önemlidir.
Genetik danışma: Eşlerin ikisinin de taşıyıcı olması durumunda eşlere danışmanlık verilmeli, genetik tanı merkezlerine yönlendirilmeli ve gebelik öncesinde gerekli tetkikler tamamlanmalıdır (örnek mutasyon analizi).
Prenatal (doğum öncesi) tanı: İki taşıyıcının evliliği söz konusu ise çiftler mutlaka her gebeliğin erken döneminde (ilk 2 ay) doktora başvurmalı ve gerekli tetkikleri yaptırmalıdırlar.
Günümüzde prenatal ve preimplantasyon (in vitro fertilizasyon) tanı yöntemleri ile talasemik hasta çocuğun doğması önlenebilir.
Uzm.Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Sinüsler burnun etrafında, toplam sayısı yaklaşık 8-10 olan, dört tarafı kemikle çevrili boşluklar olarak tarif edilir. Bu boşlukları kaplayan mukoza örtüsünde meydana gelen iltihaplanma, şiddetli ağrılara yol açabilir. İltihaplanma tedavisi gelişen teknolojik cihazlar sayesinde medikal ve cerrahi yöntemlerle tedavi edilerek kısa sürede iyileşme sağlanabilir.
Sinüs boşlukları burunda, “ostiomeatal kompleks” adı verilen bölgeye açılır. Bu bölge yapı olarak burnun en dar yerlerinden biridir. Ayrıca burunda meydana gelen enfeksiyonlardan doğrudan etkilenir. Sinüslerde her gün 0.5-1 litre arasında salgı üretilir.
Bu salgı da sinüs mukozası üzerinde gözle görülmeyen ve “silya” adlı küçük tüyler tarafından, “ostium” olarak tanımlanan deliklere süpürülür. Oluşan salgı, vücudun bağışıklığında büyük rol oynar.
Ancak ostiomeatal komplekste meydana gelen sorun nedeniyle sinüsün burna açılan kapısı kapanırsa, salgı dışarı atılamaz ve içeride birikir. Bu nedenle silyaların hareketi durur, mikropların ve virüslerin kolayca üreyebileceği bir ortam oluştuğu için de sinüzit meydana gelir.
Sinüzit oluşumunu etkileyen en önemli faktörler arasında yer alanlar; çok sık üst solunum yolu enfeksiyonları, burun kemiği veya kıkırdağın eğri olması, burun eti, burun bölgesindeki tümörler, sinüs kanallarının tıkalı olması, bağışıklık sisteminin düşük olması, alerji, geniz eti, sigara içmek veya içilen ortamlara maruz kalmak ve hava kirliliği gibi sebeplerdir.
Özellikle çocukların sigara içilen ortamdan uzak tutulması gereklidir. Sigara içilen ortamdan sonra çocuklarda sinüzite neden olan en önemli etmenler ise hava kirliliği ve geniz etinin büyümesidir.
Her yaşta görülen bu rahatsızlık, çocukluk döneminde daha farklı ortaya çıkabilmektedir. Geniz eti, çocuklukta sinüzite yol açan sebeplerin başında gelir. Burnun havalanmasını bozduğu için içeride mikrop üremesini kolaylaştırır. Bu nedenle geniz eti ve bademcikler sık sık iltihaplanır.
Ayrıca bağışıklık istemi zayıf çocuklarda sinüzite daha sık rastlanır.
Çevresel etkenler de sinüzite neden olur. Soğuk ve nem, bu rahatsızlığı doğrudan etkiler. Islak saçla yatılması ya da dışarı çıkılması, aşırı miktarda jöle kullanımı gibi etkenler sinüzit oluşumunu kolaylaştırır. Çocuklarda ise yaşadıkları ortamda sigara içilmesi, fazla miktarda parfüm kullanılması ve havanın çok kuru olması da bu etkenler arasında yer alır.
Her baş ağrısı sinüzit olarak değerlendirilmemelidir. Baş ağrıları farklı sebeplere veya strese bağlı olarak da gelişebilir. Sinüzit kısa sürede tedavi edilmesi gereken sinsi hastalıkların başında yer almaktadır.
Sinüzite bağlı sebepler aşağıdaki gibi sıralansa da bazen sadece muayene ile teşhisi konulabilir. Sinüzit belirtileri arasında; uzun süre devam eden grip veya nezle, göz ve yüz çevresinde zonklayıcı ve geçmeyen bir ağrı, gözlerde basınç hissi, burun tıkanıklığı, geniz akıntısı, burun ve genizden sarı yeşil renkli akıntı, boğaz ağrısı, ağız kokusu, koku ve tat almada bozulma, hafif ateş, halsizlik ve adaptasyon güçlüğü, uzun süre geçmeyen inatçı öksürük, iştahsızlık, öksürük, bulantı ve kusma sayılabilir.
Hastalığın tanısı için hekim önce hastanın öyküsünü dinler. Erişkin bireylerde endoskopi cihazının yardımıyla sinüsten gelen salgının iltihabi mi, yoksa alerjik mi olduğuna bakılır. Ancak gerek endoskopi, gerekse BT çekimini çocuklara uygulamak pek mümkün olmaz. Çocukların sabit durabilmesi için anestezi gerektiğinden bu tanı araçları pek tercih edilmez.
Sinüzit tanısı şikayetlere, geniz akıntısı ve burun akıntısı yoğunluğuna bakılarak konulur. Sinüzit, görülme ve iyileşme sıklığına göre çeşitli türlere ayrılır. Başlangıcından itibaren dört haftada iyileşen türüne “akut sinüzit”, 4-12 haftada iyileşen türüne “subakut sinüzit” denilir. Daha uzun sürede iyileşenler ise “kronik sinüzit” olarak tanımlanır.
Sinüsler bulundukları yer nedeniyle göz, göz sinirleri, büyük damarlar, beyin ve hipofîz gibi önemli yapılara komşudur. Çok ince kemiklerle çevrili bu boşluklarda sinüzit tedavisi için uygulanan cerrahi yöntemlerde, söz konusu yapılara zarar verme riski de bulunur.
Navigasyon cerrahisi olarak tanımlanan yöntemde ise cerrah, adım adım yapılan tüm işlemleri ve hangi bölgede olduğunu görür, beklenmeyen bir problem oluştuğunda anında fark eder.
Sinüzit ameliyatı için çocuklarda 13 – 14 yaş ve sonrası tercih edilir. Çocuklarda yüz gelişiminin tamamlanması, burundaki yapıların dar ve küçük olması nedeniyle ameliyatın çok küçük yaşlarda yapılması önerilmez. Sinüzit ameliyatı göz ve sinirlere yakın olması sebebiyle dikkatli ve sınırlı yapılması gereken bir süreçtir. Yüz gibi anatominin zor olduğu vakalarda navigasyon BT gibi yol gösterici cihazlar kullanılabilir.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Çölyak hastalığı (ya da Gluten Enteropatisi); bağırsaklardaki besin emilimini sağlayan villus denilen yapıların bozulmasına sebep olan ve dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığıdır.
Küçük çocuklarda kusma, ishal, karın şişliği, iştahsızlık, kilo alamama ve boy uzamasında yavaşlama gibi tipik belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi daha ileri yaşlarda sadece kansızlık, boy kısalığı, kemik zayıflığı ve nedeni bilinemeyen karaciğer hastalığı şiddetli karın ağrıları gaz problemleri gibi çok değişik belirtilerle de kendini gösterir.
Çölyak hastası olan kişiler buğdayda, arpada, çavdarda ve kesin olmamakla birlikte, yulafta bulunan ve gluten olarak adlandırılan bir proteine tahammül edememektedir. Eğer glutenli bir ürün tüketirlerse karın ağrıları olabilir Çölyaklı hastalar gluten içeren yiyecekler yediklerinde, onların bağışıklık sistemleri bunu ince bağırsaklara zarar vererek yanıtlar. Özellikle çok küçük ve parmak şekline benzeyen villus olarak adlandırılan ince bağırsaktaki emilimi sağlayan yapılar kaybolur (düzleşir ve görevini yapamaz hale gelir).
Yiyeceklerdeki besinler bu villuslardan geçerek kan dolaşımı içine emilirler. Villuslar olmadan kişi; ne kadar yiyecek yerse yesin; beslenemez.
Vücudun kendi bağışıklık sistemine zarar vermesinden dolayı çölyak hastalığı oto-immün sistem rahatsızlığı olarak düşünülmektedir. Bununla birlikte, yiyeceklerin emilememesinden dolayı sindirim rahatsızlığı olarak da sınıflandırılabilmektedir.
Çölyak hastalığının kesin tanısı ancak deneyimli bir gastroenterolog tarafından yapılacak kan tahlilleri ve ince bağırsak biyopsisi ile tanımlanabilir.
Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır, yani ailevi kalıtım söz konusudur. Bazen hastalık bir ameliyat, çocuk doğumu, hamilelik, viral enfeksiyon ya da şiddetli duygusal stresten sonra tetiklenebildiği gibi ilk seferde de aktif olabilir. Hastalık yaşamının herhangi bölümünde ortaya çıkabilmektedir. Çölyak kimi kişilerde çocukluk, kimilerinde ergenlik, kimilerinde ise orta yaş grubunda ortaya çıkabilmektedir.
Tanı konulduktan sonraki aşamada uyulması gereken tek tedavi yöntemi ise size uzman hekim tarafından önerilen gluten içermeyen besinlerle beslenmektir. Gluten buğday, arpa, çavdar ve yulafta bulunduğu için bu gıdalardan ömür boyu uzak durmak gereklidir.
Çölyaklı kişiler normal ekmek, makarna, pasta, börek, bisküvi ve benzeri çok sayıda gıdayı yememek durumundadır. Mısır unu, pirinç unu, soya unu, patates unu gibi maddeler gluten içermediği için rahatça tüketilebilir. Çölyak hastaları gluten unundan yememelidir.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Doğum lekeleri, yenidoğanların ciltlerinde yaygın olarak görülebilen, genellikle zararsız, renk değişikliklerine verilen genel isimdir. İsminin aksine, doğum lekeleri her zaman doğumda ortaya çıkmaz. Hemanjiomlar gibi bazı türleri haftalar sonra gelişebilir. Çoğu doğum lekesi türü ömür boyu kalıcıdır, ancak bazı türleri ilerleyen yaşla birlikte kaybolabilir.
Doğum lekeleri vasküler doğum lekeleri ve pigmente doğum lekeleri olarak iki ana kategoriye ayrılır. Vasküler doğum lekeleri kan damarlarıyla ilgili bir doğum lekesi türü iken, pigmente doğum lekeleri, cildin geri kalanından farklı renkte olan alanlardan meydana gelir.
Vasküler doğum lekeleri, doğumdan önce veya doğumdan kısa bir süre sonra cilt yakınında bulunan damarların bilinmeyen bir nedenden dolayı olması gerektiğinden farklı gelişmesi ve aşırı büyümesinden kaynaklanan, genellikle kırmızı renkli olarak görülen cilt lekeleridir.
Hemanjiom yaygın bir tür vasküler doğum lekesine verilen isimdir. Genellikle ağrısız ve zararsızdır. Ortaya çıkmasının nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Doğum lekesinin rengi, bölgedeki kan damarlarının kapsamlı gelişiminden ve aşırı büyümesinden kaynaklanır.
Halk arasında çilek lekesi ya da izi olarak bilinen hemanjiom türleri, yani nevus vaskülaris, kapiller hemanjiom, veya hemanjiom simpleks vücudun herhangi bir yerinde görülebilse dahi en çok yüzde, kafa derisinde, sırtta veya göğüste görülür. Küçük ve sıkışık kan damarlarından oluşurlar. Doğum anında görülmese bile, doğumdan birkaç hafta sonrasında gelişebilir. Genellikle hızla büyürler, bir süre sabit bir boyutta kalırlar ve sonrasında azalırlar. Bu tür doğum lekeleri birçok vakada birey 9 yaşına geldiğinde ortadan kaybolur. Ancak hemanjiom bölgesinde ciltte hafif bir renk değişikliği veya buruşukluk kalabilir.
Kavernöz hemanjiomlar, yani iç hemanjiomlar ise çilek hemanjiomlarına benzemekle beraber, derinin daha derin tabakalarına yerleşmiş hemanjiomlara verilen isimdir. Kanla dolu kırmızı-mavi süngerimsi bir doku kütlesi olarak gözükebilirler. Bu lezyonlardan bazıları, genellikle çocuk okul çağına yaklaştıkça kendiliğinden ortadan kaybolur.
Şarap lekesi, yani nevus flammeus ise deri altından görülecek kadar genişlemiş kılcal kan damarlarından meydana gelen düz, mordan kırmızıya kadar farklı tonlara sahip olabilen doğum lekeleridir. Bu doğum lekeleri en çok yüzde ve boyunda meydana gelirler ve boyutları farklılık gösterebilir. Şarap lekeleri tedavi edilmedikleri sürece genellikle kalıcıdır ve zamanla kalınlaşıp koyulaşarak bireyde duygusal sıkıntıya neden olabilirler.
Yenidoğan bebeklerin yüzde 30 ila 50’sinde ise somon lekeleri adı verilen doğum lekeleri görülür. Bu izler, deriden görülebilen kılcal kan damarlarının genişlemesinden veya kümeleşmesinden kaynaklanır. En sık alın, göz kapakları, üst dudak, kaş arası ve boynun arkasında görülür. Bu izler genellikle bebeğin büyümesiyle kendiliğinden kaybolur.
Pigmente doğum lekeleri, doğumda mevcut olan cilt lekeleridir. Derinin kendi doğal rengini sağlayan pigmentlerin belirli bir alanda yoğunlaşması nedeniyle ortaya çıkabilir. Pigmente doğum lekelerinin meydana gelme nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte, cilt rengini belirleyen bir madde olan melaninin miktarı ve yeri, pigmente doğum lekelerinin rengini belirler. Pigmente doğum lekeleri kahverengi, siyah, mavimsi ya da mavi-gri renkler halinde gözlemlenebilir.
Moğol lekeleri genellikle mavimsi bir tondadır ve o bölgedeki bir çürük gibi görünürler. Yaygın olarak kalçada ve/ veya sırtın alt kısmında gözlemlenseler dahi, bazı vakalarda gövde ve kollar üzerinde çıktığı saptanmıştır. Bu doğum lekeleri en yaygın olarak koyu tenli veya siyahi bireylerde gözlemlenir.
Pigmente nevüsler yani benler ise cilt üzerinde genellikle ten rengi, kahverengi veya siyah renklerde doğumda mevcut olarak ortaya çıkan kabarık büyümelerdir. Her yüz kişiden yaklaşık biri bir veya daha fazla benle doğar. Benler, cilt hücrelerinin cilde yayılmak yerine bir küme halinde büyümesinden meydana gelir. Bu hücrelere melanosit denir ve cilde doğal rengini veren pigmenti oluştururlar.
Benler cildin herhangi bir yerinde tek başına veya gruplar halinde görünebilir. Benler, güneşe maruz kaldıktan sonra, gençlik yıllarında ve hamilelik sırasında kararabilir. Bazı vakalarda benler ömür boyunca kalıcıdır, bazı vakalarda ise kendiliğinden kaybolabilirler. Her durumda benlerin şekil ve büyüklüklerini takip etmek önemlidir, çünkü bu doğum lekelerinin boyutlarına bağlı olarak cilt kanseri olma riski biraz daha yüksektir.
20 santimetreden daha büyük konjenital nevüs türlerinin, daha küçük konjenital nevüs türlerine göre cilt kanserine dönüşme riski daha yüksektir. Bu sebeple tüm konjenital nevüsler bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından muayene edilmeli ve doğum lekesindeki herhangi bir değişiklik rapor edilmelidir.
Sütlü kahve lekeleri, yani cafe-au-lait lekeleri ise genellikle oval şekilli, açık ten rengi veya açık kahverengi tonlarında gözlenen doğum lekesi türüdür. Yaygın olarak doğumda ortaya çıkan sütlü kahve lekeleri, bireyin hayatının ilk birkaç yılında da gelişebilir. Sütlü kahve lekeleri normal bir doğum lekesi türü olabileceği gibi, bir bozuk paradan daha büyük ebattaki bir lekenin nörofibromatozise, yani sinir dokularında anormal hücre büyümesine neden olan genetik bir bozukluğa veya başka durumlara bağlı olarak bir ya da birkaç tane şeklinde ortaya çıkması mümkündür.
Vasküler doğum lekeleri doğumdan önce, veya doğumdan kısa bir süre sonra ciltte gelişen izler şeklinde görülür. Kırmızı deri döküntüleri veya lezyonları, deride kan damarlarına benzeyen izler, kanama ve ciltte olası yarılmalar vasküler doğum lekelerinin yaygın semptomları arasındadır.
Pigmente doğum lekelerinin boyutları ilerleyen yaşla birlikte artabilir, özellikle güneşe maruz kaldıktan sonra ve gençlik yıllarında hormon seviyeleri değiştikçe renkleri değiştirebilir, kaşıntılı hale gelebilir ve bazen kanamaya neden olabilir.
Birçok vakada, herhangi bir sağlık uzmanı cildin görünümüne göre vasküler veya pigmente doğum lekelerini kolaylıkla teşhis edebilir. Ancak daha derinde oluşan ve hemen gözlemlenemeyen doğum lekelerinin varlığı MRI, ultrason, CT taramaları veya cilt biyopsisi gibi görüntüleme ve laboratuvar testleriyle doğrulanabilir.
Normal şartlar altında vasküler veya pigmente doğum lekelerini önceden önlemenin bilinen bir yolu yoktur. Doğum lekesi olan kişiler, daha ağır komplikasyonların gelişmesini önlemek için açık havadayken mutlaka kaliteli bir güneş kremi kullanmalıdır.
Pigmente doğum lekelerinden kaynaklanan bazı komplikasyonlar, doğum lekesinin özellikle belirgin olduğu vakalarda psikolojik etkileri içerebilir. Bunun yanı sıra pigmente doğum lekeleri cilt kanseri riskini artırabilir. Bu sebeple bir nevüsün veya diğer benzeri cilt lezyonlarının renginde, boyutunda veya dokusunda meydana gelen değişiklikler mutlaka bir doktor tarafından kontrol edilmelidir. Doğuştan var olan herhangi bir doğum lekesinde ya da başka bir cilt lezyonunda herhangi bir ağrı, kanama, kaşıntı, iltihaplanma veya ülserasyon gözlemlenirse, derhal doktora başvurulmalıdır.
Somon lekeleri ve çilek hemanjiomları gibi vasküler doğum lekeleri birçok vakada geçicidir ve tedavi gerektirmez. Kalıcı lezyonların görüldüğü durumlarda, kozmetik kullanımı doğum lekesinin gizlenmese yardımcı olabilir.
Ağızdan ya da damar yoluyla kullanılan ilaçlar, hızla büyüyen ve görmeyi veya hayati dokuların gelişmesini engelleyen bir hemanjiomun boyutunu azaltabilir. Bazı vakalarda çeşitli oral ilaçlar da deneysel olarak başarılı bir şekilde kullanılmıştır.
Bir dermatolog ya da cerrah tarafından gerçekleştirilen lazer tedavisi yüzde görülen şarap lekelerini bütünüyle ortadan kaldırabilir veya önemli ölçüde hafifleterek onları daha az görünür hale getirebilir. Bu tür tedavi, bir dermatolog veya cerrah tarafından yapılır.
Mukavemet için modüle edilebilen yüksek yoğunluklu ve atımlı sarı lazer demetleri kullanılır. Bu tür doğum lekelerinin tedavisi, oluşabilecek psikososyal sorunları önlemeye yardımcı olabilir.
Lazer tedavisinin en başarılı sonuçları genellikle bebeklik döneminde başlayarak sağlansa dahi, daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde de kullanılabilir. Genellikle birkaç tedavi seansı gerçekleştirilmesi gerekir.
Lazer tedavileri birey için rahatsız edici ve acı verici olabilir ve lokal anestezi gerektirebilir. Genellikle kalıcı sonuçlar üretirler. Tedavinin uygulandığı bölgede geçici şişlik veya morarma olabilir. Diğer kalıcı vasküler doğum lekeleri ise kriyoterapi yani dondurma, lazer cerrahisi ve cerrahi müdahale gibi yöntemlerle tedavi edilebilir:
Beta blokerler, yüksek tansiyonu tedavi etmek için kullanılan oral ilaçlardır. Propranolol, hemanjiomların boyutunu veya görünümünü azaltmak için de kullanılabilen bir tür beta blokerdir. Kan damarlarını daraltarak ve kan akışını azaltarak çalışır. Bu hemanjiomun yumuşamasına, solmasına ve küçülmesine neden olur.
Ağızdan alınabilen veya doğrudan doğum lekelerine enjekte edilebilen anti-enflamatuar ilaçlar da doğrudan kan damarlarında çalışırlar ve doğum lekesinin boyutunu küçültmeye yardımcı olurlar.
Çoğu durumda, pigmente doğum lekeleri için bir tedavi uygulanmasına gerek yoktur. Bununla birlikte, doğum lekelerinin tedavi gerektirdiği vakalarda, uygulanacak bu tedavi doğum lekesinin türüne ve ilgili koşullara göre değişir.
Bireyin görünümü ve benlik saygısını etkileyen, büyük veya çok belirgin nevuslar yani benler özel kozmetikler yardımıyla kapatılabilir. Bunun yanı sıra eğer görünümü etkiliyorsa veya kanser riski artmışsa, benler cerrahi müdahale ile alınabilir.
Tedavi gereken vakalarda genellikle çocuklar okul çağına gelene kadar doğum lekeleri tedavi edilmez. Bununla birlikte doğum lekeleri istenmeyen semptomlara yol açarsa veya görme veya nefes alma gibi hayati işlevleri tehlikeye atarsa daha erken tedavi edilebilir.
Çoğu doğum lekesi zararsızdır ve çıkarılması gerekmez. Bazı doğum lekeleri ise görünüşlerinden dolayı huzursuzluğa neden olabilir. Hemanjiomlar veya benler gibi diğer doğum lekeleri türleri ise cilt kanseri gibi bazı ciddi tıbbi durumlar için risk artışına yol açabilir. Bu doğum lekeleri bir uzman dermatolog tarafından izlenmelidir.
Bazı doğum lekeleri ise cerrahi olarak çıkarılma yoluyla başarılı bir şekilde tedavi edilebilir. Bunlar, etraflarını saran sağlıklı dokuya zarar verebilecek çok derin hemanjiomları içerir. Bazı büyük benlerin de alınması mümkündür.
Doğum lekesinin çıkarılması tipik olarak ayakta tedavi şeklinde gerçekleştirilir ve bir hastaneden ziyade bir dermatoloğun ofisinde tamamlanabilir. Bu müdahale sürecinde doktor lokal anestezi uyguladıktan sonra doğum lekesini çıkarmak için küçük bir neşter kullanır. Doğum lekesinin büyük olduğu vakalarda leke birkaç randevu boyunca bölümler halinde çıkarılabilir.
Doku genişletme ise bazen doğum lekelerinin cerrahi olarak çıkarılmasıyla geride kalan yara izini azaltmak için kullanılan başka bir cerrahi tekniktir. Doğum lekesinin yanında bulunan sağlıklı cildin altına balon yerleştirilmesini gerektirir. Bu sayede yeni, sağlıklı cilt bir tür örtücü kanat olarak büyümeye başlar. Bu kanat, daha önce doğum lekesinin bulunduğu alanı kapatmak için kullanılır ve balon daha sonra kaldırılır.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Down sendromu, trizomi 21, mongolizm veya up sendromu; genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması durumu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan genetik bir bozukluktur. Down sendromu, bireyin 1 yaşından daha uzun süre yaşayabildiği tek otozomal trizomi’dir.
Down sendromu vücutta yapısal ve fonksiyonel değişiklikler ile karakterize edilir. Vücuttaki küçük ve büyük farklılıkların kombinasyonu yapısal olarak sergilenir.
Down sendromu sık sık zihinsel kavramadaki bozukluklar ve fiziksel gelişimin tipik yüz görünümü gibi farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Çoğunlukla hafif veya orta seviyeli öğrenme güçlüğü gibi sorunlar taşır.
Down sendromu gebelik sırasında ya da doğumda tanımlanabilen bir rahatsızlıktır. Down sendromuna her 800 ile 1000 doğumda 1 oranında rastlanır; istatistikler anne yaşının artışıyla bu oranın yükseldiğini göstermiştir, diğer etkenlerin payı küçüktür.
Down sendromunun tipik yüz siması, normal kromozom sayısına sahip olan bazı insanlarda da görülebilir. Ancak Down sendromunda buna ek olarak; el ayasında çift yerine tek derin olarak bulunan avuç içi çizgisi, epikantik katlanmanın neden olduğu badem biçimli göz, palebral yarık, düşük kas tonusu, ayak baş parmağıyla ikinci parmak arası daha büyük bir boşluk ve sarkık dil morfolojisi görülebilir. Bu semptomların hepsi görülecek diye bir kural yoktur, bazıları olup bazıları olmayabilir. Down sendromunun sağlığa getirdiği sorunların başında ise konjenital kalp defektleri ve kalp yetmezliği riskleri, gastroözafagal reflü hastalığı, tekrarlayan kulak enfeksiyonları, obstrüktif uyku apnesi ve tiroid bozuklukları riskleri sayılabilir.
Çocukluğun erken dönemlerinde sağlanacak olan aile ve tıp desteği ile erken müdahale sayesinde Down sendromlu insanlar destekle toplumla bütünleşik bir hayat kurabilirler.
Down Sendromu ilk kez İngiliz hekim John Langdon Down tarafından 1866’da sistematik bir şekilde sınıflandırılmış ve sendrom olarak tanılanmıştır. Sendrom, doktorun ismi olan “Down sendromu” olarak söylenmeye başlamıştır. 1959’da Jérôme Lejeune tarafından 21. kromozomun trizomisi olduğu tanımlanmıştır.
Bu bebekler doğduklarında farklı bir yüz görünümleri vardır. Başları ufak, artkafa yassı, ense kısa ve geniştir. Burun kökü yassı, kulaklar kafada normalden düşük bir seviyede durur ve gözler birbirinden ayrık ve çekik görünür. (Bu görünüm Moğol ırkına benzetilerek mongolizm olarak da ifade edilir.) Dil, normal konuşmayı önleyecek kadar genişlemiştir. Ensede genellikle boğumlar vardır. Bu bebeklerin tonusları (vücut gerginliği) düşüktür. Geniş el, kısa ve tombul parmak ve sıklıkla avuç içlerinden birinde ya da ikisinde “Simian çizgisi” denilen tek bir çizgi vardır. Ellerin serçe parmakları genellikle içe doğru kıvrımlıdır. Vücut kısa ve tıknazdır. Çocukluk dönemlerinde solunum hastalıkları, kalp bozukluklarına rastlanabilir. Yaşam süreleri geçmiş yüzyılda düşük seyretmişken günümüzde gelişen tıp ve iyi bakım sonucunda bu yaş ortalama Down sendromlu kişi ömrü 50 yaş civarında seyretmektedir.
Down sendromunun getirilerinden biri de hafif ila orta düzey arasında değişebilen zeka geriliğidir; bu oran Mozaik Down sendromunda (açıklaması aşağıda) 10-30 oranında yukarıdadır.
Yenidoğan bulguları; beyin sapı (özellikle pons) hipoplazisi, fontaneller açık, hipotoni (Moro refleksi güçsüz), eklemlerde gevşeklik, boyun kalın-kısa, ense derisi kalın, basık yüz, orbitalar düz, gözler çekik, epikantus, kulak kepçesi anomalileri, pelvis displazisi, el parmaklarında duruş anomalileri ve konjenital kalp defektleridir.
Oyun-okul çocukları ve Erişkin bulguları; mikrosefali, brakisefali, hipertelorizm, çekik göz kapakları, epikantus, strabismus, katarakt, displastik-lobülsüz kulaklar, basık yüz, yüz orta bölüm hipoplazisi, kafatası-yüz sinüsleri hipoplazisi/aplazisi, ağız açık, dilde oluklar (skrotal dil), yarık dudak, yarık damak, sert damak kısa, dar çene yapısı, maloklüzyon, alveol kretleri kalın (üstçene lateral), dişlerin gelişmesinde gerilik, dişlerin sürmesinde gecikmeler, sürekli dişlerde hipodonti, hipodonti+süpernümerer diş (hipohiperdonti), mine hipoplazisi, taurodontism, periodontal patolojiler, parotis yetersizliği (hipoplazi), iskelet yaşı geriliği, toraks anomalileri, umblikal herni, reflü, gluten duyarlılığı (çölyak), duodenum ve anüs atrezisi, küçük penis, inmemiş testis, kısa ve yayvan eller, brakidaktili, serçe parmak kısa, avuçiçinde tek enine çizgi (simian line), eklemlerde gevşeklik, servikal vertebra eklemleşme sorunları, deride hiperkeratoz ve seboreik keratoz bulguları, lösemi riski, entelektüel yetersizlik, Alzheimer hastalığı riski, erişkinlerde serebrovasküler ataklar/felç, immun sistem aksamaları ve enfeksiyonlara duyarlılıktır.
Down sendromlu çocuklar genelde boy ve kilo açısından daha yavaş büyürler, daha yavaş öğrenirler, problem çözmede ve karar vermede diğer çocuklardan daha çok zorlanırlar. Zeka seviyeleri normalden düşük olarak kalır. Ancak iyi ve erken başlanan eğitimle zeka seviyelerinde anlamlı yükselmeye rastlanır. Down Sendromlu çocuklar iyi bir eğitimle normal birey şeklinde hayatlarını sürdürebilirler. İmkân tanındığında meslek edinebilirler. Kendi yaşamlarını idame ettirebilecek seviyeye ulaşabilirler. Fizik tedavi, özel eğitim ve dil terapisine ihtiyaç duyulur. Bunlar için planlı ve programlı bir şekilde profesyonel yardım almak gerekir.
Down sendromlu çocuklar kendi aralarında farklılıklar gösterebilirler, bu yüzden çocuğun ihtiyaçlarına uygun bir programla özel eğitim, beraberinde sosyal ve duygusal gelişimi, bilişsel gelişimi ve motor gelişimi desteklenir.
Fizik tedaviye Down sendromlu bebeklerde iki aylıkken başlanmalıdır. Egzersizler fizyoterapist bakımında yapılmalı ve günlük programlarla evde aile tarafından uygulanmalıdır. Düzenli kontrollerle duruma göre tedavi desteklenir. Çocuklarda yüz kasları gevşektir. Fizik tedavi süresince kas gücü ve motor becerilerinin yanı sıra, algılama becerisi de programa dahil edilerek desteklenmelidir.
Down Sendromlu çocuklarda konuşma geç gelişir. Erken dönemde başlanan dil terapisi ile ortalama 2-3 yaşında konuşma başlayabilir. Nadir rastlansa da bazıları çok geç konuşurlar. Hiç konuşamayan sayısı ise oldukça azdır.
Sağlıklı bir insanın vücudundaki her hücrede 46 tane kromozom vardır. Oysa Down sendromlu bebeklerin hücrelerinde toplam 47 kromozom bulunur. Karyotipleri 47, XX+21 (dişi) ya da 47, XY+ 21 (erkek) şeklinde gösterilir. Yani fazladan bulunan kromozom vücut kromozomlarının yanında bulunur. Bu kromozom fazlalığının neden kaynaklandığı tam olarak bilinmese de, 35 yaşından sonra doğum yapan kadınların çocuklarında görülme olasılığı yüksektir. Bunun nedeni kromozom ayrılmalarının ileri yaşlarda daha düzensiz olmasından kaynaklanmaktadır. Bununla beraber, hücre bölünmesi sırasında meydana gelen ayrılmamalar da bu hastalığın sebeplerinden olabilir.
Down sendromunun epidemiyolojisi her canlı 800-1000 doğumda 1 Down sendromlu doğum oran olduğunu göstermiştir.
Down sendromu Trizomi 21 (47, XX,+21); mayoz bölünme sırasında meydana gelen ayrılmama durumuyla ortaya çıkan fazla 21. kromozomun sebep olduğu Down sendromu tipidir. Yumurta ya da spermde bulunan fazla 21 ile bir gametde toplam 24 kromozom bulunur. Down sendromunun yaklaşık %95’ini kapsayan en çok görülen tipidir.
Mozasizm, Trizomi 21’in vücut hücrelerinin bazılarında görülmesi, bazılarında ise görülmemesi durumudur. Karyotip (46,XX/47,XX,+21) şeklinde gösterilip, hastalık “Mozaik Down Sendromu” olarak adlandırılır. Hastalık, mozaismin yoğunluğuna göre farklı seyredebilir. Trizomi 21 oranı ne kadar çok ise, çocuk Down sendromu özelliklerini o kadar çok gösterir. Mozaik Down sendromu, %1-2 oranında bir yere sahiptir.
Down sendromunda fazla 21. kromozom bazen Robertsonian tip translokasyon ile görülür. Burada genellikle 21. kromozomun uzun kolu başka bir kromzoma bağlanır. Bu durumda karyotip 46, XX,t(14;21) şeklinde gösterilmekte fakat 14. kromozomda transloke olmuş bir 21. kromozom bulunmaktadır. Ya da izokromozom olarak da iki 21. kromozomun translokasyonu ile de Down sendromu 45, XX,t(21q;21q) şeklinde meydana gelebilir. Robertsonian tip translokasyon ile olan Down sendromları, toplam Down sendromunda %2-3’lük bir paya sahiptir.
Nadir olarak, 21. kromozomun duplikasyonu (kendini eşlemesi) ile de Down sendromu görülebilir. Burada 21. kromozom tam olarak bütün genleri taşımasa da, parça şeklinde görülür ve hastalığı tanımlar. Karyotip, (46, XX,dup(21q)) şeklindedir.
Down sendromu gebelikte tanınabilen bir genetik farklılıktır. İkili tarama testi, üçlü tarama testi, ultrasonografi ve diğer bazı tanı yöntemleri ile Down sendromundan şüphelenilen gebeliklerde ileri tetkikler yapılır. Özellikle ikili test sayesinde, doğru ölçülen bir ense kalınlığı ve burun kemiği ile birlikte Down sendromlu bebeklerin %93’ünü tespit etmek mümkündür. Bu oran üçlü, dörtlü ve ardaşık testlerde % 75-80 dolaylarındadır.
CVS veya amniyosentez ile kesin tanı konur. Down sendromu saptanmışsa aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilir. Günümüzde geçerli olan uygulamada anne-babanın aile bütünlüğüne ve kişisel kararlara saygı çerçevesinde, bu tanıyı ileten hekimin gebeliğin devamı veya sonlandırılması konusunda yorumda bulunmaması gereklidir.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Ensefalit veya beyin iltihabı, beynin akut enflamasyonudur. Menenjit ile birlikte ise meningoensefalit olarak isimlendirilir.
Şiddetli baş ağrısı, ense sertliği ve ateş gibi belirtilerle başlar. Bu hastalığa kabakulak, herpes simplex, influenza, enfeksiyoz hepatit ve enfeksiyoz mononükleoz gibi virüsler neden olurlar. Kuduz virüsünün neden olduğu ensefalit ise öldürücüdür. Bu hastalığa, bakteriye rastlanmadığı göz önünde tutularak, cerahatli menenjitten ayırmak için aseptik menenjit adı da verilir. Teşhis için alınan beyin omurilik sıvısında, glikoz, normal hücreler yani lenfositler ve albüminin artmış olduğu görülür.
Lenfositler çok arttığı için lenfositik koriomenenjit adı verilen bir viral menenjit tipi daha vardır ki, grip gibi, salgın olarak görülür. Bu gibi vakalarda baş ağrısı, ateş, ense sertliği gibi menenjit belirtileri hafif olarak vardır. Hastalık genellikle 1-2 haftada semptomatik tedavi ile iyileşir.
Tedavide antiviral ve ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar kullanılır. Komada gibi baygın yatan hastalar hastanede bakıma alınır, kas kasılmaları şeklinde görülen konvülsiyonların hastaya zarar vermemesine çalışılır.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Astım tüm dünyada yaklaşık 300 milyon kişiyi etkilediğitahmin edilen ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her 100erişkinden 5-7’sinde, her 100 çocuktan 13-15’inde görülmektedir. Astım, hava yollarının ataklar (krizler)halinde gelen tıkanmaları ile kendini gösteren bir hastalıktır. Hastalarataklar arasında kendilerini iyi hissederler. Astımda hava yollarında mikrobikolmayan bir iltihap vardır. Bu nedenle hava yolu duvarı şiş ve ödemlidir. Budurum akciğerlerin uyaranlara aşırı duyarlı olmasına neden olur. Toz, dumankoku gibi uyaranlar ile hemen öksürük, nefes darlığı ve göğüste baskı hissigibi yakınmalar ortaya çıkar. Krizde hava yollarını saran kaslar (adeleler)kasılır, ödem ve şişlik artar, ilerleyen iltihapla birlikte hava yolu duvarıkalınlaşır. Hava yollarındaki salgı bezlerinden kıvamlı bir müküs(ifrazat-balgam) salınır. Tüm bunlar hava yollarını önemli ölçüde daraltır vehavanın akciğerlere girip çıkması engellenir. Bu durum kendini artan öksürük,nefes darlığı, hırıltı, hışıltı ile kendini gösterir. Astım her yaştan bireyietkileyebilen ve kontrol altına alınamadığında günlük aktiviteleri ciddi olaraksınırlayabilen kronik (müzmin) bir hastalıktır.
Öksürük (genellikle kuru, yani balgamsız), nefes darlığı,göğüste baskı hissi ve hırıltılı-hışıltılı solunum gibi belirtiler olur.Belirtiler tekrarlayıcı olup nöbetler halinde gelir. Genellikle gece veyasabaha karşı ortaya çıkar. Kendiliğinden veya ilaçlar ile düzelir.Bireye göredeğişen bazı nedenler belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Belirtilermevsimsel değişiklik gösterebilir. Bireyihekime götüren belirtiler ve bireye ait tıbbi öykü tanı aşamasının ilkbasamağını oluşturur. Öyküde önemli noktalar şu şekilde özetlenebilir:
Astım tanısı oldukça kolaydır, iyi bir anamnez vefizik muayene en önemli yöntemdir. Astımhastalığını ortaya çıkarabilecek bir kan tahlili yoktur. Röntgen bulgularıgenellikle normaldir. Solunum fonksiyonu cihazları ile nefes ölçümleri(ilaçlı-ilaçsız) yapılarak tanı kesinleşebilir veya hastalığın ağırlığıbelirlenebilir. Tanı ne kadar erkenkonulursa takip-tedavi de o kadar kolaylaşacaktır.
KOAH [Kronik (Müzmin) Obstrüktif (Tıkayıcı) AkciğerHastalığı] nefes yollarında mikroplarla oluşmayan bir iltihaplanmaya bağlıoluşan ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. KOAH’ıngörülme sıklığı 40 yaş üstü yetişkinlerde %15-20’dir. Bir diğer deyişletoplumumuzda 40 yaş üstü her 5 kişiden birinde KOAH vardır. Küresel HastalıkYükü Çalışması verilerine göre, KOAH yılda 2.9 milyon ölüme neden olmaktadır.Günümüzde tüm dünyada 3. ölüm nedeni haline gelen KOAH, tüm ölümlerin de%5.5’inden sorumludur. Türkiye’de solunum sistemi hastalıkları en sık görülen3. ölüm nedenidir ve bu ölümlerin de %61.5’i KOAH nedeniyledir.
KOAH gelişimi için aktif sigaraiçimi zorunlu bir risk faktörü olmakla birlikte, diğer bazı çevresel ve genetikfaktörlerin de hastalık gelişiminde etkili olduğunu göstermektedir. Sigara hastalığın en önemli nedenidir.Ülkemizde erişkinlerin yaklaşık yarısı sigara içmektedir. Sigaraya başlamayaşı, dumanın yoğunluğu, günlük ve toplam içilen miktar hastalığın gelişiminietkilemektedir. Anne ve babası sigara içen çocuklarda solunum sistemihastalıklarına ve kronik bronşite daha fazla rastlanır. Otuz yaşından sonraakciğer kapasitesi her yıl azalmaya başlar. Sigara içenlerde bu oran çok dahafazladır; ancak sigaranın bırakılması ile akciğer kapasitesindeki bu azalmayavaşlamaktadır. KOAH gelişiminden %80-90 oranında sigara içiminin sorumlu olduğu, sigara içmeyenlere göre KOAHgelişme riskinin 9.7-30 kat arttığı, KOAH nedeniyle gerçekleşen ölümlerinerkeklerde % 85’inden, kadınlarda ise % 69 undan sigara içiminin sorumlu olduğubildirilmiştir. İçilen sigara miktarı ile akciğer fonksiyonlarındaki kayıparasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır.
Pasif Sigara İçiciliği:Sigaraiçmeyenlerin, özellikle de çocukların sigara içilen bir ortamda dumana maruzkalmasıyla, bu kişilerde ileri yaşlarda astım ve KOAH başta olmak üzere solunumsistemi hastalıkları görülür. Haftada 40 saatten fazla ve 5 yıldan uzun sürelisigara dumanı maruz kalmanın KOAH gelişim riskini % 50 oranında artırdığıbilinmektedir. Meslek Nedeniyle Toz,Duman ve Çeşitli Gazların Solunması: Maden ve metal işçiliği; odun,kağıt imalatında çalışanlarda; çimento, tahıl ve tekstil işçiliğinde iş yeriortamında organik-inorganik toz, duman ve gazlara maruz kalma sonucunda KOAHdaha sık görülmektedir. Bu iş kollarında çalışan kişiler sigara da içiyorlarsahastalık gelişme riski daha da artmaktadır. İç Ortam Hava Kirliliği: Ülkemizde özellikle sigara içmeyenkadınlarda; ısınma ya da yemek pişirme amacıyla çalı, çırpı ya da tezek yakmakve bunların dumanına maruz kalmak KOAH gelişimine neden olur. HavaKirliliği:Kentlerdeki hava kirliliği hem KOAH’a hem de bu hastalığınalevlenmesine neden olur. Cinsiyet: Erkeklerdesigara kullanımının sıklığı ve mesleki olarak çeşitli toz, duman ve gazlarısolumalarına bağlı olarak hastalık daha sık görülmekteydi. Son yıllardakadınlarda sigara içiminin yaygınlaşmasıyla kadınlarda da KOAH hızlaartmaktadır. Alfa-1 antitripsin adlı bir vücut proteini eksikliği: Hastalarınyaklaşık %1’inden az bir kısmında, genetik olarak bu proteinin eksikliği sonucuKOAH gelişir. Bu kişilerde sigara kullanımı hastalığın gelişimini hızlandırırve hastalık 30-40’lı yaşlarda ortaya çıkar. Kalıtsal olan bu eksiklik, KOAHgelişimine neden olduğu bilinen tek genetik bozukluktur. Sosyoekonomik Durum:Düşüksosyoekonomik koşullarda yaşayanlarda akciğer fonksiyonları daha düşükolduğundan KOAH gelişimi hızlıdır. Diyete Bağlı Faktörler:A, C, Evitamini eksikliği ve alkol kullanımı KOAH gelişiminde rol oynayabilmektedir.
Bu hastalık özellikle sigara dumanı ve diğer zararlı gaz veparçacıklara bağlı olarak gelişen havayollarının mikrobik olmayan iltihabısonucu oluşur. Bu iltihap, akciğerdeki küçük hava odacıklarının harabiyeti(amfizem) sonucu hava yollarının daralmasıyla 40 yaş ve üzerinde ortaya çıkar.Hava yollarında daralma ve akciğerin en küçük birimi olan hava kesecikleri(alveol)’ ndeki harabiyet giderek artar. Normalde balon gibi esnek olangenişleyip-daralabilen havayolları bu özelliğini yitirir. Genişlemiş havakeseciklerine giren havanın çıkması zorlaşır, daha da şişmeye başlar. Havakeseciklerindeki bu değişiklikler anormaldir ve kalıcı olur. Bu bulgular“Amfizem’’ olarak adlandırılır.
KOAH’ta ayrıca küçük havayolları mikrobik olmayan iltihapnedeniyle şişer, balgam üreten bezlerin aşırı çalışması sonucu balgammiktarında artış olur. Daralan havayollarından havanın geçişi güçleşir. Bubulgular ise “Kronik bronşit’’ olarak tanımlanmıştır.KOAH tanımı içinde “Kronik Bronşit” ve “Amfizem”birlikte yer alır. Sonuç olarak nefesdarlığı ve/veya kronik öksürük ve balgam çıkarma gibi şikayetlere neden olur.Hastalığın ilk aşamalarında ortaya çıkan öksürük yakınması aslında hastalığınilk belirtisi olmasına rağmen genellikle bu şikayet “sigara içimine” bağlanırve hasta daha geç doktora başvurur. Hastalık bu ilk aşamada saptanabilirse,hastalığın ilerlemesi durdurulabilir.
KOAH’ın erken tanısı, hastalığa bağlı sakatlık ve ölümoranlarını azaltacaktır. Bu nedenle, 40 yaş üstü, sigara içmiş ya da içmekteolan ve/veya meslek icabı ya da çevresel ortam gereği tozlu ortamlarda bulunankişilerde müzmin seyirli öksürük, balgam ve nefes darlığı yakınmalarından en azbirinin bulunması halinde kişinin bir göğüs hastalıkları hekimi tarafındangörülüp ”nefes ölçüm testini” yaptırması gerekir. Hastalığınen önemli risk faktörü sigara içimi olduğuna göre sigara içmeyi bırakmalısınız.Sigara kullanımının önlenmesiyle hastalıktan korunabilmek mümkündür. Toz ve dumana maruz kalınan mesleklerdeçalışan kişilerin sigara içmeleri, KOAH’a yakalanma olasılıklarınıartıracağından, bu kişilerin sigaradan uzak durmaları çok daha fazla önemkazanmaktadır. Ayrıca, bu işyerlerinde, toz ve duman gibi maddelere maruz kalmaderecesini azaltacak maske kullanımı, uygun iş yeri ortamının sağlanması gibiönlemler faydalı olacaktır. Daha çokkırsal kesimde evlerde yemek pişirmek ya da ısınmak amacıyla kullanılanhayvansal ya da bitkisel kaynaklı yakıtların yerine, başka kaynaklarınkullanılması önerilmektedir.
Hayatilk nefesle başlar, son nefese kadar da normal koşullarda pek nefes alıpverdiğimizin farkına bile varmayız. Oysadakikada 12-14 defa, her seferinde yarım litreye yakın hava alıp veririz ve birömür boyu bu nefes alıp verme “iş”i devam eder. Evet, nefes alıp verme bir “iş”dir hem de hayati önemde ciddi biriştir. Bu işin yürütülmesinde burundanbaşlayarak solunum yollarımız, beyinden başlayıp kaslara yayılan solunummerkezimiz ve iletim sinirleri, nefes alma-verme kaslarımız, akciğerlerimizinparankim denilen yapıları ve kalp başta olmak üzere neredeyse tüm organ vesistemlerimizin doğru düzgün çalışmaları…
İştebu işlerin hepsi bizim bilincimizin dışında gerçekleşir, normali farkındaolmamamızdır. Eğer nefes alıp-vermemizinfarkına varmak zorunda kalmışsak bahsedilen bu sistemin bir yada birkaç yerindesorun var demektir ki bu patolojiktir. Başka bir ifadeyle Nefes darlığı demek “nefes alıp vermemizin farkınavarmamız” demektir; nefes alıp-verme sırasında ciddi bir iş yapıldığınınfarkına varmamız demektir. Nefes darlığıya da biz sağlıkçıların sık kullandığı tabiriyle dispnenin birçok şekli vardır:
Dakikalar,günler içinde alan nefes darlığı akut bir durumdur; haftalar, aylar, yıllariçinde olanı ise kronik dispne olarak tanımlanır.
Nefesdarlığının bir çok nedenleri vardır: solunum sistemiyle, kalp-dolaşımhasstalıkları, kansızlık başta olmak üzere kan hastalıkları, kas-iskeletsistemi hastalıkları da en sık nefes darlığı sebepleridir. Klinikte en çok astım-bronşit-amfizem, KOAHbaşta olmak üzere solunum sistemi hastalıkları, kalp yetmezlikleri başta olmaküzere kalp hastalıkları sık nefes darlığına sebep olur. Nefes darlığınınnedenini araştırmak için iyi bir anamnez, fizik muayene ve bunların yolgöstericiliğinde laboratuvar, fonksiyonel, görüntüleme yöntemleri kullanılır.
Hemenhepimizin yaşamında, herkesin başına gelmiştir öksürme eylemi… Öksürük patolojik bir durumdur,rahatsızlığımızın vücudumuz tarafından bize sesli olarak duyurulmasıdır. Öksürük bir savunma refleksidir. Vücudumuzun değişik yerlerinde olan patolojikbir durumun kendisini duyurusudur adeta. Öksürüğü tetikleyen algılayıcılar(reseptörler) vücudumuzda değişikyerlerde vardır: üst solunum yolları(burun, larenks, yutak vd), trakea,bronşlar, küçük hava yolları, akciğer parankimi, plevra denilen üzerindeki zar,perikard denilen kalbin üzerindeki zar, göğüs ve karın boşluğunu ayırandiyafragm kası, hatta kulak yolu vd. Bualanlardaki herhangi bir iltihabi enfeksiyöz, iltihabi olmayan enflamasyon,irritasyon-tahriş şeklindeki bir uyarı beyin sapımızdaki öksürük merkezineiletilir; oradan solunum kaslarımıza motor bir emir gelir ve derin bir nefesalmayı takiben ani ve derin/patlayıcı bir ya da birkaç nefes verme manevrasıile öksürük(ler) gerçekleşir. Buradamalum Covid-19 sürecini de düşünerek hemen bir uyarı yapmak lazım: bu patlayıcımanevrayla mutlaka solunum yolları sekresyonlarımız etrafa saçılacaktır, hattabazen metrelerce uzağa yayılırlar ve bunların bir kısmı ya havada uzun sürekalırlar ya da bir yerlere yapışarak daha sonra başkalarına bulaşa nedenolurlar. O nedenle öksürük esnasındamutlaka ağzımızı dirseğimizin iç kısmıyla tutalım ya da bir mendille kapatalım…
Öksürüğünbirçok tipi vardır:
Öksürüğünbahsedilen bu mekanizması da gösteriyor ki öksürüğe yol açan onlarca hastalıkvardır. En sık üst solunum yollarının,sinüzlerin, burun, alt solunum yolları patolojileri, astım, braonşit, KOAH,zatüre, zatürcem, kalp hastalıkları, gasto intestinal reflüler, kulak yoluhastalıkları vs vs. İyi bir muayene,gereğinde tetkiklerle öksürüğün gerçek nedeni bulunmadan eczanelerden ya dakomşudan alınacak öksürük şurupları öksürüğün nedenlerini ortadankaldırmayacağı için kendi kendimize ciddi zarar vermiş oluruz. Çünkü alacağımız şurup vs öksürük kesicilerbelki geçici olarak öksürüğü azaltabilir ancak öksürüğe neden olan alttakipatolojilerin de giderek kötüleşmesine, ağırlaşmasına yol açacaktır.
Evet,birkaç gündür başlayan öksürüklerde en yakın aile hekiminize gitmenizgerekir. Burada uygulanan tedaviyerağmen geçmeyen özellikle 2-4 haftadır giderek artan öksürüklerde ise mutlakasize yakın bir Göğüs Hastalıkları Merkezine gitmeniz önemlidir.
Göğüs, kardiyoloji,kalp damar, nöroloji bölümlerinin rutinindeki bir çok hastalığın ana nedenisigara/tütün ve ürünleridir. Tütün vemamullerinden uzak durmak bu grup hastalıklardan da kurtulma, yakalanmamaanlamına gelir. Evet, sigarayı bırakmanumaralarıyla oyalanmak bu hastalıklara davetiyeyi de açık tutmakdemektir. Sigara konusunda insanlarınyaşadığı başarısızlığın en büyük nedeni bu “bırakma” kelimesinin kendisindeyarattığı “boşluk, yoksunluk, sürekli arayıp bulma ve yerine koyma isteği vearzusu”dur… Bu kişiler aslında kendilerini iyice irdelerlerse ciddi bir şekilde“sigaradan kurtulmak” istemedikleriniancak kendilerine, çevrelerine “bırakmanumaraları” çekerek sigara içiciliklerini devam ettirme isteklerini canlıtutarak sürekli kendi yarattıkları bir canavar olan “nikotin reseptörleri”nibeslemeye devam etme arzusunda oluklarını fark edebilirler… O kişiler için sigarayı “bırakmak” tam birçiledir, kendilerini zorlayarak birkaç gün, birkaç hafta hatta çok nadir deolsa birkaç ay “sigarayı bırakmayı” başardıklarını sandıkları dönemlerdeçekilmez olurlar(asabi, hemen kızan-köpüren-kırıcı )… O dönemlerdesigarasızlığın (nikotinsizlik) verdiği ıstırapla kendilerini hızlıca aburcubura verirler; tatlı-tuzlu ne varsa sürekli ellerinin altında bulundururlar,çok kısa sürede aşırı kilodan duba gibi olurlar ve mecburen kendilerini tekrarsigara illetine bulaştırma mecburiyetinde olduklarını gösteriler…
Zamanla “bırakmanumaraları” o kadar artar ki sayısını bile hatırlayamadıklarından bırakmaktanyorulurlar ve bırakmayı bırakarak tütün illetinin pençesinde yaşamaya/sürünmeyedevam ederler… Oysa SİGARADAN KURTULMAK KOLAYDIR… İnanın ki kolaydır… Bunubizzat kendisinde yaşamış bir insan, bir hekim olarak; kurtulma sevincinibinlerce hastasında, tütün müptelasında yaşatmış bir göğüs hastalıkları uzmanıolarak biliyorum… Sigaradan kurtulmayı ertelemek bir kişinin kendisineyapabileceği en büyük zarar, her bir nefeste en az 4 bin törpü ile vücudununtörpülenmesine devam etmeye izin vermektir. Günde “bir”e bile düşülse azaltmak daha da büyük bir tuzaktır. Kişinin kendisinin yarattığı nikotincanavarına “seni saatte bir değil, söz 24 saatte bir besleyeceğim” demektir,onun hâkimiyetinin devam etmesine izin vermektir. Beklenmeyen bir üzüntü/sevinçte tekrar günlükpaketi bulmak içten bile değildir.
Sigaradankurtulma formülü: hemen, tek seferde, tamamen, tüm tütün ve mamullerine hayırdeme kararlılığını göstermektir: “düşünce-eylem-alışkanlık-karakter-kader”beşlisi elimizdedir… yeter ki isteyelim, sorunsuz kurtulmak kesinliklemümkündür1,2 Eğer ciddi bir şekilde kurtulmayıisterseniz Göğüs Hastalıkları polikliniğimizden randevu alabilirsiniz.
Kalp aktivitesi, sağ kulakçıkta bulunan sinüs nodu olarak tanımlananbölgenin elektriksel aktivitesiyle oluşur. Sinüs nodunun ürettiği elektrikakımı, kalp kulakçıklarında bulunan kasın kasılmasına ve karıncıkların kanıpompalamasını sağlar. Kalp kasının kasılıp gevşemesiyle oluşan kalp atımı,elektriksel uyarıların sağlıklı çalışmasıyla gerçekleşir. Ancak elektrik akımı,atriyoventriküler (AV) düğüm adı verilen hücre kümesi tarafından düzenlenir.Böylece kalbe giden elektrik uyarısı, kalbe ulaşmadan önce yavaşlatılarak kalpkarıncıklarının kanla dolmasını sağlar. Ardından elektriksel aktivite, kalpkarıncığına ulaşır ve kalp kası kasılır. Böylece sağ karıncık akciğerlere, solkarıncık ise vücuda kan pompalar.
Kalpteki elektriksel faaliyet, kalp kasının dakikada 60 ila 100 kez kasılmasınayol açar. Böylece kalp, akciğerlerde oksijenlenen temiz kanı vücudapompalayarak yaşamsal faaliyetlerin devamlılığını sağlar. Kalbin ritmik olarakatmasını sağlayan elektriksel uyarıların bozulmasına bağlı olarak kalp, olmasıgerekenden daha hızlı, daha yavaş ya da düzensiz çarpabilir. Bu durum kalparitmileri olarak bilinir. Kalpte oluşan ritim bozuklukları pek çok farklınedenden dolayı oluşabilir. Stres, sigara ve alkol kullanımı, diyabethipertansiyon gibi pek çok etken, kalp ritminin farklılaşmasına yol açar. Kalpritim bozukluğu olarak bilinen aritminin nedenlerine ve belirtilerine geçmeden öncesıklıkla sorulan “Aritmi Nedir?” sorusunu yanıtlamak gerekir.
Çoğunlukla ciddi sağlık problemlerine yol açmayan aritmi, hemen her yaştagörülebilir. İlerleyen yaşlarda daha sık görülen aritminin toplum genelindegörülme sıklığı %2 iken 80 yaş ve üzerinde görülme oranı yaklaşık %10’dur. Kalpkasının kasılması için vücutta doğal bir elektrik aktivitesi oluşur. Kanın tümvücuda akışını sağlayan bu durumun sağlanabilmesi, elektrik akımının kalpüzerinde belli bir yolu takip etmesiyle gerçekleşir. Vücudun doğal pili olaraktanımlanabilen sinüs düğümü kalpte yer alır. Sinüs düğümünden çıkan elektrikakımı, kalbi belirli bir düzen içinde takip ederek, sinirleri uyarır. Böylecekalbin atış hızı belirlenir. Kalp ritim bozukluklarında kalbin elektrikselritminde bozukluk vardır.
Elektrik akımının engellenmesi, yavaşlaması, kalp üzerinde farklı bir yolizlemesi gibi nedenler, aritmiye yol açabilir. Kalbin düzensiz, yavaş ya dahızlı atmasına yol açan aritmi, kişinin kalbinin teklediğini hissetmesine yolaçar. Bu durumda göğüs ağrısı, nefes darlığı, baş dönmesi, terleme gibibelirtiler ortaya çıkabilir. Bazı aritmiler zararsız olsa da aritminin zayıf,hasar görmüş ya da anormal bir kalp yapısından kaynaklanması, ciddi ve hayatirisk oluşturabilecek kalp krizi ve felç gibi sağlık problemlerine nedenolabilir. Aritmilerin mutlaka neden kaynaklandığının araştırılması vegerektiğinde tedavi edilmesi gerekir.
Aritmi Tipleri Nelerdir?
Aritmi,aritminin görüldüğü bölgeye ve neden olduğu kalp atış hızına göre ayrı ayrı sınıflandırılır.Aritmi, kaynaklandığı bölgeye göre ventriküler aritmiler ve atriyum aritmileriolmak üzere iki ayrı kategoride incelenir. Ventriküler aritmiler, halk arasındakalp karıncıkları olarak bilinen ventriküllerde meydana gelirken,supraventriküler aritmiler ise atriyum olarak tanımlanan kalp karıncıklarındagerçekleşir. Kalp atış hızına bağlı olarak taşikardi, bradikardi gibi türlereayrılır. Aritmi türleri şu şekilde sıralanabilir:
Taşikardi
Taşikardi,normalde dakikada 60 ila 100 kez çarpması gereken kalbin, istirahat sırasında100 atımdan daha yüksek bir hıza çıkması olarak tanımlanır. Kalbin doğalyapısında bulunan sinüs nodunun normalden daha fazla elektrik sinyaligöndermesiyle oluşan bu durum, fiziksel aktivitelere bağlı olarak geliştiğinde birproblem olarak görülmez. Patolojik taşikardi olarak da tanımlanan, istirahatsırasında kalp hızının dakikada 100’ün üzerine çıkması durumu ise kalbinatriyum (kulakçık) ve / veya ventrikül (karıncık) bölümlerinin normalden hızlıolarak kasılmasıyla oluşur. Kalp kasının (miyokard) olması gerekenden hızlıçarpması, kalp kasının oksijen ihtiyacının artmasına yol açar. Taşikardininuzun süre ile devam etmesi durumunda kalp kası hücrelerinde kayıplar oluşur. Buda kişinin kalp krizi geçirmesine yol açabilir. Kalp atışlarının hissedilmesi,nefes darlığı, baş dönmesi, bilinç bulanıklığı, sersemlik hissi, senkop(bayılma), göğüste ağrı ya da rahatsızlık hissi gibi belirtilere yol açabilentaşikardi, daha ciddi vakalarda bilinç kaybı, kalp kasının hasarlanması, kalpyetmezliği, kalp krizi, inme ve ani ölüm gibi beklenmedik durumlara yolaçabilir.
Bradikardi
Kalpritim bozukluklarından bir diğeri olan bradikardi, kalbin dakikada 60’tan azçarpması olarak tanımlanabilir. Sporcularda normal kabul edilen bu durum, spor yapmayanbireylerde vücuda yeterince kan pompalanamamasına yol açar. Kalpte yer alansinüs nodunun elektrik sinyallerini yeterince üretememesine bağlı olarak oluşanbu durum, bazı durumlarda elektrik akımının sinirlere yeterince ulaşamamasındanda kaynaklanabilir. Metabolik veya endokrin problemleri de bradikardiye yolaçabilir. Yorgunluk, hâlsizlik, odaklanma güçlüğü, kas krampları, kabızlık vekilo almak gibi belirtilere yol açan bradikardi, kişinin yaşam kalitesinindüşmesine yol açıyorsa, bradikardi sinüs nodundan ya da atriyoventrikülernoddan kaynaklanıyorsa tedavi edilmesi gerekir.
SupraventrikülerTaşikardi
Kalpatışının son derece hızlı olduğu supraventriküler taşikardi varlığında kalp,tekrar kasılmadan önce kanla dolmaz. Vücuda olan kan akışının yavaşlamasına yolaçan bu durumun 4 ana tipi bulunur:
Atriyalfibrilasyon: Kalp kulakçıklarında yer alan elektriksel aktiviteye bağlı olarakkalbin normalden hızlı atması olarak tanımlanabilen atriyal fibrilasyon, geçiciolabileceği gibi tedavi edilmediğinde ataklar hâlinde devam ederek kalıcı daolabilir. Bu durumda kalp yetmezliği, pıhtı atması (tromboemboli) ve inme gibiciddi sağlık problemlerine yol açabilir.
Atriyalflutter: Atriyal fibrasyona benzeyen bu taşikardi türünde kalp atımı daharitmiktir. Kalbin üst kısmında yer alan odacıklarına atım çok hızlı fakatdüzenlidir. Kalp kulakçıklarındaki düzensiz elektrik akımından kaynaklanan burahatsızlık, kendi kendine düzelebileceği gibi bazı durumlarda tedavigerektirir.
Wolff-Parkinson – White sendromu: Kalbe giden elektrik aktivitesinin iletimyollarının bozulmasıyla oluşan bu rahatsızlıkta sinüs nodundan çıkan uyarılar,AV düğümüne uğramadan kalp kulakçıklarından direkt olarak karıncıklarailetilir. Bazı kişilerde herhangi bir probleme yol açmayan bu rahatsızlık,bazılarında ise taşikardiye neden olur.
Çarpıntı, göğüs ağrısı, göz kararması, baş dönmesi, nefes darlığı, bayılma,terleme ve nadiren atriyal fibrilasyona bağlı olarak kalp durmasına nedenolabilir.
Paroksismalsupraventriküler taşikardi (PSVT) : Kalbin kasılması için gönderilen elektrikaktivitesinin anormal bir yolu takip etmesiyle oluşan PSVT, kalbin çok hızlıatmasına neden olur. Birkaç dakika ila birkaç saat arasında sürebilen OSVTvarlığında kalp hızı, dakikada 250’ye kadar yükselebilir. Göğüste ağrı, kalpçarpıntısı, kaygı, ve nefes darlığı gibi belirtilere yol açan bu durum,çoğunlukla kalp kriziyle karıştırılır.
VentriküllerdenKaynaklanan Taşikardiler
Kalpkarıncıklarından kaynaklanan taşikardiler üçe ayrılır:
Ventrikülertaşikardi: Anormal elektrik akımına bağlı olarak kalbin hızlı ve düzensizatması olarak tanımlanabilen ventriküler taşikardi varlığında kalbin yüksekatış hızı, kalp karıncıklarının yeterince dolmasına ve kalbin kasılmasına izinvermez. Sağlıklı kişilerde önemli problemlere yol açmayan bu durum, kalphastalığı olan kişilerde acil tıbbi müdahale gerektirir.
Ventrikülerfibrilasyon: Karmaşık elektriksel aktivitelerden kaynaklanan ventrikülerfibrilasyon, kalp karıncıklarının vücuda kanı pompalamak yerine titremesine yolaçar. Kalp hastalığı ya da ciddi travmalara bağlı olarak gelişen bu taşikarditürü, kişinin yaşamını kaybetmesine yol açabilir. Dolayısıyla acil müdahalegerektirir.
Uzun QT sendromu (UQTS) : Bir tür kalp bozukluğu olan bu rahatsızlık,kişinin yaşamını tehdit edebilir. Kalbin hızlı ve düzensiz atmasına yol açan budurum, genellikle genetik bir mutasyondan kaynaklanır. Ayrıca konjenital(doğumsal) kalp defekti gibi bazı hastalıklarda UQTS’ye neden olabilir.
Yaş ilerledikçe görülme sıklığı artan hipertansiyon hastalığı, sıklıklagenetik ve çevresel faktörlerden kaynaklanır. Birinci derece akrabalarındahipertansiyon öyküsü bulunan kişilerde yüksek tansiyon görülme oranı diğerkişilere kıyasla daha yüksek olsa da beslenme, kilo problemleri, alkol, sigarakullanımı ve pek çok farklı hastalığın varlığı da hipertansiyon riskiniarttırabilir.
Hâlsizlik, yorgunluk, bacaklarda şişlik gibi semptomlarla karakterizedir.Hipertansiyon, miyokard infarktüsü ya da halk arasında yaygın olarak bilinenadıyla kalp krizi, kalp yetmezliği, inme ve hatta ölümle sonuçlanabilen çokciddi bir rahatsızlıktır.
Normal Tansiyon Değerleri Nedir?
Kanınvücudumuzda tüm dokulara ulaşabilmesi için kalpten belli bir basınçla atılmasıgerekir. Kalp kaslarının kasılması ile ortaya çıkan bu basınç kan damarlarınınduvarına yansır. Kan basıncı ölçerken toplardamarlar olarak adlandırılanvenlerin damar duvarlarında hissedilen basınç ölçülür. Kan basıncı değerleridolaşım sisteminin yeterliliği hakkında bilgi verir.
Kalbinkanı atardarmarlara (arter) atarken uyguladığı basınca “büyük tansiyon”(sistolik basınç), kan atımı bitince damar duvarındaki durgun basınca oluşanbasınca “küçük tansiyon” (diyastolik basınç) denir.
Vücuttayeterli kan dolaşımının sağlanması için en uygun kan basıncı değerleri sistolikbasınç 120 mmHg, diyastolik 80 mmHg olarak kabul edilir. Kan basıncı değerleriyaş, kronik hastalık varlığı gibi durumlardan etkilenir.
Erişkinlerde normal kan basıncı 120-140 mmHg sistolik ve 80-90 mmHgdiyastolik olarak belirlenmiştir. Kan basıncı 140/90 mmHg’nin üstünde ise“hipertansiyon” varlığından şüphelenilir.
Hipertansiyon Nedir?
Hipertansiyon hastalarında ise kan basıncı değeri olması beklenen değerinüzerindedir. Tansiyonun 140/90 mmHg ve üzerinde seyretmesi, yüksek tansiyonyani hipertansiyon olarak adlandırılır.
Normal değerlerin üzerindeki kan basıncında damar duvarları zorlanır vezayıf bölgelerde, son arter dediğimiz göz içi, böbrek gibi alanlarda, damar yırtılmalarınabağlı olarak kanama görülür. Büyük tansiyonun hızlı yükselmesi ve/veya 160-180mmhg düzeyinin üstünde olması, özellikle ileri yaşta damar elastisitesi azalmışkişilerde beyin kanamasına zemin hazırlanır.
Bunun tam tersi de doğrudur. Küçük tansiyonun 80 mmHg’den düşük olduğudurumlarda kan vücudun uç bölgelerine ulaştırılamaz. Buna “hipotansiyon” (düşüktansiyon) denir. Sıcak havalarda ayak ve bacaklarda kanın göllenmesi (kalbegeri atılamaması), yer çekimini yenebilecek bir basınçla beyine iletilen kanhacminde düşüş olması baş dönmesi, geçici bilinç kaybı, soğuk terleme vebayılma ile kendini gösterir. Bu vücudun kendini koruma mekanizmasıdır. Vücutyatay pozisyonda (yere yatırıldığında veya düştüğünde) iken dolaşım sistemiorganlara yeterli kanı tekrar pompalamaya başlar.
Hipertansiyon Belirtileri Nelerdir?
Hipertansiyon çoğunlukla belirti vermeyen sinsi bir hastalıktır. Bu yüzdenpek çok hipertansiyon hastası, hastalığının farkında değildir. “Sessizkatil” olarak adlandırılmasının sebebi de budur. Hipertansiyon belirtileriçoğunlukla tansiyon değerinin 180/100 mmHg değerinin üzerine çıkmasıylahissedilir duruma gelir. Sıklıkla görülen hipertansiyon belirtileri ise şuşekilde sıralanabilir:
Baş ağrısı,
Baş dönmesi,
Kulak çınlaması,
Hâlsizlik ve yorgunluk,
Bacaklarda şişlik,
Bulanık görme,
Burun kanaması,
Sık idrara çıkma isteği,
Kalp ağrısı,
Ritim bozuklukları,
Nefes darlığı.
Hipertansiyon Varlığı Nasıl Anlaşılabilir?
Hipertansiyon varlığından söz edebilmek için tansiyonun düzenli olarak ölçülmesigerekir. Farklı bir deyişle tansiyon ölçüldüğünde bir kez yüksek değergörülmesi, yüksek tansiyon hastalığının varlığını kanıtlamaya yetmez. Önceliklekan basıncı ölçülmeden önce kişi uygun pozisyonda yaklaşık 10 dakika süreyleistirahat etmelidir. Yoğun fiziksel aktivitenin ya da ani duygu durumdeğişimlerinin ardından tansiyon ölçümü yapılmamalıdır. Ortam sıcaklığınınideal ısıda olması da önemlidir.
Tüm koşullar sağlandıktan sonra tansiyon ölçülmeli ve ölçüm her iki koldanda yapılmalıdır. Bir hafta boyunca yapılan ölçüm sonuçlarında elde edilendeğerler 140/90 mmHg ve üzerindeyse bir sağlık kuruluşuna başvurarak gereklisağlık kontrollerinin yapılması gerekir.
Hipertansiyon Nedenleri Nelerdir?
Hipertansiyon hastalığının yaygın olarak iki farklı sebebi bulunur.Bunlardan biri genetik diğeri ise çevresel faktörlerdir. Genetik faktörler,kişinin kontrol edemeyeceği, birinci derece akrabalarında hipertansiyon öyküsüvarlığı ile oluşan etkendir.
Ancak çevresel faktörlerden kaçınmak çoğunlukla kişinin elindedir.Hipertansiyon riskini arttıran çevresel faktörler arasında stresli yaşam tarzı,sigara ve alkol kullanımı, aşırı kilo, diyetin aşırı tuz içermesisıralanabilir.
Ayrıca kafa içi basıncının yüksek olması, aort damarının kalpten çıktığıkısmındaki darlık, aort koarktasyonu, (atardamarın bir bölümünde darlık olması)böbrek damarlarında darlık, böbrek üstü bezinin aşırı kortizon veya aldosteronsalgılamasına bağlı olarak gelişen Cushing Sendromu ve Crohn hastalığı, böbreküstü bezinde tümör varlığı, akut ve kronik böbrek iltihabı, polikistik böbrekhastalığı, reçeteli ve reçetesiz kullanılan bazı ilaçlar da hipertansiyona yolaçan etkenler arasında sıralanabilir.
Hipertansiyon ve Beslenme
Kilolu insanların %70’inde hipertansiyon görülür. Sağlıklı bireylerekıyasla şişmanlarda iki kat fazla görülen hipertansiyon hastalığında diyetinönemli bir yeri bulunur. Tuz tüketiminin günlük 6 gr. ile sınırlandırılması,hipertansiyon hastalığında atılacak ilk adımların başında gelir. Tuzlukkesinlikle kullanılmamalıdır.
Bol miktarda kalsiyum alınmalı, potasyum içeren meyve ve sebzelertüketilmelidir. Ayrıca magnezyum içeren gıdalar da yüksek tansiyonundüşürülmesinde etkilidir.
Doymuş yağ bakımından yüksek ürünlerden kaçınılmalı, bunun yerine zeytinyağıgibi doymamış yağlarla yapılan besinler tüketilmelidir. Alkol ve sigarakullanılmamalıdır. Hipertansiyon hastalığı için en uygun diyetlerden biri DASH(Dietary Approaches to Stop Hypertension / hipertansiyonu önlemek için diyetyaklaşımları) diyetidir. Akdeniz diyetini andıran bu beslenme tarzında, tuz,şeker, doymuş yağ içeren ürünler, diyetten çıkarılırken sebze, meyve, tahıl,balık ve kümes hayvanlarından zengin beslenilmesi önerilmektedir. Sağlıklıbeslenme, hipertansiyon riskini azaltan etkenler arasında olsa da tek başınahipertansiyon hastalığının tedavisi için yeterli değildir.
Hipertansiyon hastalarının ilaçlarını düzenli, belirtilen dozda, süreklikullanması ve bunun yanında beslenmesine de dikkat etmesi gerekir.
Hipertansiyon ve Gebelik
Daha önce hipertansiyon öyküsü bulunmayan anne adaylarının tansiyonunungebeliğin 20. haftasından sonra 140/90 mmHg değerinin üzerin çıkmasıyla farkedilen gebelikte hipertansiyon, her 100 gebenin 6’sında görülür. Tansiyonçoğunlukla doğumdan sonraki 12. haftaya kadar normale döner. Ancak tansiyonun12. haftadan sonra sağlıklı değer aralığına inmemesi durumunda kişihipertansiyon hastası olarak kabul edilir.
Gebelikte hipertansiyon, preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) riski nedeniyleyakın takip gerektirir. Dikkate alınmayan hipertansiyon vakalarında anne vebebek bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Gebelik sırasında tansiyon değerinegöre anne adayına, bebeğe zarar vermeyecek nitelikte ilaçlar verilebilir.Böylece hem anne adayı hem de bebeğin sağlığı korunmuş olur.
Hipertansiyon Zararlı Mıdır?
Tansiyon yüksekliği olarak tanımlanan hipertansiyon, başta kalp olmak üzereatardamarlar, beyin, böbrekler ve gözleri etkiler. Kontrol altına alınmayanhipertansiyon bu doku ve organlar üzerinde kalıcı hasarlara yol açabileceğigibi bu organların yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirememesine de nedenolabilir.
Hipertansiyonun fark edilmemesi, tanı alınmasına rağmen tedaviye uyulmamasıgibi durumlarda kalp yetmezliği, koroner arter darlığı, kalp krizi, damartıkanıklığı, damar yırtılması, beyin kanaması, beyin damarlarında daralmave/veya tıkanma, felç, inme, görme problemleri ve körlük gibi pek çok sağlıkproblemi ortaya çıkabilir.
Hipertansiyon Tanı ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Hipertansiyon tanısı için öncelikle kişinin farklı tarihlerde ölçülen kanbasıncının, 140/90 mmHg değerinin üzerinde olması gerekir. Fizik muayeneninardından 24 saatlik holter kullanımı ile kişinin kan basıncı takip edilir. EKG,(elektrokardiyogram) EKO, (ekokardiyografi) çekilir.
Ek laboratuvar testlerinin ardından hipertansiyon tanısı koyulur.Hipertansiyon tedavisinde öncelikli hedef tansiyon değerinin 14/90 mmHg’ninaltına düşürülmesi, olası doku ve organ hasarının engellenmesidir. Hekim,tedavi için kişiye özel olarak ilaç tedavisi başlar.
Tüm bunların yanı sıra tedaviyi desteklemek amacıyla diyet ve yaşamtarzında bir dizi değişiklikler yapılmasını ister. Özellikle tuz tüketiminingünlük olarak 6 gr. ile sınırlandırılması, kilo kontrolü ve düzenli egzersizyapılması önemlidir.
Tansiyonun düşmesinin ardından ilaç kullanımı kesinlikle bırakılmamalı vehekimin belirlediği aralıklarla kontrole gidilmelidir. Ayrıca ilaç kullanımınave yaşam tarzının düzenlenmesine rağmen tansiyonun düşmemesi durumunda damutlaka hekimlere başvurulmalıdır. Bu gibi durumlarda hekim, tansiyonunyükselmesine neden olan böbrek hastalığı, hormonal problemler, tiroit sorunlarıgibi ek hastalıkları araştırır.
Üst tarafta yer alan boşluklar kulakçık, alt tarafta yer alan boşluklar isekarıncık olarak isimlendirilir. Karıncık ve kulakçıkların arasında, kanındüzenli bir şekilde geçişini sağlayan kapakçıklar bulunur. Kalbin sağ tarafıoksijenden fakir kanın akciğerlere iletiminden sorumluyken, kalbin sol tarafı,akciğerlerden gelen oksijenden zengin kanın vücudun diğer bölümlerinepompalanmasını gerçekleştirme görevini üstlenir. Kalp temel olarak, perikard,myokard ve endokard olarak adlandırılan üç bölümde incelenir:
· Perikard: Kalbin en dışında yer alan koruyucu zar tabakadır.Kalp ile arasındaki ince boşlukta sıvı bulunur. Zar ile kalp dokusu arasındakisıvı, kalbin çalışması esnasında meydana gelen sürtünmeyi azaltıcı ve kalbi dışetkilerden koruyucu özellik gösterir.
· Myokard: Kalbin kas dokusu myokard olarak ifade edilir. Ortatabakayı oluşturan myokard dokusu kasılarak kanın diğer organlarapompalanmasını sağlar.
· Endokard: İnce bir bağ dokusu olan endokard tabakası,myokardın iç yüzeyini kaplar.
Kalbe ulaşan kan öncelikle kulakçıklara gelir. Kulakçığın kasılması ilebirlikte karıncık ve kulakçık arasında bulunan kapak açılır ve kulakçıktaki kan karıncığa geçmiş olur. Karıncıktaki kanın, kalbin kuvvetlişekilde kasılması ile büyük damarlara geçmesi sağlanır. Kalbe gelen kanıakciğerlere ve vücudun diğer kısımlarına ulaştıran damarlara ek olarak kalphücrelerinin oksijen ve besin desteğinin sağlanmasından sorumlu kalbe aitdamarlar da vardır. Bu damarlar koroner arter (damar) olarak isimlendirilir.
Myokard, kalbin kasılması ve böylelikle kanın pompalanmasınınsağlanmasından sorumlu kas dokusunu ifade eder. Infarktüs kelimesi ise birdokunun yeterince oksijen alamamasına bağlı olarak geri döndürülemeyecekşekilde zarar görmesini tanımlar. Kalp krizi, tüm dünyadaki ölüm nedenleriarasında önde gelen bir durumdur.
Kalp krizi risk faktörleri nelerdir?
Çeşitli risk faktörlerleri kalp krizinin meydana gelmesine zeminhazırlayabilir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
· Sigara kullanımı
· İleri yaş (erkeklerde 45, kadınlarda 55 yaşından itibarendaha sık görülür.)
· Hipertansiyon (Yüksek kan basıncı)
· Kan dolaşımında bulunan yağ yapıdaki maddelerin artışı (LDLkolesterol ve trigliseritler)
· Şeker hastalığı (Diabetes mellitus)
· Abdominal obezite (Bel-kalça oranının erkekler için 0.90,kadınlarca 0.85’in üzerinde olması.)
· Stres, depresyon gibi psikolojik faktörler
· Yetersiz sebze ve meyve tüketimi
· Fiziksel aktivite eksikliği
· Ailede kalp krizi geçiren kişilerin bulunması
Kalp krizi nedenleri nelerdir?
Kalp krizlerinin büyük çoğunluğu, kalbin oksijen ve besin desteğininsağlanmasından sorumlu koroner arterlerde (damarlarda) meydana gelenproblemlerden kaynaklanır. Koroner damarların çeşitli nedenlerle tıkanması sonucukalbin bir bölgesine kan akımı gerçekleşemez ve bu durum o bölgede yer alan kasdokusunun nekrozu (ölümü) ile sonuçlanır.
Koroner damarların tıkanması genellikle damar duvarında yağ yapıdakimaddelerin (kolesterol) birikimi ile oluşur ve bu birikime bağlı olarakdamarlarda daralma meydana gelmesi “ateroskleroz” olarak adlandırılır.Ateroskleroz dışında küçük damarların enflamasyonu (iltihaplanması) ileseyreden hastalıklarda, kokain kullanımı esnasında, damar anormalliklerinde,damarların emboliye bağlı olarak tıkanması sonrasında da kalp krizi meydanagelebilir.
Hipertroidizm ve anemi gibi vücudun oksijen ihtiyacının arttığı durumlardakalp daha fazla çalışarak bu ihtiyacı dengelemeye çalışır. Kalp çalışmasındameydana gelen bu talep artışı kalp krizi ile sonuçlanabilir.
Kalp krizi belirtileri nelerdir?
Kalp krizi anında vücutta birçok belirti meydana gelir. Bu belirtilerşunlardır:
· Göğüs bölgesinde baskı, rahatsızlık, ağrı, yanma veya sıkışma hissi gibibelirtiler kalp krizi esnasında ortaya çıkabilir. Bu durum anjina pektorisolarak adlandırılır. Bu his 20 dakikadan daha uzun bir süre boyunca sürebilir.
· Çene hizasından başlayarak omuz ve kolu da kapsayan bölgede ağrı veuyuşma gibi belirtiler kalp krizinin habercisi olabileceği için dikkatliolunmalıdır.
· Nefes darlığı ya da nefes almakta güçlük çekme kalp krizi esnasındameydana gelebilecek bir diğer belirtidir.
· Terleme, bulantı, kusma, boğulma hissi, öksürme, kalpatışlarının düzensizleşmesi, baş dönmesi, sersemlik, endişe hissi gibi durumlarkalp krizi esnasında oluşabilecek bir diğer belirtilerdir.
Kalp krizi tanısı nasıldır?
Kalp krizi tanısı için çeşitli kriter belirlenmiş olup bu kriterlerden enaz iki tanesinin tespit edilmesi tanısal olarak değerli kabul edilir. Tanı içinaranan kriterler şu şekilde sıralanabilir:
· Kalp krizi belirtilerinin varlığı
· EKG (elektrokardiyogram) değişiklikleri
· Görüntüleme yöntemleri ile kalp duvarında hareketbozukluğunun tespit edilmesi
· Anjiografi (damar görüntülemesi) veya otopsi esnasındakoroner damarlarda pıhtı tespit edilmesi
Göğüs ağrısı ile sağlık kuruluşlarına başvuran tüm hastalar sık aralıklarlaolacak şekilde EKG ile değerlendirilir. EKG uygulaması göğüs üzerineyerleştirilen elektrotlar yardımı ile kalbin çalışma düzeni ve hızı hakkındabilgi veren bir tanı aracıdır. Özellikle kadınlarda olmak üzere bazı kişilerdekalp krizi esnasında göğüs ağrısının belirtiler arasında olmayabileceğiunutulmamalıdır.
Kalp krizi tanısı ile ilgili laboratuvar incelemelerinde kas hücrelerininiçerisinde bulunan ve troponin olarak isimlendirilen bir belirtecin kandolaşımındaki düzeyinden yararlanılabilir. Kan testlerinde aynı zamanda kandamarları üzerinde zararlı etki gösterebilecek yağ ve protein yapıdakimaddelerin analizi gerçekleştirilebilir. Kalp yapılarının değerlendirilmesindeekokardiyografiden ve damarlar ile ilgili problemlerin tespitine yönelik olarakda hekim tarafından uygun görülen durumlarda, anjiografi işlemigerçekleştirilebilir.
Kalp krizi tedavisi nasıldır?
Gelişen tedavi imkanlarına rağmen kalp krizi, yüksek ölüm oranlarına sahipbir rahatsızlıktır ve meydana gelen ölümlerin genellikle sağlık kuruluşlarınaulaşmadan önce gerçekleştiği tespit edilmiştir. Bu nedenle belirtilere karşıdikkatli olunmalı ve tespit edilmesi halinde en yakın sağlık kuruluşunabaşvurularak tıbbi yardım istenmelidir.
Kalp krizine dair belirtilerin olduğu kişilerin acil servislere başvurususonrasında tedavi hızla başlar. Kişinin kan oksijen değeri ölçülerek oksijendesteği sağlanır. Ağrının yüksek olduğu kişilerde çeşitli opioid ağrıkesicilerden yararlanılabilir.
Kalp krizinde tedavide temel amaç kalbi besleyen damarlarda meydana gelenprobleme bağlı olarak tıkalı olan bölgenin açılması ve o bölgeye kan akışınınacil olarak tekrar sağlanmasıdır. Bu amaç doğrultusunda PCI olarak adlandırılandamarların içine girilerek müdahale edilmesi veya pıhtı çözücü ilaçlarınkullanımı gibi yöntemlere başvurulabilir.
Avrupa ülkelerinde yapılan çalışmalarda, kalp krizi nedeniyle ambulans ilehastaneye ulaştırılacak kişilerde taşıma esnasında pıhtı çözücü ilaçlarınuygulanması ile kalp krizine bağlı ölümlerde azalma meydana geldiği tespitedilmiştir. Kalp krizi geçiren kişilerde sadece atak anında değil devamındakisüreçte (özellikle ilk 1 yılda) de risk devam eder. Atak sonrasındaki riskdüzeyi ile ilgili en temel faktör kalp kasının ne kadar zarar gördüğü ve buhasarın kanın pompalanmasına etkisinin nasıl olduğudur.
Şeker hastalığı, ileri yaş, kalp yetmezliği gibi durumlarda da hastalığınseyri kötüleşebilir. Bu nedenle iyileşme dönemindeki kişilerde riskinazaltılmasına yönelik olarak beslenmeye dikkat etme, egzersiz yapma ve strestyönetimi gibi uygulamalar yeni atak riskinin azaltılmasına yönelik olarak hekimtarafından önerilen uygulamalara örnek teşkil eder.
Bu uygulamalar dışında sigara kullanımının bırakılması, vücut ağırlığı, kanbasıncı ve kan şekerinin kontrolünün kalp krizini önleme (atak riski) konusundane kadar önemli olduğu konusunda hastalar bilinçli olmalıdır.
Kalp, her kasıldığında bir miktar kanı vücuda pompalayarak yaşamsal önemesahip olan doku ve organların oksijenlenmesini ve beslenmesini sağlar. Çeşitlinedenlerden dolayı oluşan kalp yetmezliği varlığında ise kalp, vücudun ihtiyaç duyduğumiktardaki kanı pompalayamaz. Bunun sonucunda da akciğerler başta olmak üzerevücudun farklı bölgelerinde sıvı birikimi oluşur.
Akut olarak gelişebilen kalp yetmezliği, kronik olarak da görülebilir. Kalbinyeterli kuvvette kasılmadığını ya da yeterli miktarda kanla dolmadığına işareteden kalp yetmezliği, çoğunlukla kalp damar hastalıkları, kalp krizi,miyokardit (kalp kası iltihabı), hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve diyabetgibi rahatsızlıkların sonucunda gelişir. Ciddi bir sağlık problemi olan kalpyetmezliğinin erken dönemde fark edilmesi ile kişi, uzun ve kaliteli bir yaşamsürebilir. Ancak hastalık tedavi edilmediğinde yaşamı tehdit edecek kadar ciddisonuçlar doğurabilir. Kalp yetmezliği tedavi yöntemlerine geçmeden öncesıklıkla sorulan “Kalp yetmezliği nedir?” sorusunu yanıtlamakgerekir.
Rahatsızlık erkeklerde daha sık görülse de tedavi edilmediğinde mortalite(ölüm) oranı kadınlarda daha yüksektir. Kalp yetmezliği, kalbin her ikitarafını da etkileyebilir. Vücudun tüm dokularına yeterince kan ulaştıramayankalp, bu duruma bağlı olarak genişleyerek büyür. Ek olarak kalp, olması gerekenritme oranla daha hızlı kasılarak vücudun ihtiyaç duyduğu kanı pompalamayaçalışır. Netice olarak kan damarları daralır; doku ve organlar yeterince beslenemez.Kalbin çalışma düzeninin bozulmasıyla birlikte doku ve organlarda kalıcıhasarlar oluşabilir.
Akut ya da kronik olarak görülen kalp yetmezliği, kalbin farklı nedenlerdendolayı zarar görmesi veya zayıflamasına bağlı olarak oluşur. Ventriküllerinsertleşmesi olarak tanımlanan kan pompalama odacıklarının sertleşmesi, sıklıklakalp yetmezliğine yol açar. Kalp yetmezliğinin nedenlerine geçmeden önce“Kalp yetmezliği semptomları nelerdir?” sorusunu yanıtlamak gerekir.
Kalp Yetmezliği Belirtileri Nelerdir?
Kalpyetmezliğine bağlı olarak görülen belirtiler, hastalık ilerledikçe şiddetlenir.Sıklıkla görülen kalp yetmezliği semptomları şu şekilde sıralanabilir:
Dispne (Nefes darlığı),
Öksürük,
Hâlsizlik ve yorgunluk,
İştah kaybı,
Mide bulantısı,
Geceleri idrar ihtiyacının artması,
Beyaz ya da pembe balgam varlığı,
Baş dönmesi ve sersemlik hissi,
Bacaklarda ve ayak bileklerinde ödem,
Düzensiz (Aritmi) ya da hızlı kalp atışı,
Assit (Karnın şişmesi),
Ani kilo değişimleri,
Uyku hâli,
Boyun damarlarının belirginleşmesi,
Konsantrasyon güçlüğü,
Anksiyete ve depresyon.
Kalp Yetmezliği Nedenleri Nelerdir?
Kalpyetmezliği, kalbin yeterince kan pompalayamamasıyla oluşur. Pompalamafonksiyonundaki yetersizlik, kalp kasındaki güçsüzlük ya da kalp kasınınsağlıklı şekilde gevşeyememesinden kaynaklanabilir. Çoğunlukla kalp kasındakigüç kaybına, kalp kasının gevşeyememesi de eşlik eder. Özellikle hipertansiyon,diyabet gibi hastalıkların olduğu kişilerde ve yaşlı hastalarda, kalp kasınıngevşeyememesi tek başına görülebilir.
Kalp yetmezliği, mevcut ya da geçmişte yaşanan rahatsızlıklara bağlı olarak dagörülebilir. Farklı bir deyişle kalp yetmezliği, kalbin zayıflaması ya da zarargörmesi gibi durumlarda ortaya çıkar. Kalbin her iki atışı arasında kalbe tamkapasite ile kan dolması gerekir. Bu durumun gerçekleşmemesi de kalpyetmezliğine yol açabilir. Kalp yetmezliğinin oluşumunda genetik faktörlerönemli bir yere sahiptir. Ailesinde kalp yetmezliği öyküsü bulunan kişilerin buhastalığa yakalanma riski daha yüksektir. Kalp yetmezliğine yol açanrahatsızlıkların bir kısmı şu şekilde sıralanabilir:
KalpKrizi
Kalp yetmezliğine neden olan rahatsızlıkların başında gelen kalp krizi, kalbibesleyen damarlardan birinin tamamen tıkanmasıyla oluşur. Kalp kasına oksijenve besin maddelerinin ulaşamamasına yol açan bu durumda kalp kası hücrelerininbir kısmı ölür. Geriye kalan sağlıklı kas dokusu, vücudun ihtiyacı olan kanıpompalamak için daha fazla kasılmak durumunda kalır.
KoronerArter Hastalığı
Damar duvarlarında oluşan plaklar, damarların daralmasına yol açarak kalpkasının ihtiyaç duyduğu oksijen ve besin maddelerini içeren kan miktarındaazalmaya neden olur. Kalp yetmezliğine yol açan ve göğüs ağrısı ile karakterizeolan bu durum, yaşam tarzı değişimi gibi basit önlemlerle engellenebilir.
Hipertansiyon
Yüksek tansiyon olarak da bilinen hipertansiyon varlığında kan dolaşımınınsağlanabilmesi için kalbin daha fazla çalışması gerekir. Kontrol altınaalınmayan hipertansiyon, kalp yetmezliği riskini artırır.
KalpKapağı Hastalıkları
Kalp kapakçıklarının birinde var olan rahatsızlık, kalbin sağlıklı şekildeçalışmasını engeller. Bu durumda kalp, kanı doğru yöne doğru pompalayabilmekiçin daha fazla çalışır. Kalp kapağı hastalıkları, kalp yetmezliğine neden olanciddi bir rahatsızlıktır.
Kardiyomiyopati
Bir kalp kası hastalığı olan kardiyomiyopati, kalp kasının kalınlaşmasına,sertleşmesine ya da kalbin büyümesine neden olarak kalp yetmezliğininoluşmasına yol açabilir.
Miyokardit
Virüs, bakteri, mantar, otoimmün hastalıklar ve farmakolojik ajanların yolaçtığı miyokardit, halk arasında kalp kası iltihabı olarak da bilinir. İltihapoluşumuna bağlı olarak kalp kası hücrelerinin bozulması ile karakterize olanhastalık, kalp yetmezliğine yol açabilir.
KonjenitalKalp Hastalıkları
Doğuştan gelen kalp hastalıkları olarak da tanımlanabilen konjenital kalphastalıklarının pek çoğu, yapısal anomalilere yol açar. Kalbin yavaşlamasına yada kan akışının bozulmasına neden olan bu hastalıklar, kalp yetmezliğine yolaçabilir.
AkciğerHastalıkları
Pek çok akciğer hastalığına bağlı olarak kanın oksijenlenme seviyesinde düşmemeydana gelir. Akciğer hastalıklarında kişinin ayaklarında ödem ve karnındaşişlik olabilir. Kanın yeterince temizlenememesine bağlı olarak kalp yetmezliğioluştuğunda çoğunlukla kalbin sağ tarafı etkilenir.
Böbrek Yetmezliği
Vücutta sıvı birikimine ve dolayısıyla ödeme yol açan hastalık, kalpyetmezliğine yol açabilir.
Kalp Yetmezliği Tanısı Nasıl Koyulur?
Kalp yetmezliği belirtileri gösteren kişinin hekime başvurmasının ardındanhekim, hastanın ayrıntılı olarak tıbbi öyküsünü alır ve fizik muayenesiniyapar. Kalp fonksiyonlarının değerlendirilmesi için ekokardiyografi (EKO)yapar. Ses dalgalarının kullanıldığı bu görüntüleme cihazı ile kalp, detaylıolarak görüntülenir. Olası hasar ya da yapısal bozukluklar tespit edilir.
Kalp yetmezliğinin ayırıcı tanısı için bazı ek tetkikler yapılması gerekebilir.Diğer kalp ve akciğer hastalıklarının ekarte edilmesinin ardından kalpyetmezliği tanısı koyulur. Tanı alan kişilerin hızla tedaviye başlamalarıönerilir.
Kalp Yetmezliği Tedavisi Nasıl Yapılır?
Kalphastalığı tedavisinde öncelik, doku hasarının durdurulması, kişinin mevcutsağlık durumunun korunması ve günlük hayatı etkileyen belirtilerin ortadankaldırılmasıdır. Kalp yetmezliğine yol açan odak hastalığın ortadankaldırılması önemlidir. Kişinin beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı gözdengeçirilerek, önerilerde bulunulur.
Hastalığın mevcut durumuna göre ilaçlı olarak ya da cerrahi yöntemlerle kalpyetmezliği tedavi edilebilir. Kalp fonksiyonlarının iyileşmesine yardımcı olanilaçlar, aynı zamanda nefes darlığı gibi kişinin yaşamını olumsuz etkileyensemptomların hafiflemesini sağlar. Daha ciddi vakalarda ise cerrahi müdahalegerekir. Koroner bypass ameliyatı, kalp kapakçığı değişimi ya da onarımı gibicerrahi yöntemlerin yanı sıra kalp yetmezliği tedavisi için stent uygulaması,kalp pili takılması ve kalp nakli gibi yöntemler izlenebilir.
Yaşamkalitesinin düşmesine neden olan ve yaşamı tehdit edebilen kalp yetmezliği, sonderece ciddi bir sağlık problemidir. Erken tanı sayesinde hastalığın kalpüzerinde oluşturduğu hasar, en aza indirilebilir. Bu yüzden düzenli olarak kalpsağlığı kontrollerinin yapılması ve tanı alan kişilerin, ilaçlarını hekiminbelirlediği doz ve düzende alması gerekir.Yaşamtarzı değişikliğinin de gerekli olduğu kalp yetmezliği hastalığına aitbelirtilerin bir ya da birkaçının görülmesi durumunda en yakın sağlıkkuruluşuna başvurularak gerekli kontrollerin yaptırılması ihmaledilmemelidir.
Günde yaklaşık 100 bin kez kasılan kalp, dakikada 5 litre kanı vücudapompalar. Kalbin kasılmasıyla birlikte kanın bir bölümü, oksijenlenmesi ya dahalk arasında yaygın olarak bilinen tanımıyla temizlenmesi için akciğerlere gönderilir.Akciğerlerde oksijen bakımından zenginleşen kan, tekrar kalbe gelir.
Kalpten çıkan ana atardamar olan aort damarı vasıtasıyla tüm vücuda temizkan pompalanır. Kalbin sol ventrikülünden (karıncık) çıktığı noktada yaklaşıkolarak 2.5 cm çapa sahip olan aort damarı, ilk önce kalbi besleyen koronerartere yani kalbi besleyen damara ulaşır.
Ardından beyne ve sonrasında tüm vücuda kanın pompalanmasına aracılık eder.Akciğerde temizlenen kanın koroner arterlere ulaşmasıyla öncelikli olarak kalpdokusu beslenir. Kalbin sağında ve solunda olmak üzere iki adet koroner damarbulunur. Koroner damarlar, daha küçük damarlara ayrılarak kalbin yüzeyine ağaçdalları gibi yayılır. Koroner damarların farklı nedenler sonucunda daralması yada tıkanmasıyla koroner arter hastalığı ortaya çıkar.
Koroner kalp hastalığı, dünya çapında en fazla yaşam kaybına neden olanhastalıklar arasında yer alır. Ülkemizde yaklaşık olarak 2 milyon 800 binkoroner kalp hastası olduğu ve her yıl 200 bin yeni hastanın tanı aldığı bilinir.Koroner arter hastalarının üçte biri bu hastalığa sahip olduğunu akut miyokardinfarktüsü (kalp krizi) geçirdikten sonra öğrenir. Koroner arter hastalığınınilk ortaya çıkışı dörtte bir oranında ani ölümle sonuçlanır.
Koroner arter hastalığının risk faktörlerine geçmeden önce sıklıkla sorulan“Koroner arter hastalığı nedir?” sorusunu yanıtlamak gerekir.
Arter kelime olarak atardamar anlamına gelir. Atardamarlar kalbinpompaladığı kanı tüm vücut dokularına ulaştıran damar ağına bağlıdır. Koronerarter ise, kalbi besleyen atardamar olarak tanımlanabilir. Kalpten çıkan anaatardamar olan aortun ilk dallarını oluşturan koroner arterler, kalbin sağındave solunda olmak üzere iki tanedir. Kalbin solundan giren koroner arter, kalbinönüne ve arkasına olmak üzere iki dala ayrılır. Kalp, vücuttaki doku veorganların ihtiyaç duyduğu oksijen ve besinlerin sağlanabilmesi için süreklikan pompalar.
Ancak kalbin kendisi de oksijen ve besinlere ihtiyaç duyar. Bu yüzden kalbinpompaladığı oksijenlenmiş kan, öncelikle koroner arterler aracılığıyla kalpdokusuna ulaşır. Kalbi besleyen damarlar olarak da tanımlanabilen koroner arterdamarların daralmasına ya da tıkanmasına bağlı olarak oluşan sağlık sorunları,koroner arter hastalığı olarak tanımlanır. Sıklıkla 40 yaşından sonra ortayaçıkan hastalık, ailesinde koroner damar hastalığı olanlarda daha erken yaşlardada görülebilir. Erkeklerde, kadınlara göre yaklaşık 4 kat daha fazla görülenkoroner arter hastalığına kadınlarda, özellikle menopoz sonrası dönemde daha sıkrastlanır.
Çoğunlukla tanı alma yaşı erkeklerde 50 ila 60 aralığındayken kadınlarda 60 ila70 arasındadır. Koroner arter hastalığı çoğunlukla tıpta ateroskleroz olarakbilinen damar sertliğinden kaynaklanır. Başlangıçta koroner arterlerin kısmendaralmasına yol açan bu hastalık, ileri aşamalarda kalp krizine yol açabilir.Koroner arterlerin neden daraldığı ve tıkandığı konusuna geçmeden önce sıklıklamerak edilen “Koroner arter hastalığına yol açan risk faktörlerinelerdir?” sorusunu yanıtlamak gerekir.
Koroner Arter Hastalığı Risk Faktörleri Nelerdir?
Koronerarter hastalıklarına yol açan etkenlerin bir kısmı önlenebilir. Bu yüzdenhastalığa yol açan risk faktörlerinin bilinmesi önemlidir. Koroner arterhastalığı risk faktörlerinin bazıları şu şekilde sıralanabilir:
Sigara kullanımı,
Alkol tüketimi,
Hipertansiyon,
Koroner Arter Hastalığı,
Hiperkolesterolemi,
LDL Kolesterolün 130 mg ve üzerinde olması,
HDL Kolesterolün 40 mg ve altında olması,
Sedanter yaşam tarzı,
Stres,
Erkek cinsiyetine sahip olmak,
İleri yaş,
Ailede 55 yaşından önce koroner arter tanısı alan birinin bulunması,
Diyabet,
Obezite,
Erken menopoz.
Koroner Arter Hastalığı Nedenleri Nelerdir?
Kalbi besleyen koroner arterlerin daralması ya da tıkanması, koroner arterhastalığına neden olur. Koroner arterlerin daralması, damar sertliği olarakbilinen ateroskleroz hastalığının gelişimi ile ortaya çıkar.
Normal şartlar altında damarlar esnek bir yapıya sahiptir. Bu sayededamarlar zaman zaman genişleyip daralarak, kan akış hızı gibi faktörlerindengede tutulmasını sağlar. Ateroskleroz hastalığında kalbi besleyen damarlardakolesterol birikmesine bağlı olarak aterosklerotik plaklar gelişerek, koronerarterlerin sertleşmesine yol açar. Damarların esnekliğini kaybetmesine yol açanbu hastalıkta, damarın sertleşen bölümlerinin iç kısımlarında aterom plaklarıbirikir.
Zamanla damar çeperinin daralmasına ve kan akışının bozulmasına yol açanateroskleroz, kalbin kasılıp gevşemesi ile ilgili problemlere neden olur. Göğüsağrısı ve vücudun farklı yerlerinde morarmalar ile karakterize olan buhastalık, kişide efor kaybına yol açar. Ayrıca bazı durumlarda koronerdamarlarda ciddi darlık yaratmadan plakların çatlaması ve kırılması dagörülebilir.
Dışı sert, lifli bir tabakayla kaplı ve içi yumuşak olan plağın sert dışkısmının kırılması durumunda trombositler bölgeye gelerek plağın etrafında kanpıhtıları oluşturur. Bu da koroner arterin daha fazla daralmasına yol açar.Koroner tromboz olarak tanımlanan kan pıhtısının, kan akışını aniden kesmesikoroner oklüzyon, kararsız anjin ve kalp krizi gibi farklı akut koronersendromlara yol açabilir.
Akut koroner sendromların tümü acil müdahale gerektirir. Bazı vakalarda isekan pıhtısı da plak gibi parçalanabilir. Eğer bu durum, koroner damardaki kanakışını normale döndürecek boyuttaysa kişi, durumun farkına varmadankendiliğinden iyileşebilir.
Koroner Arter Hastalığı Belirtileri Nelerdir?
Koroner arter hastalığının şiddeti ve bulguları kişiden kişiye farklılıkgösterir. Bu yüzden bazı vakalarda hastalık hiçbir belirti vermeyebilir.Hastalık ilerledikçe semptomlar daha belirgin hâle gelir. Kalbin yeterincebeslenememesine bağlı olarak kişide göğüs ağrısı şikayeti ortaya çıkar.
Bazı vakalarda kolda uyuşma gibi belirtiler görülebilir. Fiziksel aktivitesırasında zorlanma, sıkıştırıcı nitelikte ağrı gibi yakınmalar, istirahatlebirlikte geçer. Ayrıca koroner arter hastalığına bağlı olarak solunum güçlüğü,göğüste baskı hissi, yanma ve yorgunluk gibi belirtiler de görülebilir.
Koroner Arter Hastalığı Tanısı Nasıl Koyulur?
Kişinin koroner arter hastalığı belirtileriyle hekime başvurması durumundahekim, öncelikle kişinin ayrıntılı olarak öyküsünü dinler ve risk faktörlerinisorgular. Ardından yapılan fizik muayene ile koroner arter hastalığının öntanısını koyabilir.
Tanıyı netleştirmek ve olası diğer hastalıkları ekarte etmek için kantesti, elektrokardiyogram, (EKG) efor testi ve anjiyo gibi ek tanı yöntemlerinebaşvurur. Elde edilen veriler ışığında hekim, kişiye koroner arter hastalığıtanısını koyar.
Koroner Arter Hastalığı Tedavisi Nasıl Yapılır?
Koroner arter hastalığı tanısının netleşmesinin ardından tedavi kişiye özelolarak planlanır. Tedavi, hastanın gösterdiği belirtiler, hastalıklı damarsayısı ve damar darlığının derecesi, kalp kasının mevcut durumu, hatanın yaşıve ek hastalıkların varlığı gibi parametrelere bağlı olarak farklı şekillerdedüzenlenebilir.
Tedavi ilaçlı ve / veya cerrahi olarak yapılabilir. İlaçlı tedavideçoğunlukla kan sulandırıcılar, statinler, nitratlar, beta blokerler, ACE inhibitörlerive kalsiyum kanal blokerleri kullanılır. Cerrahi tedavide ise genelliklekoroner anjiyoplasti ve koroner bypass yöntemleri uygulanır. Ciddi vakalardakalp nakli gerekebilir.
Periferikarter hastalığı sıklıkla arter duvarının tabakaları arasındakolesterol (vücutta bulunan bir çeşit yağ) içeriği yoğun olan, damariçine doğru uzanan kabartılar sonucunda damarların daralması ve bunun sonucundadamarın beslediği bölgeye yeterince kan gidememesi durumudur.
Bazen damar duvarınıniltihabi hastalıkları, romatizmal hastalıklar, bağışıklık sistemini tutanhastalıklar, damar içinde pıhtılaşma, doğuştan olan hastalıklar veya başkabozukluklar sonucunda da damarlarda daralma olabilir.
PeriferikDamar Hastalığının Belirtileri Nelerdir?
PeriferikAnjiografi Nedir?
İşlemanjio laboratuvarında yapılır.
Görüntülenmek istenen damarın özelliğine uygun anjiografi katateri, incelenmekistenen damara çeşitli klavuz tellerden de faydalanılarak iletilir, floroskopikgörüntü eşliğinde katater içerisinden opak madde verilerek istenilen damargörüntülenir. Hasta işlem sonrası takip alanına alınır. Girişim yeri femoral(kasıktan) ise işlem sonrası hasta mutlaka sırtüstü vaziyette ortalama 4-6 saatistirahat etmelidir. Femoral bölgeden yapılan hastalarda 4-6 saat sonra girişimbölgelerinde pansuman ya da baskılı bandaj çıkarılabilir.
PeriferikAnjiografi Öncesi Hazırlık Nasıldır?
PeriferikAnjioplasti Nasıl Yapılır?
Daralmış ya datıkanmış olan damarlara balon, stent vb. aletler sokularak damargenişletilir. Periferik anjioplasti beyin damarlarına, kol ve bacakdamarlarına, aort damarlarına, akciğere giden damarlara, ve böbrek damarlarınayapılabilir.
Ergenlik, cinsel olgunluğun tamamlandığı ve üreme fonksiyonunun kazanıldığı, çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemidir. Çocukta fizyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan bir çok değişim gözlenir. Ergenlik yaşı normalde kız çocuklarında 8-13, erkek çocuklarında ise 9-14 yaş arasıdır. Normalde ergenliğin kızlardaki ilk belirtisi meme dokusunun büyümesidir. Bunu takiben genital bölge ve koltuk altı tüylenmesi görülür. Nihayetinde ilk adet kanamasının başlamasıyla da tamamlanmaya doğru gider. Erkeklerde ise ilk belirti testislerin büyümesidir. Daha sonra bunu penis büyümesi, genital bölge ve koltuk altı tüylenmesi, seste kalınlaşma, vücut kas kitlesinin artışı ve erişkin görünüme ulaşılması izler.
Eğer ergenliğe ait belirtiler kızlarda 8, erkeklerde ise 9 yaşından önce görülüyorsa çocuk erken ergenliğe girmiş olabilir. Erken ergenlik kızlarda erkeklerden daha sıktır ve çoğu zaman nedeni ortaya konulamaz. Ancak bazen altta yatan çok önemli bir tıbbi problem olabilir. Özellikle de erkek çocuklarda görülüyorsa daha da şüpheli yaklaşmak gerekir. Nadir de olsa erken ergenliğin nedeni beyin tümörleri, beyin abseleri ve enfeksiyonları, böbreküstü bezlerinin tümörleri, yumurtalık-testis tümörleri ve hastalıkları olabilir.
Kızlarda her meme gelişimi erken ergenlik anlamına gelmez, ama mutlaka tetkik edilmelidir. Genelde 2 yaşından önce olmakla birlikte bazen daha büyük yaşlarda da erken ergenlik olmadan değişik nedenlerle (mevsimsel olmayan yiyecekler, östrojene hassasiyet vb) veya herhangi bir neden bulunmadan memelerde büyüme söz konusu olabilir. Fizik muayene, hormonlar ve kemik yaşı normalse bu olgular takip edilmelidir. Takipte erken ergenliğe geçiş yoksa bu durumun çocuklara bir zararı yoktur.
Gerçek ergenlik normalde ergenlik döneminde hipotalamus ve hipofiz bezindeki hormonların salınımının artması ve bu hormonların erkeklerde ve kızlarda yumurtaları uyararak seks hormonları artışına neden olması ile oluşan durumdur. Yani normalde olan fizyolojik bir olayın erken yaşlarda meydana gelmesidir. Yalancı ergenlik ise bu normal aktivasyon olmadan değişik nedenlerle seks hormonlarındaki artış nedeniyle görülen durumdur. Çocuklarda en sık gerçek ergenlik görülür.
Erken ergenliğe giren çocuklar akranlarından önce büyümeye başladıklarından kemiklerdeki büyüme noktaları da daha önce kapanır, erişkin boyları kısa kalır. Kendi yaşıtlarından daha gelişkin görünmek de psikososyal sorunlara yol açar. Kızların normalden erken dönemde yaşamak zorunda kaldıkları adet kanamasıyla baş etmeleri zor olabilir. Eğer altta yatan tıbbi bir problem bulunuyorsa (beyin tümörleri gibi) ve tanı konulmakta geç kalınırsa hayatı tehdit edebilir.
Dünyada ve ülkemizde de son yıllarda erken ergenlik olguları artmaktadır. Aldığımız gıdalar içinde bulunan hormon ve katkı maddeleri, iklim değişiklikleri ve fiziksel koşullar, kullanılan plastik malzemeler, oyuncaklar içindeki hormon benzeri etki oluşturan kimyasallar da erken ergenliği başlatabiliyor. Fast food tarzı ve yapay endüstri ürünleri ile beslenme alışkanlıkları obeziteye neden olarak vücut yağ oranını arttırmak koşuluyla erken ergenliğe neden olabiliyor.
Tanıda fizik incelemeden sonra kemik yaşını değerlendirmek için el bilek grafisi, iç genital organları değerlendirmek için kızlarda pelvik ultrasonografi ve ergenlikle ilgili hormon tetkikleri yapılır. Sıklıkla hormonal uyarı testleri yapmak gerekir. Ayrıca tanı kesinleşince hipofiz MRI çektirmek beyinde bir sorun olmadığından emin olmak için gereklidir.
Erken ergenlik salınımı artan hormonları baskılayan ilaçlarla durdurulabilmektedir. Kızlarda 11, erkeklerde 12 yaşına kadar tedaviye devam edilir. Genellikle 28 günde bir aşı şeklinde yapılan bir ilaç kullanılır. Tedavi sonlandırıldıktan sonra normal ergenlik süreci yeniden başlamaktadır. Tedavinin ilaca karşı allerji gelişme riski dışında belirgin yan etkisi saptanmamıştır.
Burada şunu da vurgulamak gerekir. Normalde 10-10.5 yaşından sonra adet görmek normal olarak kabul edilmektedir, Türkiye için ortalama 12-12,5 yaştır. Normal zamanında başlayan ergenliğin ve adetlerin durdurulması ve geciktirilmesinin daha fazla boy kazanımına neden olduğuna dair yeterli bilimsel veri yoktur. Bu nedenle tedaviler sadece patolojik durumlar için geçerlidir. Ayrıca normal fizyolojik bir olayı baskılamanın ileride ne gibi zararlar verebileceğini kestirmek güçtür.
Bir çocukta erken ergenlikten şüphelenilirse, öncelikle mutlaka bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanına muayene ettirilmesi gereklidir.
Uzm. Dr. Yunus Emre BIKMAZ
Kudret International Hospital
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Toplumda en sık rastlanan sağlık şikayetlerinden birisi baş ağrısıdır. Genelpopülasyonun %48.9’unda gözlenen baş ağrısı, her yaştan, ırktan, sosyoekonomikkesitten insanı etkiler. Kadınlarda, erkeklere oranla daha sık rastlanır. Bazıbaş ağrıları insanları bitkin düşürebilir ve yaşam kalitesini olumsuz yöndeetkiler.
Yapılan çalışmalar aile hekimlerine başvuran 10 kişidenbirinin baş ağrısı şikayetinedeniyle geldiğini göstermiştir. Ayrıca nörolojiye yapılan her 3 sevkten biride baş ağrısı nedeniyle gerçekleşmektedir.
Uluslararası Baş Ağrısı Derneği, baş ağrılarını 14 ana grup ve yüzlerce altgrup halinde sınıflandırmıştır. Baş ağrıları altta yatan başka bir sağlıkproblemi nedeniyle oluşmuyor ve doğrudan doğruya baş ağrısı tablosuyla ortayaçıkıyorsa, buna primer baş ağrısı denir. En çok gözlenen tipleri migren,gerilim tipi ve küme baş ağrılarıdır.
Sekonder baş ağrıları ise yüzde 10 oranında görülen, nedeni belli birhastalığa bağlı olarak, beyin damar hastalıkları, sinir sistemi hastalıkları,beyin tümörleri, göz hastalıkları, sinüzit, menenjit gibi hastalıkların seyrisırasında ortaya çıkan baş ağrılarıdır.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), neredeyse herkesin hayatının bir bölümünde başağrısı yaşadığını belirtmektedir. Baş ağrısı her ne kadar “başın herhangi birbölümünde meydana gelen ağrı hissi” olarak tanımlanıyor olsa da bu şikayetinciddiyeti kişiden kişiye değişkenlik gösterir. Bazı belirtilerin eşlik ettiğibaş ağrıları acil müdahale gerektiren ağrılar olduğu için dikkatli olunmasıgerekir. Ense sertliği, deri döküntüsü, kusma, sersemlik, konuşma güçlüğü, 38derece ve üzeri ateş, vücudun bir bölümünün felç olması veya görme kaybı gibibelirtilerin baş ağrısına eşlik etmesi, mevcut durumun acil müdahale edilmesigerekebilen baş ağrısı olarak nitelendirilmesini sağlar.
Primer baş ağrıları hem bir belirti hem de tek başına birer olgu olarakkabul edilirler. Bu baş ağrılarında tetikleyici faktör herhangi bir hastalık yada alerjik durum değildir. Primer baş ağrıları epizodik (ataklar şeklinde) veyakronik (uzun seyirli) olarak meydana gelebilir. Epizodik baş ağrıları ara sırabelirgenleşip sonra kaybolma eğiliminde olan ağrılardır. Epizodik başağrılarının süresi 30 dakika ile birkaç saat arasında değişiklik gösterir.Kronik baş ağrıları devamlı ağrılardır. Genellikle bir ayın çoğu gününde mevcutolan bu ağrılar günlerce sürebilir. Bu tarz baş ağrılarının tedavisinde ağrıkontrol yöntemlerine başvurulması esastır.
Birçok farklı türde baş ağrısı mevcuttur:
En sık karşılaşılan baş ağrısı türü gerilim tipi baş ağrısıdır ve bu durumgenellikle 20 yaş üzerindeki kadınları etkiler. Hastalar gerilim tipi başağrısınının başın etrafında sıkı bir şekilde bant varmış gibi hissettirdiğiniifade eder. Gerilim tipi baş ağrıları boyun ve kafatasında yer alan kaslarıngerilmesi sonucu meydana gelebilir. Vücudun yanlış pozisyonda uzun süretutulması ya da stres gibi durumlar gerilim tipi baş ağrısı için kolaylaştırıcıfaktörler arasında değerlendirilir.
Küme tipi baş ağrısı, zonklayıcı türde olmayan ancak yüzün bir tarafındaveya göz arkasında belirgin yanıcı tarzda ağrı ile karakterizedir. Bu tip başağrıları ortaya çıktıktan sonra gözlerde sulanma ve burun akıntısı gibibelirtiler baş ağrısına eşlik eder. Uzun bir süre boyunca devam etme eğilimindeolan küme tipi baş ağrısında bu süreç bazen 6 hafta sürer. Küme tipi başağrıları haftanın her günü ve bazen günde bir kezden fazla sayıda ortayaçıkabilir. Ortaya çıkmasının altında yatan neden tam olarak anlaşılamamış olsada, bu nadir tipteki baş ağrılarından en çok 20 ile 40 yaş arasındaki erkekleretkilenir.
Küme tipi baş ağrıları ataklar şeklinde meydana gelir. Bu atakların süresiise kişiden kişiye değişmekle birlikte 15 dakika ile 3 saat arasındadır. Çoğuhastada ortalama olarak günde 1-4 arası sayıda atak meydana gelir. Bu ataklargenellikle günün aynı saatinde oluşma eğilimindedir. Bir atağın bitimininardından diğeri oluşarak kümelenme gösterirler.
Ciddi seyirli bir baş ağrısı türü olan migren, genellikle yüzün sadece biryarısında ortaya çıkan zonklayıcı tarzda baş ağrısıdır. Migren kendi içerisindebirçok alt türe ayrılır. Kronik migren baş ağrısı bu alt türlerden biridir vebir aylık sürenin en az 15 gününde ortaya çıkar. Bir diğer migren türü olanhemiplejik migrende ise inme benzeri şikayetler meydana gelir. Bu tip birmigren hastasında baş ağrısı olmadan bulantı, görme sorunları ve sersemlik gibibelirtiler oluşur.
Bazı migren hastalarında baş ağrısına çeşitli görsel belirtiler de eşlikedebilir. Bu durum bu hasta grubunda yaklaşık olarak her 5 kişiden 1’inietkiler ve bu belirtiler baş ağrısı oluşmadan önce meydana gelme eğilimindedir.Aura dönemi olarak adlandırılan bu süreçte kişiler, yanıp sönen ışıklar,parıltılar, çapraz çizgiler, yıldız ya da kör nokta gibi görsel problemleryaşadıklarını tarif etmektedir. Aura döneminde, yüzün ya da vücudun birbölümünde meydana gelen karıncalanma ya da konuşma güçlüğü gibi belirtiler desemptomlar arasında yer alabilir. Ancak bu migren belirtileri ile inmebelirtilerinin benzerlik göstermesi nedeniyle bu tarz şikayeti bulunankişilerin en kısa sürede sağlık kuruluşlarına başvurması önerilir.
Migren baş ağrısı ailesel geçiş gösteriyor olabilir bu nedenle çeşitlisinir sistemi durumları ile ilişkili olabileceği düşünülür. Kadınlar erkekleregöre migrene yaklaşık olarak 3 kat daha yatkındır.
Gök gürültüsü baş ağrısı, aniden ortaya çıkan, beklenmedik ve ciddi seyirlibir baş ağrısı tipidir. Hiçbir uyarıcı bulgu olmadan sinsice başlar ve yaklaşık5 dakika boyunca devam eder. Bu baş ağrısı özellikle beyindeki kan damarlarınıilgilendiren ve en kısa sürede müdahale edilmesi gereken problemlere bağlıolarak oluşur.
Yüksek tansiyon (kan basıncının yükselmesi), bazı kişilerde baş ağrısışikayetinin oluşumuna neden olabilir. Tansiyona bağlı oluşan baş ağrısı tıbbidesteğe işaret eden alarm bulgulardan biri kabul edilir. Hipertansiyon başağrısı başın her iki tarafını da etkiler ve karakteristik olarak fizikselaktivite sırasında kötüleşme eğilimindedir. Pulsatil (atım şeklinde) olarakoluşan ağrıya görme kaybı, uyuşukluk, burun kanaması, göğüs ağrısı ve nefesdarlığı gibi önemli belirtiler eşlik edebilir.
Baş ağrısı sebepleri nelerdir?
Baş ağrısının nedenleri nelerdir sorusuna verilecek cevap baş ağrısınıntipine göre değişmektedir. Örneğin; primer tipi baş ağrılarında, genetik olarakyatkın kişilerde, çevresel faktörler beyinde bir aktivasyon yaratırlar. Buaktivasyon, beyin damarlarında genişleme yapar ve kimyasal maddeler açığaçıkar. Bunlar sinirleri uyararak ağrıya neden olur.
Sekonder tip baş ağrılarının altında ise çok farklı neden olabilir. Örneğinenfeksiyonlar (sinüs, kulak, beyin zarı iltihapları), kan damarlarındakihasarlar (anevrizma, malformasyonlar, damar tıkanıklıkları), tümörler, hipertansiyonnedenlerden sadece birkaç tanesidir. Bu sebeple sekonder tip baş ağrılarınınsebebinin belirlenmesi hayati önem taşır. Ayrıca kadınlarda adet sırasında başağrısı da görülebilir. Bunun haricinde stres de önemli bir tetikleyicifaktördür.
Sekonder tip baş ağrısı nedenleri şu şekilde özetlenebilir:
Bu sebepler dışında yapılan bazı çalışmaların sonucunda kadınların yaklaşıkolarak %39’unda doğumu takiben ilk bir hafta içerisinde baş ağrısı ortayaçıktığını tespit etmiştir. Postpartum baş ağrısı olarak tanımlanan bu durumöstrojen seviyesindeki değişiklik nedeniyle ortaya çıkıyor olabilir. Doğumsonrası östrojen seviyesinin düşmesi aynı zamanda depresyon gelişimi ile desonuçlanabilir. Östrojen seviyesine ek olarak stres, uyku hijyeninin bozulması,halsizlik ve dehidratasyon gibi durumlar da postpartum baş ağrısı gelişiminderol oynayan faktörler arasında yer alır.
Sürekli baş ağrıları neden olur?
Sürekli ağrılarda sekonder bir neden olup olmadığı araştırılmalıdır. Dahaönce periyodik gelen ağrıları olan hastalarda bu ağrılar süreklilik kazanmışise hastanın çok sayıda ağrı kesici ilaç kullanmış olabileceği ya da alttapsikolojik nedenlerin yatıyor olduğu olasılığı akla gelebilir. Ancak beyinkanaması sonrası oluşan hematom (kan toplanması), beyin toplar damarlarındapıhtı, menenjit ve temporal arterit gibi rahatsızlıkların da geçmeyen başağrısı nedeni olabileceği unutulmamalıdır.
Baş ağrısı nasıl geçer?
Baş ağrısında eğer altta yatan bir sağlık sorunu varsa (sinüs enfeksiyonuvs. gibi) konunun uzmanı hekimden ilgili tedavi alınır. Bunun haricinde primerbaş ağrılarında, özellikle de migrende, nöroloji uzmanı tıbbi özgeçmişinizialarak ve muayene ederek ilgili tedaviyi başlatır.
Baş ağrısı tedavisinde denenecek birçok ilaç bulunur. Migren tedavisindekihedef, tetikleyici faktörleri azaltmak, sinir sistemindeki hassasiyeti ve ağrısırasında ortaya çıkan damar ve damar çevresindeki olayları baskılamaktır.Temel tedavi, koruyucu ve atak tedavisi olmak üzere ikiye ayrılır. Buradahastanın ağrılarının sıklığı tedavi kararında etkilidir. Örneğin, hastanınağrıları ayda sadece bir iki kez görülüyorsa, bu hasta için atak tedavisiplanlanır.
Ağrının kontrolü amacıyla basit ağrı kesiciler, nonsteroid antiinflamatuarilaçlar, ergotamin etken maddeli ilaçlar veya triptan grubu ilaçlarabaşvurulabilir. Ağrı kesici ilaçlar genelde masum görünen ilaçlar olsa da,sürekli kullanıldıklarında özellikle böbrek parankimi ve diğer organlarüzerinde geri dönüşümsüz hasarları olabilir. Bu nedenle sürekli kullanımı tavsiyeedilmez. Ağrı kesiciler atağın başında alınmalıdır.
Koruyucu-önleyici tedavi ise bir ay içinde atak sayısı dört ve üzerinde isetercih edilir. Koruyucu tedavide ilaçlar her gün alınır. Kalp ilaçları,depresyon ilaçları veya epilepsi ilaçları bu amaçla kullanılır. Bu tip ilaçlar,kesinlikle doktorun reçetelendirmesi olmadan ve danışılmadan alınmamalıdır.
Bütün bu tedaviler dışında baş ağrılarında kullanılan bir takım alternatiftedavi yöntemleri vardır. Bunlara örnek olarak;
Botox son yıllarda baş ağrısı tedavisinde de kullanılmaya başlansa da, sıkgelen ve kronik ağrılarda bir tedavi alternatifi olmakla birlikte çok pahalıolması nedeniyle öncelikli olarak kullanılan, pratik bir tedavi değildir.
Baş ağrısını engellemek için bir takım yaşam stili değişiklikleriyapabilirsiniz. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.
Başı ağrıyan hasta ne zaman mutlaka doktora başvurmalı sorusunun yanıtı şuşekilde özetlenebilir:
Kendinizde yukarıda bulunanetmenleri gözlemliyorsanız muhakkak bir nöroloji uzmanına danışın.
İnme ya da diğer adıyla felç dünyaçapında ölüm ve sakatlıkların başta gelen nedenleri arasındadır. Ülkemizde her yıl 130 bin kişi inmegeçirmektedir.
İnme beyni besleyendamarlardan birinin tıkanması veya yırtılması sonucu oluşan, ilgili beyin bölgesindefonksiyon kaybı olmasıdır. İnmeler beyin damar tıkanıklığı ya da beyin kanamasıolarak görülürler. Beyin kanamalarına kıyasla beyin damar tıkanıklıkları daha sıkgörülürler.
Yüksektansiyon, kontrolsüz diyabet, kan yağlarının yüksekliği, obezite, kalphastalıkları, kanın aşırı pıhtılaşma durumları, bazı iltihabi ve romatizmalhastalıklar ile sigara ve alkol kullanımı inmenin önde gelen nedenleriarasındadır.
Bazıgenetik ve romatolojik hastalıklar da kan pıhtılaşmasını artırarak beyindetıkanıklıklara neden olabilir. Bu tip rahatsızlıkları olan bireylerin deinmeden korunmak için bu hastalıklara özgü tedavinin yanında kan sulandırıcı ilaçkullanmaları gerekebilir.
Beyinanevrizmaları (baloncuk) da inmelerin önemli nedenlerindendir. Bunlar beyin damarlarınıncidarını incelterek beyin kanamalarına neden olabilirler. Ailesinde bu tiphastalık öyküsü olan bireylerin kendilerinde de bu tip damarsal bozukluklarınolup olmadığını tespit için beyin görüntüleme tetkikleri yaptırması gerekir.
İnmeler genellikle aniden olurlar. Ensık inme belirtileri konuşmada peltekleşme, söylenileni anlamama, saçmakonuşma, tek taraflı kollarda veya bacaklarda güçsüzlük, uyuşma, görme kaybı, çiftgörme, bulantı, kusma, yutma bozukluğu, yüzde kaymadır.
İnme belirtileri görülür görülmezhasta hızla acil servise ulaştırılmalıdır. “Zaman beyindir” ifadesi akılda tutulmalıdır. Ne kadar erken tedaviyebaşlanır ise hasta için ölüm ve sakatlık riski o kadar azalacaktır.
İnmede en istenmeyen durumlarındanbiri de tekrarlama risklerininolmasıdır. İnme geçirmiş bir hasta hiç inme geçirmemiş birine göre daha yüksekinme riskine sahiptir. Bu nedenle inme geçirmiş her hastanın tekrarlardankorunma amaçlı belli aralıklarla nörolojik takiplerini yaptırması gerekir. İnmelerdeözellikle kalpteki ritim bozukluklarının tespiti önemlidir. Kalp ritimbozuklukları kalpten beyne ve de diğer organlara pıhtı atmasına neden olmaktadır.İnme geçirmiş hastaların özellikle kalp hastalıkları açısından ayrıntılı tetkikedilmesi, kalp hastalığı olan bireylerin de inme riski açısındandeğerlendirilmeleri ve artmış risk halinde kan sulandırıcı ilaçlar kullanmalarıgerekmektedir.
Kalphastalıklarından başka boyundan beyne giden damarlarda darlık veyatıkanıklıklar inmeye neden olabilmektedirler. Özellikle tansiyon, şeker, lipidyüksekliği olan, sigara içen bireylerde boyun damarlarında kritik bir darlığınerken tespiti ve tedavisi ileride ortaya çıkabilecek inmeden koruma sağlar.
Sonolarak inmelerden korunmak için en önemli adım risk faktörlerinden uzak durmaktır.Şeker hastalığı, hipertansiyonu, kolesterol yüksekliği olan kişilerinilaçlarını zamanında ve eksiksiz kullanması, doktor kontrollerini aksatmaması gerekmektedir.Bütün bunların yanında stresten uzak durmak ve düzenli spor yapmak inmedenkoruma sağlar.
Multipl Skleroz (MS) hastalığı, etkisini merkezi sinir sisteminde gösteren veataklarla kendini belli eden kronik sinir sistemi hastalığıdır.
Bağışıklık sistemi vücudu dışarıya karşı korurkenkendi hücrelerini tanır. Ancak bilinmeyen nedenden dolayı sistem bozulduğunda,bağışıklık sistemi kendi hücrelerine özellikle de sinir iletimini sağlayanbeyin ve omurilikteki hücrelere karşı saldırı düzenler.
Beynin vücuda gönderdiği elektrik sinyalleri sayesindehareket ve koordinasyon sağlanır. Sinir hücrelerini koruyan ve görevleriniyerine getirmelerine yardımcı olan, sinir hücrelerinin etrafındaki örtü gibikılıflara miyelin adı verilir. Bağışıklık sistemi miyelin kılıflarınasaldırdığında ‘plak’ adı verilen hasarlı bölgeler oluşur. Bunun sonucundayürüme, konuşma, görme gibi eylemlerde bozulmalar olabilir, bunlara MS ataklarıdenir.
Ancak miyelin tabakası kendinitekrar yeniler ve hastalar günlük yaşamına geri döner. Ataklar 1 hafta, 3 ay, 1yıl gibi farklı zamanlarda olabilir. Her MS hastası için atak süreleri farklıdır. Günümüzde ilaçlar,fizik tedavi ve diğer yöntemlerle ataklar önlenebilmekte, sayısı ve şiddetiazaltılabilmektedir.
MS hayatı tehdit eden bir hastalık değildir. Bazıhastalarda ileriki yaşlarda hareket ve bazı bilişsel kayıplara rastlanabilir.Hastalığın kesin tedavisi olmasa da günümüzde tıptaki gelişmeler, erken tanı vedoktor kontrolünde alınacak önlemler, yaşanan sıkıntıları azaltmaktadır.
MS Hastalığı (Multipl Skleroz) Nasıl Bir Seyir İzler?
Multiple Skleroz yani MS merkezi bir sinir sistemi hastalığıdır. Merkezi sinirsistemi beyin, beyincik, beyin sapı ve omurilikten oluşur. Bu hastalığın adıbeynin birden çok yerinde görülmesinden dolayı çoklu yani multiple, hasargören dokularında sertleşmesinden dolayı sklerozdan gelmektedir.
Merkezi sinir sisteminde yer alan sinir hücreleri tümuyarıları elektriksel olarak üretmektedir. Sinir hücrelerinin bu sinyalleriileten ince uzun koluna akson, siniri çevreleyen ve koruyan dokuya ise miyelinadı verilir. Miyelin sadece sinir hücrelerini korumaz, aynı zamanda hücreleringörevlerini yerine getirmelerine de yardımcı olur.
MS hastalarında akson ve miyelin tabakası beynin farklıyerlerinde hasar görebilir ve sinirsel uyarıları düzgün iletemez. Sinirsisteminde meydana gelen hasara bağlı olarak duyularda, konuşmada, görmede,dengede ve yürümede sorunlar meydana gelebilir.
MS hastalığı daha çok 20 ila 40 yaşlar arasındakiyetişkinlerde görülmektedir. Daha erken veya daha ileri yaşlarda görülmeolasılığı oldukça azalmaktadır.
MS Hastalığı (Multipl Skleroz) ataksız veya ataklar şeklinde seyredebilen birhastalıktır. Ataklar hastaların %85’inde ataklı olarak algılanabilir. Bunlar; daha kişide var olmayan kol veya bacaklarda güçsüzlük, görmede bozukluk veya dengegibi sorunların 24 saat boyunca devam etmesine denir.
Önceden MS atağı geçirmiş bir kişinin atakları düzeldikten sonra çoksıcak su ile duş alması, sıcak havaya maruz kalması ya da ateşli bir hastalıkgeçirmesi sonucunda atakları yeniden belirebilir. Bu durumda gerçekleşenataklar yalancı atak olarak adlandırılmaktadır.
Gerçek ataklar genellikle 24 saat boyunca hastalığınbulguları gözlemlenmektedir. Eğer tedavi edilmezse atak süreleri 4 hafta ile 2ay süresinde değişebiliyor. Hastalar daha önce bu tarz ataklarlakarşılaşmadılarsa eğer ve bu ataklar 24 saat ve üzerinde sürüyorsa mutlaka enkısa sürede bir doktora görünmeleri önerilmektedir.
Multipl skleroz (MS) Hastalığı Ölümcül müdür?
Multipl skleroz (MS) için bilinen bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Fakatuygulanan yöntemlerle birlikte ve kişinin yaşam tarzında yapacağıdeğişikliklerle birlikte atakları kontrol altına alınabiliyor.
Nedenleri
Multipl Skleroz Nedenleri
Multipl Skleroz’un oluşumunda çevresel etkenler (iklim, yaşanan bölgevb.) ve geçirilmiş viral enfeksiyonların yanı sıra, genetik yatkınlık da önemlirol oynuyor. Ms Hastalığı, genetik ve çevresel nedenlerin bir araya gelmesi sonucunda dameydana gelebilir.
Multipl Skleroz (MS) hastalığı, özellikle 20-40 yaş arasında ve çoğunluklakadınlarda görülüyor ancak bu farkın nedeni bilinmiyor.
MS’in kuzey ülkelerinde görülme sıklığı ekvatora yakınülkelere göre 3 kat fazlayken bunun nedeni konusunda araştırmalar sürüyor.Kuzey ülkelerinde güneşli gün sayısının ekvatoral bölgelere kıyasla azlığındanyola çıkan kimi araştırmalar, D vitamini eksikliğinin MS için bir risk faktörüolabileceğinin üstünde duruyor.
Multipl Skleroz Çeşitleri
Hastalık her kişide farklı olarak seyreder. Hastalarınhepsinde sinirler zarar görür ancak ortaya çıkan belirtiler farklı olabilir.
MS’in tanımlanan başlıca dört tipi bulunur.
Atak ve iyileşmeler ile gidenMS: Ataklar ile ortaya çıkar. Ataklartam veya kısmen geri dönüşlüdür. MS’lihastaların çoğu başlangıçta atak veiyileşmeler ile giden seyir gösterir. Atakların ne sıklıkta geleceğini tahminetmek ise mümkün değildir. Ataklar bazen yılda birkaç kez, bazen 2-3 yılda bir,bazı hastalarda ise ancak yıllar sonra tekrar ortaya çıkabilir.
Sekonder ilerleyici MS: Atak ve iyileşmeler ile giden MS hastalarınınbir kısmında daha sonra ataklar azalır ya da görülmezken, örneğin yürümegüçlüğü ve konuşma ve denge bozukluğu ya da bilişsel engellilikte devamlı birilerleme olur.
Primer ilerleyici MS: Hastalık sinsi başlıyor ve yıllar içinde gittikçeartan engellilik ortaya çıkıyor. İlerleme hızı değişken olmakla birliktegenellikle yavaş seyirli oluyor. Bu gruptaki hastalar MS’li olguların daha azbir bölümünü oluşturuyor.
Ataklarla ilerleyici MS: Başlangıçtan itibaren sinsi ve ilerleyiciseyretmekle beraber arada ataklar da görülebiliyor.
MSHastalığı (Multipl Skleroz) Belirtileri Nelerdir?
MS belirtileri, rahatsızlığın erken evrelerinde geçici ataklarşeklinde ortaya çıkarken, tedavide geç kalındığında ilerleyen yıllarda görmekaybı, denge ya da yürüme bozukluğu ve peltek konuşma gibi bazı belirtiler kalıcıolarak yerleşebilir.
Bu nedenle MS belirtilerini iyi tanımak vezamanında hekime başvurmak çok önemlidir. Ayrıca ataklar geçtiğinde “nasıl olsadüzeldim” düşüncesiyle tedaviyi kesinlikle bırakmamak gerekiyor.
MS’de yorgunluk, halsizlik, uyuşmalar ve vücuttaelektriklenmeler gibi belirtiler gün içinde aralıklarla gelişebileceği gibigünlerce, haftalarca da sürebilir.
MS atakları belirtiler ise;
Ancak bu belirtiler kişide MS olduğuve atak geçirdiği anlamına gelmiyor. Kişide daha önce olmayan bir nörolojik bulgununvarlığı, 24 saatten fazla sürmesi ve kötüleşmesi atak varlığına işaret eder. Budurumda kişinin doktora başvurması gerekiyor.
Tanı Yöntemleri
MS Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?
MS’de nörolojik muayene,elektrofizyolojik (sinir iletimini ölçen testler), beyin omurilik sıvısıincelemesi ve MR yardımı ile tanı konur.
MS’in tanısında hastada ortaya çıkan belirtilerin doktora çokiyi anlatılması gerekir. Ayrıntılı öykü almak ve detaylı bir nörolojik muayeneyapmak en önemli kural olarak kabul edilir.
Bu konuda deneyimli bir doktor, ayrıntılı öykü vemuayene ile klinik olarak MS’in ön tanısını koyabilir.
Tanıyı kesinleştirmede diğer önemli kural ise MS ilekarışabilecek diğer hastalıkların dışlanmasıdır. Bu nedenle beyin ve omuriliğinMR görüntüleme ile değerlendirilmesi önem taşır. Kimi hastalarda kesin tanıiçin beyin omurilik sıvısının incelenmesi, kan testleri ve elektrofizyolojikçalışmalar da gerekebilir.
MS Hastalığı (Multipl Skleroz) Tedavisi
MS’in temel olarak 3 tip tedavisi var; belirtilereyönelik tedavi, atak tedavisi ve atakları önleme tedavisi.
Bağışıklık sistemini düzenleyen,baskılayan ve/veya atak sırasında uygulanan bu tedaviler MS hastalarına yardımcı oluyor.
Günümüzde MS tedavisinde çok sayıda ilaçseçeneği bulunuyor. Hastanın atakları ve hastalığın şiddetine göre hangi ilacabaşlayacağına karar veriliyor. Ataklar erken dönemde kontrol altınaalındığında, bu atakların yaratacağı hasar da engellenmiş oluyor.
MS’i tamamen durduracak kesin tedavi henüz olmasa da,bazı türlerinde erken tanı ve tedaviyle atakların sıklığı ile şiddeti debelirgin olarak azalıyor.
Bunun sonucunda hastaların atak döneminde yaşadıklarıgörme bozukluğu, konuşma güçlüğü, denge sağlama ve idrar tutamama gibinörolojik bulgulara bağlı sıkıntılardan az etkileniyor. Ayrıca hastaların ataknedeniyle sık aralarla yüksek doz kortizon almaktan kurtulmaları yaşamkaliteleri açısından oldukça önem taşıyor.
Ayrıca erken dönemde tedavi başlanan hastalarda baştazihinsel işlevler olmak üzere yürüme ve denge gibi merkezi sinir sistemietkilenmesine bağlı olarak özürlülüğe neden olan bozuklukların da daha geç yada daha az geliştiği görülüyor.
Bugün hem MS hastalığının daha kötüyegitmesine engel olacak, hem de alevlenmeleri yatıştıracak birçok ilaç tedavidekullanılıyor. Bununla birlikte, fizik tedavi gibi farklı rehabilitasyon türleride kişinin ev ve iş hayatında yardımcı olabiliyor.
MS, kronik bir hastalık olduğundan hem kaliteli uzun bir yaşam, hem deatakların önüne geçebilmek için egzersiz de önem taşıyor. Egzersiz, zayıfkasların neden olduğu problemleri önleyebiliyor, mesane ve bağırsakproblemlerinin çözümüne de destek sağlıyor.
Yaygın bilinen aksine hastalığıncinsel isteği etkileme ihtimali bulunuyor ve bu durumda ilaç ve terapi yolunagidilebiliyor. Ancak olası cinsel sorunlara karşın MS hastalığı çocuk sahibi olabilme yeteneğini etkilemiyor.
Her kronik hastalıkta olduğu gibi MS’de de kişinin veçevresinin doğru bilgilere sahip olması tedavinin etkinliği, kaliteli bir yaşamve hastalıkla savaşacak gücü bulması için önem taşıyor. Türkiye’de MS konusundaçalışan dernekler ve farkındalık kampanyaları bulunuyor.
KALPKAPAĞI DEĞİŞİMİ NEDİR?
Kalp kapağına bağlı gelişenhastalıklar, koruyucu önlemler alınmadığında hayati tehlike oluşturabildiğigibi; erken dönemde doğru tanı ve uygun tedavi ile başarılı sonuçlar eldeedilebilmektedir. Kalp kapağına bağlı hastalıklarla, kalp kapaklarının onarılmasınaya da tümüyle değiştirilmesine kalp kapağı değişimi ameliyatı denmektedir. Kalpkapakları hastalıkları ile kalbin yükü artar, kalp adelesi zorlanır, kalbinfonksiyonları bozulur. Bu nedenle de kalp kapağı değişimi ya da onarımı yönünegidilir.
KALP KAPAĞIDEĞİŞİMİ AMELİYATI HANGİ HASTALIKLARDA UYGULANIR?
Kalp kapaklarının biri veyabirkaçında saptanan darlık veya yetmezlikler: Kapak onarılarak (plasti) veyadeğiştirilerek (replasman) tedavi edilmektedir. Kalp kuvvetli adalelerdenmeydana gelen güçlü bir pompadır ve vücutta mevcut olan 5-7 litre kanı sürekliolarak vücutta dolaştırır. Bu günde ortalama 7 bin 500 litre kanın pompalanmasıdemektir. Kalp kapakları bu sistem içinde akımın tek yönde olmasını sağlayanoluşumlardır. Kalp odacıkları arasında yer alan dört kapak mevcuttur: Aort,mitral, triküspid, pulmoner. Kalp kapaklarında meydana gelen bir darlıktankanın geçişi zorlaşır, kalp kapakçığı yetmezliği sorununda ise geri kaçan kankalbin yükünü arttırır. Her iki durumda da kalp adalesi zorlanır ve kalbinodacıkları genişleyerek kalp büyümesine neden olur. Müdahale edilmez ise kalbinnormal fonksiyonları bozulur ve kalp yetmezliği meydana gelir. En çok mitral veaort kapaklarda hastalık görülür.
Kapaklarda genel olarak iki türlü hastalıktan dolayı cerrahi müdahalegerekebilmektedir:
Kalp kapak ameliyatı, kalp damarcerrahisi doktoru tarafından yapılmaktadır. Cerrah, kalp kapağı ameliyatı ilehastalıklı kapağa ulaşmak için kalbi açık içine girmek zorundadır. Bu durumdahastayı mutlaka bir kalp – akciğer makinesine bağlayarak kalbi durdurmakgerekir. Bu ameliyatlarda cerrah, hastalıklı kapağı, yapay bir kapak iledeğiştirebileceği gibi, özellikle mitral ve triküspid kapaklarda öncelikle tamiryani plasti yapmayı arzu eder. Yaşlı kişilerde kapak hastalıklarının en sıknedeni halk dilinde kalp kapağı kalınlaşması yani kalp yaprakçıklarınınkalınlaşması ve kireçlenmesi sebebiyle kalp kapaklarının yeterli düzeydeaçılamamaları sonunda oluşan darlıklardır.
KALPKAPAK DEĞİŞİMİ YA DA ONARIMI NASIL YAPILIR?
Kalbin pompa görevini normalolarak yürütebilmesi için kapakların tam olarak açılıyor ve kanın ileri yönlüakışına müsaade ediyor olması, sonra tam kapanarak geri kaçırmaması gerekir. Bukapaklar geri kaçırır veya kanın rahat geçişine izin vermezler ise kalpteyüklenmeye sebep olacaklardır. Her biri birer tabiat harikası olan kalpkapakları kimi zaman bazı hastalıklar nedeniyle mekanik görevlerini yapamaz. Budurumda kalp kapaklarındaki sorun, cerrahi tedavi ile çözülür. En sık tamireihtiyaç duyulan ve yüz güldürücü sonuçlar alınan kapaklar, kulakçık vekarıncıklar arasında yer alanlardır. Sağ kulakçık ve karıncık arasındaki kapağa“Triküspid Kapak“, sol taraftakine ise “Mitral Kapak” adı verilir. Kalp kapakhastalıkları en sık kalp kapağı değişimi ameliyatı ile tedavi edilmektedir.Ameliyatta hasta olan kapak çıkarılır tamir edilir yerine mekanik ya dabiyolojik kapak konulmaktadır.
Ancak her tür kalp kapakçığı tamiredilememektedir. Romatizmal hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan kapakhastalıklarında kapak dokusunda gelişen bağ dokusu artışı nedeni ile kalınlaşmave kalsifikasyon nedeniyle tamir imkânı kısıtlıdır. Bunun yanında bazıhastalarda kapak halkasının genişlemesi ya da kapağın bir bölümünde sarkma,kalp kapakçığı gevşemesi yani prolapsus, uzama gibi sebeplerden ortaya çıkankapak yetersizliklerinde ise çok başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ayrıca mitralkapak yetmezliği kalp krizinin sonucunda da ortaya çıkabilmektedir. Kalp kriziveya endokardit yani kalp enfeksiyonu sonrası mitral kapağı tutan kordalardanbirisinin kopması veya tutunduğu kalp duvarının incelmesi yani anevrizmanedeniyle kapak fonksiyonları bozulmaktadır. Bu hastalarda koroner bypassoperasyonuna ek olarak kapak tamiri de gerekmektedir.
Kapak tamirlerinde hedeflenendayanıklılık süresi 10 yıl ve ötesidir. Ameliyat sırasında ve sonrasında yemekborusu içerisine yerleştirilen “Transözefajial Ekokardiografi” cihazı ile kalpkapaklarının yapı ve fonksiyonları detaylıca değerlendirilebilmektedir. Buesnada ameliyatı yapan cerrah ve ekibi kadar, ekokardiyografik incelemeyi yapananestezi uzmanı ve kardiyolog doktorların tecrübesi de büyük rol oynar. Busayede ameliyatın başarısını, hasta daha ameliyattan çıkmadan doğrulamak mümkünolabilmektedir.
Kalp kapak protezlerinin kalbinkendi kapaklarına göre bir takım zayıf noktaları vardır. Metal kapak olarak dabilinen mekanik kapak protezleri, kanın pıhtılaşma özelliğini azaltan ilaçlarınkullanılmasını gerektirmektedir. Bu ilaçlar kullanılmadığı takdirde kapaküzerinde pıhtı oluşumu ve bu pıhtının koparak bazı organların dolaşımınıbozması söz konusu olabilir. Örneğin beyin dolaşımının bozulması bir inmeyesebep olabilir. Doku kapakları olarak da bilinen biyoprotez kapaklarda ise çokkısa süreli (3 – 6 ay) ilaç kullanımına ihtiyaç vardır. Ancak bu tür kapaklarınzayıf noktası ise 10 yıl kadar bir süre içinde kireçlenme ve dejenerasyonamaruz kalabilmesidir.
Mitral ya da triküspid kapağın birprotez kapakla değişiminin bir başka olumsuz yanı da, bu kapakların kalptabanına tutunmasını sağlayan kas ve liflerinin kesilmesidir. Kalp kapağınınaçılış ve kapanışını kolaylaştıran, aynı zamanda da kalbin kasılmasında rolüolan bu kasların kesilmesi, kalbin performansını etkilemektedir. Bu nedenle kalpkapağının tamiri mümkün ise ve fizyolojik koşulları uzun süreli olaraksağlayabileceği düşünülüyor ise, kapağın değişmesinden çok daha iyidir.
Kapak tamir sonrası müdahaleedilen kalp içi bölgedeki dikiş uçları ve birçok zaman tamiri desteklemesi içinyerleştirilen “Ring” adı verilen halka şeklindeki protezin üzerinin doku ilekaplanması için belli bir süreye ihtiyaç vardır. Bu süre 3 ile 6 ay arasındadeğişmektedir. Bu dönemde protezin ve dikiş uçlarının bir pıhtı oluşumuna sebepolmaması için pıhtılaşmayı önleyici ilaçlar kullanılır. Bu ilacın etkisinideğerlendirmek için kardiyolog doktorun belirleyeceği sıklıklarla ve en az aydabir defa kan tahlilleri yapılmalıdır. Son yıllarda kullanılmaya başlayan evcihazları ile INR tetkiki yapılabilmesi bu kaprisli ilacın düzenlenmesini çokkolaylaştırmıştır. Bu dönem atlatıldıktan sonra senede bir defa kardiyologdoktorun muayenesi ve ekokardiyografi kontrolü yeterli olacaktır.
SIKSORULAN SORULAR
Kalp kapak hastalıklarıbelirtileri nelerdir?
Halk içinde kalp kapakçığıçürümesi, kalp kapakçığında kalınlaşma, kalp kapağı kireçlenmesi, kalpkapağının çökmesi, kalp kapak kaçağı, kalp kapakçığında kaçak, kalp kapağıkalınlaşması, kalp kapağı gevşekliği, kalp kapağında daralma, kalp kapakçığıkireçlenmesi, kalp kaçağı belirtileri olarak bilinen kalp kapak hastalıklarıönceleri egzersizler sırasında ortaya çıkan çabuk yorulma ve nefes darlığı ilekendisini belli eder. İleri safhalarda istirahat halinde de bu yakınmalarolabilir. Bazı hastalarda hiçbir belirti yok iken rutin bir doktor muayenesindekalpte üfürüm duyulması ile ortaya çıkabilir. Kalp kapakçığı hastalıkları içinkesin tanı ekokardiografi ve kateter yani anjiyo tetkikleri ile konulur.
Kalp kapak hastalıklarınınnedenleri nelerdir?
Bazı kişilerin kalp kapaklarındadoğuştan anomali olabilmektedir. Bu kişilerde zaman içinde kalp kapak sorunlarınedeniyle aort darlığı veya yetmezliği olabilmektedir. Bu kişiler kapakenfeksiyonu riski taşırlar. Bunun yanında romatizmal ateş, mitral kapakprolapsusu, kalp kapakçığı kireçlenmesi ve kapak enfeksiyonları nedeniyle kalpkapakçıklarında hastalık görülebilmektedir.
Kalp kapak ameliyatı olanlarhastalığın tekrarlamaması ya da farklı sorunlar oluşmaması için ne yapmalı?
Kalp kapak ameliyatı sonrasıkorunma aşamasında hastaların enfeksiyonlardan kaçınmaları bunun için gerekirsegrip aşısı, zatürre aşısı gibi koruyucu önlemleri almaları, herhangi birenfeksiyon durumunda doktoruyla görüşerek koruyucu antibiyotik tedavi almalarıgerekmektedir. Hastaların ameliyat öncesinde en çok endişe duydukları “ameliyatsonunda eski durumumu arar mıyım” konusudur. Ameliyat sonrası çok daha kalitelibir yaşama devam edileceği için bu tür endişelere gerek yoktur.
Kalp kapak ameliyatı sonrasıkomplikasyonlar nelerdir? Kalp kapak ameliyatı sonrası nelere dikkat edilmeli?
Kalp kapak hastalıkları, kapaktamiri ya da kalp kapakçığı değişimi ameliyatı ile tedavi edilebiliyor.Vakaların önemli bir bölümünde değişim yapılıyor ancak bu hastaların ömür boyuilaç kullanmaları gerekiyor. Başarılı bir şekilde uygulanan kalp kapak değişimameliyatları sonrası hastalar, hayatları boyunca bazı kurallara uymak zorunda.Kan sulandırıcı ilaçların düzenli olarak kullanımının yanı sıra, bu hastalarındiyetlerine dikkat etmeleri de çok önemli. Kan sulandırıcı ilaçların günlükdozu sabit olmayıp kişiden kişiye farklılık gösterir. Günde çeyrek tabletkullanan hastalar olduğu gibi 1-2 tablete ihtiyaç duyan hastalar da vardır.Doktorun, kandaki INR ölçümlerine göre belirlediği dozda ilaç kullanımıönemlidir.
Kan sulandırıcı kullanırken neyedikkat etmeli?
Kalp kapak ameliyatı sonrasıkullanılan kan sulandırıcı ilaçlarda hastaya doğru dozu belirlemek yeterli değildir.Çünkü kan sulandırıcı ilaçlar yiyecek ve içeceklerden etkilenebilmektedir. Yanibesinler, ilacın etkinliği düşürebilir ya da yükseltebilir. Bu nedenle hastakan sulandırıcı ilaç kullanmaya başlarken, kendisi için uygun bir de diyetprogramı oluşturmalıdır. Doktorunun önerisi ile beslenme ve diyet uzmanınınkontrolünde uygulayacağı diyet kurallarına ömür boyu uymak zorundadır.
Mitral kapak ameliyatı ölüm riskiiçerir mi?
En iyi mitral kapak ameliyatı veyaen iyi yapay kapak diye bir kavram yoktur. Her ameliyatın ve yapay kapağınavantajları ve dezavantajları vardır. Önemli olan hasta için en uygun ameliyatıve kapağı seçmektir. Tedaviyi kişiye göre özelleştirmek ve şekillendirmekgerekmektedir. Her hastanın genel durumu, mitral kapak problemi, kalp ritimproblemleri, kalp damarlarının durumu ve diğer ek hastalıklar gibi noktalar gözönünde bulundurulmalı ve en uygun tedavi seçilmelidir. Buna göre ameliyatınriskleri belirlenebilir.
Kalp kapağı kalınlaşması nedir?
Kalp kapağı kalınlaşması olarakbilinen sorun aslında kalp kası kalınlaşmasıdır. Kalp kası kitlesi artarsa yada kalp kası içinde farklı dokuların birikimine bağlı olarak kalp kasıkalınlaşır. Bunun da en büyük nedeni hipertansiyondur. Kalp kasıkalınlaşmasında ritim bozukluğu, çarpıntı, ilerleyen dönemde ayaklarda şişme,çabuk yorulma gibi belirtiler meydana gelir. Hipertansiyon hastaları ve kalpkapağında sorun olanlar bu hastalıkta en riskli kişiler arasında yeralmaktadır.
Kalp kapakçığı çökmesi nedir?
Kalp kapakçığı çökmesi yaniprolapsus doğuştan olan bir sorundur. Kalp kapakları çalışırken açılıp kapanır.Yani mitral kapağın bir ya da iki kapakçığının kalbin kasılması esnasında solkulakçıpa doğru bombeleşmesi, kubbeleşmesi ya da çökmesine denmektedir.
Kalp kapakları nasıl çalışır?
Birbirinden kaslarla ayrılan dörtodacıktan oluşan kalp içinde kan vücutta yaptığı gibi hep ileri doğru hareketetmeli, geriye kaçmamalıdır. İşte bu ileri hareket sağlayan yapılar kalpkapaklarıdır.
Kalp kapağı kaçağı / kalpkapakçığı kaçağı nedir, nasıl olur?
Kalp kapak hastalığında kaşımızaçıkan bozukluklar kısaca şöyledir: Birinci tipte kapakların açılımıkısıtlanmıştır. Kapak açılamadığından darlık oluşmuş, normalde geçmesi gerekenkan miktarından az bir kısım ileri doğru geçebilmektedir. Bu nefes darlığı, ayaklardaödem, şişme gibi tablolara yol açar. Kapak darlıklarında bulgular oluşummekanizmasına da bağlı olarak erken dönemde ortaya çıkar. İkinci tipteki kalpkapak hastalıkları kapakların açılımında değil ama kapanmalarındaki bozuklukile oluşur. Kapakların asli görevleri kanın hep ileri doğru akışınısağlamalarıdır demiştik. İşte bu görevdeki aksama kapakların tam kapanamamasısonucu oluşur ve kapak kapakçığında kaçak meydana gelir.
Kalp kapağı kaçağı kalp yetmezliğiapar mı?
Tıbbi anlamda kalp kapağında hafifkaçak diye bir tabir yoktur. Eğer kaçak fazla ise dokular yine yeterli miktardakana kavuşamayacaklar, kan basıncı düşmeye meyledecektir. Öte yandan ileridoğru gidemeyen kan kalp boşlukları içinde birikecek, bu sefer basınç, tazyikartışı ile değil; ama hacim artışı ile kalp kaslarını gererek büyütecek vezaman içinde kalbin pompalayabilme, yani kasılıp gevşeme özelliğine zararverecektir. Bu kalp kapak hastalıkları zemininde gelişen kalp yetmezliklerininoluşum şeklidir.
Kalp kapak kaçaklarının belirtisinedir?
Kalp kapak kaçakları özellikleyavaş seyirli ise uzun süre belirgin şikayet oluşturmazlar. Belirgin yakınmalaroluştuğunda kalp çalışmasındaki bozukluk artık iyileşmez raddeye gelmişolabilir. Bu yüzden kalp kapak kaçakları kapak darlıklarına göre daha tolereedilebilen ancak sinsi ilerleyen rahatsızlıklardır.
Kalp kapağı ameliyatı riski nedir?
Her cerrahi işlem gibi kalp kapakameliyatlarında da bazı riskler bulunabilmektedir. Ameliyatı yapacak olan kalpdamar cerrahisi doktoru olası kalp kapakçığı değişimi ameliyatı risklerihakkında mutlaka bilgilendirme yapacaktır. Ancak ülkemizde bu ameliyatlar yüzde1 risklerle yapılmaktadır.
Kalp kapakçığı iltihabı nedir?
Kalp kapakçığı iltihabının tıbbiadı endokardittir. Sağlıklı bir vücuda mikrop girdiği zaman, bağışıklık sistemibu mikrobu imha edebilir ama kalp kapak hastalığı olanlarda vücuda giren mikropkalp kapağına yerleşir. Tıbbi adı “Enfektif endokardit” olan kalp kapağıenfeksiyonu meydana gelir, ki bu da ciddi bir sorundur. Bu enfeksiyon antibiyotiklereçok dirençlidir. Bu hastalarda sebebi belli olmayan ateş, kanda enfeksiyon gibibulgulara sahip olur. Hastalar genellikle çok farklı şikayetlerle hastaneyebulundukları için endokardite tanı konulamayabilinmektedir.
Kalp kapakçığı büyümesi nedir?
İçi boş dört odacıktan oluşankalpteki bu odacıkların tek başına ya da beraber genişlemesi, kalp kasınınbüyümesi, kalp zarları arasında sıvı toplanması olarak da anlatılabilir. Kalpbu şekilde daha da büyür ve kalp büyümesine neden olur.
Kalp kapakçığının sarkması mümkünmü?
Evet mümkündür. Ancak bununbilinen ismi mitral kapak prolapsusudur. Aslında çoğu kez insan hayatını tehditetmese de yarattığı yakınmalarla yaşam kalitesini kısıtlayan mitral kapakprolapsusu (kalp kapakçığı sarkması ya da çökmesi olarak bilinir) toplumun%2-5’ini etkiliyor. Göğüs ağrıları, çarpıntı ve nefes darlığı gibi şikayetlerindışında eşlik eden panik bozuklukla kişide kalp krizi korkusu hatta fobisioluşturabilmektedir.
“Kalp kapakçığı kankaçırması” nedir?
Kalp kapaklarındaki bazıbozukluklar, kalp kapağı tam kapandıktan sonra içinden geçen kanın bir kısmınıngeri kaçmasına neden olabilmektedir. Bu toplum arasında kalp kapağının kankaçırması olarak tabir edilse de kapağın kanı kaçırması kalp yetmezliği olaraktanımlanmaktadır.
Kapalı kalp kapakçığı ameliyatıvar mıdır?
Ameliyatsız biçimde mitral kapakyetmezliği tamiri yapılabilmektedir. Bu yönteme mitraclip denilmektedir.Mitraclip mitral kapağın kaçağında uygulanan minimal invaziv bir tedavimetodudur. Klasik olarak kaçak olan mitral kapaklar açık kalp cerrahisiyletedavi edilmektedir.
Robotik kalp kapakçığı ameliyatıyapılır mı?
Robotla da bu tedavinin yapılmasımümkündür ama robotla da açık kalp cerrahisi söz konusudur. Yani robotla dagöğüste bir takım kesiler yapılmaktadır. Mitraclip metodu ise tümüyle anjiyoyöntemiyle uygulanmaktadır. Göğüste hiçbir kesinin olmadığı, kasıktan yapılanbir işlemdir. Standart tedavi metodu mitral kapağın tamiridir. Bu da kalpcerrahisiyle yapılmaktadır. Mitraclip şu aşamada biraz deneysel bir metoddur.Mitraclip cihazın ismidir. Bu küçük mandala benzeyen bir cihazdır. Mitral kapakön ve arka yapraktan oluşmaktadır. Anjiyo metoduyla kateterle kasıktoplardamarından girilip, karın içindeki büyük toplardamara geçilerek kalbeulaşılmaktadır.
Kalp kapakçığı ameliyatı TAVI ileyapılır mı?
Ayrıca son yıllarda aortkapaklarına yönelik TAVI uygulanabilmektedir. Özellikle yaşı ilerlemiş, kalphastalığının yanında kronik sağlık sorunları bulunan, genel anestezi almasısakıncalı bulunan ve genel sağlık durumu ameliyata uygun olmayan aort kapakhastaları girişimsel bir yöntem olan TAVI (Transcatheter Aortic ValveImplantation) ile tedavi edilebilmektedir. Bu yöntem kapalı yöntemdir.
MİTRACLİP (Ameliyatsız MitralKapak Yetmezliği Tamiri) için kimler aday olabilir?
Açık kalp cerrahisinikaldıramayacak hastalarda daha düşük riskli olduğu için, yani ameliyat kadarbüyük prosedür olmadığı için yüksek riskli, eşlik eden başka hastalıkları olan,yaşı ilerlemiş hastalarda mitraclip zaman zaman uygulanmaktadır. Ancak halenstandart tedavi metodu kapağın görülerek tamir edilmesidir. Bunu kalp damarcerrahları yapar, mitraclip işlemi ise girişimsel kardiyoloji uzmanlarıtarafından yapılmaktadır.
Kalp kapak ameliyatı sonrası neleredikkat edilmeli?
Korunma aşamasında hastalarınenfeksiyonlardan kaçınmaları bunun için gerekirse grip aşısı, zatürre aşısıgibi koruyucu önlemleri almaları, herhangi bir enfeksiyon durumunda doktoruylagörüşerek koruyucu antibiyotik tedavi almaları gerekmektedir. Hastalarınameliyat öncesinde en çok endişe duydukları “ameliyat sonunda eski durumumuarar mıyım” konusudur. Ameliyat sonrası çok daha kaliteli bir yaşama devamedileceği için bu tür endişelere gerek yoktur.
Koroner Bypass
Kabin her kasılmasıyla birlikte kanın bir kısmı oksijenlenmesi içinakciğere gönderilirken, diğer bir kısmı da kalpten çıkan ana atardamara yaniaort damarına pompalanır. Kalpten çıktığı noktada yaklaşık olarak 3 cm çapındaolan aort damarı, kalbin sol karıncığından çıktıktan sonra dallanarak, tümvücuda temiz kanın ulaşmasını sağlar.
Aort damarının ilk verdiği dal, kalbin kendisini besleyen koroner arterdir.Koroner arterlerin çapları ise 1 ila 3 mm aralığındadır. Sağ ve sol olmak üzereiki arter bulunur ve bu arterler kalbin beslenmesinden sorumludur.
Koroner Bypass Nedir?
Kalbin beslenmesini sağlayan koroner arterlerde daralma ya da tıkanıklıkolduğunda kalp, yeterince beslenemez ve normal fonksiyonlarını yerinegetirememeye başlar ve kişide, göğüs ağrısı şikayeti oluşur ve kalp krizi(miyokard enfarktüsü) gibi ölümcül sorunlar ortaya çıkar.
Koroner bypass ameliyatı, kalbi besleyen atardamarların (koroner) tıkanmasıyüzünden yapılan cerrahi müdahaledir. Bypass işlemi için alındıkları yerdefonksiyon kaybına neden olmadan hastanın sadece kendisinden alınan bacaktoplardamarı, ön kol arteri, göğüs arteri gibi damarları kullanılır ve budamarlar hazırlanıp hasta bölgeye nakledilerek kan dolaşımı tekrarsağlanır.
Koroner Bypass Nasıl Yapılır?
Koroner bypass ameliyatı iki biçimde yapılabilir:
· Durdurulmuş kalpte bypass: Kalp tamamen durdurulup vücuttaki dolaşım birkalp pompası ile sürdürülürken damarlara köprüleme işlemi yapılmaktadır. Kalppompası, ameliyat esnasında hastanın akciğerlerinin ve kalbinin görevleriniüstlenerek beyin ve diğer hayati organlara kan pompalanmasını sağlar.
· Çalışan kalpte bypass: Kalp durdurulmadan ve kalp pompasına ihtiyaçduyulmaksızın ameliyat yapılır. Çalışan kalpte koroner bypass operasyonundaenfeksiyon riski çok daha düşüktür, hastanın kendine gelmesi ve taburculuğudaha çabuk olur. Buna ek olarak operasyon sırasında kan nakli ihtiyacı azdır veinme gibi riskler de düşük seviyede tutulabilir.
Vakanın türüne göre tercih edilen bu yöntemlere ek olarak operasyon açık yada endoskopik yöntem olarak tanımlanan kapalı cerrahi metoduyla da yapılabilir.Koroner bypass operasyonunun hangi yöntemle yapılacağı kararlaştırıldıktansonra hastaya anestezi uygulanır.
Koroner Bypass İçinDamar Nerelerden Alınır?
Göğüsten alınacak damar için göğüs kemiği, kemik testeresi yardımı ilekesilerek göğüs kafesi açılır. Genelde sol göğüsteki meme atardamarıkullanılır. Birden fazla bypass edilmesi gereken koroner arter varlığında isekişinin bacağında bulunan toplardamar ya da kolda bulunan radial arter yani önkolda bulunan ve eli besleyen damar da kullanılabilir.
Bacaktan alınacak toplardamar için bacakta kesi işlemi yapılarak, bypassiçin yeteri uzunlukta damar çıkarılır. Alınan damarın bir ucu tıkanan bölgeninaşağısında olacak biçimde koroner artere dikilir. Göğüs kemiği güçlü tellerlebağlanıp cerrahi müdahalenin yapıldığı bölge dikilir.
Operasyon sonrasında damarın alındığı bölgede yara (skar) izi çıplak gözlegörülemeyecek kadar küçük olabilir.
Bypass Kimlere Yapılır?
· Birden fazla damar hastalığı,
· Birden fazla koroner damarın ameliyatsız (balon ve stentleme) yöntemleaçılamaması,
· Kalp kapak operasyonu gerektiren durumlar,
· Bir ya da birden fazla damarın ameliyatsız yöntemle açılmasına rağmentekrar tıkanması,
· Ameliyat gerektiren başka bir kalp rahatsızlığının olması halinde koronerbypass ameliyatı tercih edilir.
Bypass Ameliyatı NeKadar Sürer?
Koroner bypass ameliyatının toplam süresi, ameliyatın açık ya da kapalıyöntemle yapılmasına göre farklılık gösterir. Bypass edilecek damar sayısınınyanı sıra operasyon süresini etkileyen bir diğer faktör de operasyonun çalışanya da durdurulmuş kalp üzerinde yapılmasıdır. Günümüzde çoğunlukla minimalinvaziv yöntemle yürütülen koroner bypass operasyonları yaklaşık olarak 3 ila 6saat kadar sürebilir. Aynı operasyonla kişinin kalp kapağının değişmesi gibikalbe yönelik diğer cerrahi girişimler, ameliyat süresinin uzamasına nedenolur.
Bypass RiskleriNelerdir?
Ameliyat riski hastanın
· yaşı,
· cinsiyeti,
· yaşam tarzı,
· kronik hastalıkları gibi demografik faktörlere bağlıdır.
Koroner bypass operasyonlarında yaşam kaybı riski düşüktür. Ancak kişininyaşı, eşlik eden hastalıkları, geçirilen kalp krizine bağlı olarak kalp kasınınne kadarının zarar gördüğü, diğer doku ve organlardaki işlev kaybının varlığıgibi etkenler ameliyat riskini artırır.
Bypass Kesin ÇözümMüdür?
Bypass, sonucu damar tıkanıklıkları ve daralmaları o an için açılır ancakdamar sertlikleri cerrahi müdahale sonucu ortadan kalkmaz. Operasyon ilehastanın kalp krizi geçirmesi, aniden ölmesi ve ilaca bağımlı olarak toplumdankısıtlanması engellenir.
Hastalar operasyon sonrası yaşamlarını düzenlemeli, zararlı yiyecek veiçeceklerden kaçınmalı, kötü alışkanlıklarını terk ederek kaliteli yaşamalıdır.
Koroner arterlerintekrar tıkanması sonucu bypass gereken durumlar:
· Hastanın damar yapısının kötü olması,
· İlk ameliyatın erken yaşlarda yapılması,
· Damar sertliği riski,
· İlk ameliyatta tüm damarlara köprüleme yapılmaması,
· Diyabet (şeker) ve böbrek hastalığı gibi kronik hastalıkların eşliketmesi,
· Sigara içilmeye devam edilmesi,
· Kolestrol ve trigliserid yüksekliğinin yeterli düzeyde tedaviedilmemesidir.
Bypass AmeliyatıSonrası İyileşme Süreci Ne Kadardır?
· Hastanın, dört ile yedi gün arasında hastanede kalması gerekir. Bu süresonunda her şey normalse hasta taburcu edilir.
· Bir hafta sonra hasta tekrar kontrole çağrılır. Poliklinik ziyaretisırasında hastanın genel durumu gözlenir, şikayetleri değerlendirilir vegerektiğinde ilaçları tekrar düzenlenir. Hastada eşlik eden obezite,hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkların varlığında hastanın kapsamlı takibiiçin kardiyoloji hekimiyle görüşmesi sağlanır.
· Hastanın varis çorabı kullanması gerekebilir. İyileşme döneminin ilkevresinde evde kalmalı, ancak yatağa bağlı kalmadan hareket etmelidir.
· Ameliyat sonrası en erken bir ay sonunda normal yaşama dönülebilir. Budönemde hasta yan dönememe, araba kullanamama gibi problemlerle karşılaşabilirve tam olarak iyileşme altı ay sonra gerçekleşir.
· Operasyon esnasında kesilen kemiği ve göğüs kafesi iyileştiğinde hastatam olarak düzelir. Normal bir insanın yapacağı her türlü aktivite yapılabilir,işe devam edilebilir, araba kullanılabilir.
Dikkat edilmesi gerekenler:
· Hasta sigara içiyorsa kesinlikle hemen bırakmalı,
· Ağır spor yapmaktan kaçınmalı,
· Fazla kiloları, yine doktor kontrolünde sıkı bir diyetle vermeli,
· Uykudüzenine ise oldukça dikkat etmelidir.
Ameliyat sonrası, hasta mümkün olduğu kadar gündelik yaşamın içinde yeralmalı, ilaçları düzenli kullanmalı, beslenmesine dikkat etmeli, önerilenilaçları kullanmalıdır.
· Nabızda ani değişimler kalp problemleri yaratabileceği için ağırlıkkullanılan, çok yoğun tempoya sahip tehlikeli mücadele sporlarından kaçınılmasıgerekir.
· Yüzme, vücuttaki tüm kasları çalıştırıp aynı zamanda nefes egzersizi deyapılabilen bir spor olduğu için uygulanabilir.
· Mümkünse açık ve temiz havada düzenli doğa yürüyüşleri yapılmalıdır.
· Partner ile yapılabilecek masa tenisi ve dans gibi etkinlikler dehastanın sağlığına katkı sağlar, sosyalleşmesini sağlar.
· Ameliyat sonrası düzenli kardiyoloji muayenelerine mutlaka gidilmelidir.
· Düzenli Check-Up yaptırılması, olası damar tıkanıklıkları başta olmaküzere tüm hastalıkların erken teşhis edilmesinde önemlidir.
Periferik DamarHastalıkları Tanı ve Tedavisi
Periferik damar hastalığı yavaşgelişen aterosklerotik (atardamarları (arterleri) etkileyen bir hastalık ) bir süreç olup,hastalığın olduğu arter yeri ve daralmanın derecesine bağımlı olarak değişiksorunlar oluşturmaktadır. Karotis, vertebral, üst ekstremite, mezenter, böbrekve alt ekstremite damarları olmak üzere birçok arter etkilenebilmektedir. Periferikdamar hastalığı ile koroner damar hastalığının birlikteliği sık karşılaştığımızbir durumdur. Periferik damar hastalığı yaş ile ilişkili olup, elli yaşındansonra sıklığı artmaktadır. Bacak damar hastalığı için en tipik belirti baldırdaoluşan ağrıdır, bu ağrı yürümekle artar, dinlenmek ile geçer. Ağrı bazen uylukve kalça bölgesine de yayılabilir. Hastalar sıklıkla ayaklarda sürekli soğuklukhissinden yakınırlar. Ağrı, ülserler ve kangren çoğu kez ayak parmaklarının uçkısmından başlar.
Periferik Damar HastalığıRisk faktörleri
En önemli risk faktörleri sigaraalışkanlığı, kolesterol yüksekliği, diabetes mellitus ve hipertansiyondur. Burisk faktörleri aynı zamanda koroner damar hastalığının en önemli sebebi olupbu iki hastalığın birlikte olmasını açıklamaktadır. Ayrıca obezite, alkoltüketimi ve plazma homosistein, plazma fibrinojeni ve C-reaktif proteindüzeylerindeki artış da periferik damar hastalığının gelişmesine nedenolabilmektedir. Nadiren romatizmal hastalıklara bağlı da gelişebilmektedir.
Periferik DamarHastalığının Araştırılması
Bu tür şikayeti olan kişiler periferikdamar hastalığı açısından araştırılır.
Fizik MuayenedeYapılanlar
Periferik Damar Hastalığı Tanı Konulması
Tüm bu veriler birliktedeğerlendirilerekperiferik damar hastalığını tanısı konur.
Tedavi Genel Kurallar
Tedavi Yöntemleri
Tıbbi Tedavi:Tedavinin amacısemptomları iyileştirmektir (Örneğin; yürüme mesafesi ve konforu). Yürümemesafesini artırmak için halen egzersiz terapisi ve ilaç tedavisi olmak üzereiki strateji kullanılmaktadır. Genellikle egzersiz 30-60 dakikalık sürelihaftada en az 3 gündür. Sigaranın bırakılması çok önemlidir. İlaçlartedavisi hastanın durumuna göre silostazol ve naftidrofuril, lipit düşürücüilaçlar, antitrombositer ilaçlar, antihipertansif ilaçlar ve antidiyabetikilaçlar gibi damar koruyucu ilaçlardan oluşur.
Endovasküler Tedavi: Damarcerrahisiyle karşılaştırıldığında daha az riskli olupbaşarısızlık durumundakullanılmak üzere cerrahi seçenek muhafaza edilmektedir. Anjiyoplast, damarstentlemesi ve ateroktemi gibi tedaviler yüksek başarı ile yapılmaktadır.
Cerrahi Tedavi:Alt ekstremite yaygındamar hastalık için en çok kullanılan cerrahi yaklaşımlar baypas cerrahisi,toplardamar veya atardamar greftleri veya yapay greft materiyali ileyapılırken. Beyin damar hastalıkları için karotis endarterektomi yüksek başarıile yapılmaktadır. Yaygın nekroz, kangren ve geri dönüşsüz bacak iskemisin deise ampütasyon tedavisi uygulanmaktadır.
AORT ANEVRİZMASIAMELİYATLARI
Aort anevrizması, vücudun en büyükarteri olan aort damarının duvarında zayıflamaya bağlı balonlaşmadır. En büyüktehlike ise bu genişleme belli değerlerin üzerine çıktığında yırtılma(disseksiyon) riskidir.
Disseke olmuş anevrizması olan kişilerin %50’si hastaneye kaldırılmadan öncehayatını kaybeder. Hastaneye yetişip cerrahi müdahaleye alınan hastaların ise%50 yaşama şansları vardır. Bu tip hastalar acil koşullarda ameliyataalınırlar. Bu hastaların çoğunda acil açık cerrahi hala en yaygın prosedürdür.
Anevrizmalar aort damarının herhangi biryerinde ortaya çıkabilir. Fakat en yaygın olan olarak görülen ikisi şunlardır;
Aort damarının karın içindeki kısmınınbalonlaşması (abdominal aort anevrizması)
Aort damarının göğüs hizasında yer alan kısmının balonlaşması (torasik aortanevrizması)
Aort Anevrizmalarının tedavisinde 2yöntem mevcuttur.
Torasik ve Abdominal anevrizmatedavilerine yaklaşım genel hatlarıyla her ikisinde de aynı olmakla birlikteuygulanma şekilleri bakımından farklar bulunmaktadır.
Abdominal AortReplasmanı
Açık cerrahi yöntem 50 yılı aşan birgeçmişe sahiptir ve anevrizmalar için çok etkili ve dayanıklı bir tedavi yöntemidir.Hastalar için uzun dönemde sonuçları iyidir. Anevrizmaların geleneksel tedavisiolan bu ameliyatın ana ilkesi, aortun balonlaşmış kısmının, sentetik bir greft(yapay damar) ile değiştirmektir. Bu greft Goratex ya da Dacron adındateknolojik bir materyalden yapılmıştır.
Ameliyat genel anestezi altındagerçekleştirilir. Anevrizmaya ulaşmak için göğüs kemiğinin altından karındabüyükçe bir kesi yapılır. Anevrizmaya ulaşılır, üstünde ve altında kalankısımları klemplenir ve böylece kan akışı durdurulur. Daha sonra, anevrizmakesilerek açılır, içinde bulunan kan pıhtıları temizlenir ve greftyerleştirilir. Anevrizmanın duvarı greftin etrafına sarılır ve kalıcıdikişlerle dikilir. Kan akışı durdurulan damarlar yavaşça kontrollü bir şekildeaçılır. Kanama ve dolaşım kontrollerini takiben ameliyat kesisi kapatılır.
Ameliyat sonrası kardivasküler cerrahi(KVC) yoğun bakım ünitesine alınırsınız. Bir gece boyunca burada yakın gözlemaltında tutulursunuz. Kas gücünüz yerine gelene kadar solunum cihazına bağlıkalırsınız. Kendi kendinize nefes alıp vermeye başladığınızda solunumcihazından ayrılırsınız. Belli aralıklarla solunum egzersizi yapmanız istenir.
Torasik AortReplasmanı
Torasik aort anevrizmaları içinde enyaygın görüleni aortun kalpten çıktığı bölgede ( asendan aort) gelişenlerdir.Açık cerrahi ile tedavisi asendan aort replasmanıdır. Ameliyat genel anestezialtında gerçekleştirilir. Aort üzerinde çalışılacağı için hasta kalp-akciğermakinesine bağlanır, kalp durdurulur. Vücut soğutulur. Greft yerleştirilenekadar vücuttaki dolaşım durdurulur. Anevrizmaya ulaşılır, üstünde ve altındakalan kısımları klemplenir, anevrizma kesilerek açılır, içinde bulunan kanpıhtıları temizlenir ve greft yerleştirilir. Anevrizmanın duvarı greftinetrafına sarılır ve kalıcı dikişlerle dikilir. Vücut ısıtılır. Kalpçalıştırılır ve kalp-akciğer makinesinden çıkarılır. Kan akışı durdurulandamarlar yavaşça kontrollü bir şekilde açılır. Kanama ve dolaşım kontrollerinitakiben ameliyat kesisi kapatılır.
Ameliyat sonrası kardivasküler cerrahi(KVC) yoğun bakım ünitesine alınırsınız. Bir gece boyunca burada yakın gözlemaltında tutulursunuz. Kas gücünüz yerine gelene kadar solunum cihazına bağlıkalırsınız. Kendi kendinize nefes alıp vermeye başladığınızda solunumcihazından ayrılırsınız. Belli aralıklarla solunum egzersizi yapmanız istenir.Göğsünüzdeki fazla sıvıyı boşaltmak için dren adı verilen hortum şeklinde birtüp göğsünüze takılı durumda olacaktır. Genellikle ameliyattan 24 saat sonraçıkarılır.
Riskler veKomplikasyonlar
Bir ameliyatta risk oranınız yaşınız,cinsiyetiniz, genel sağlık durumunuza bağlıdır. Aort anevrizması ameliyatlarıyüksek riskli ameliyatlar grubundadır. Tüm cerrahi prosedürlerde görülebilecekgenel riskler olan anesteziye bağlı reaksiyonlar, solunum problemleri, inme,kan pıhtısı oluşumu, enfeksiyon, kalp krizi ve hatta ölüm gibi riskler değişenoranlarda gerçekleşme olasılığı bulunur. Eğer bu ameliyat planlı bir ameliyatolarak uygulanmışsa, ameliyatta ölüm oranı yaklaşık % 3-5 arasındadır.
Tetkik sonuçlarınız ve tıbbi geçmişinizincelendiğinde risk oranınız hakkında daha net tespitlerde bulunulabilir.Ameliyatta gerçekleşebilecek %1’lik bir risk durumu sizin başınıza geldiğinde%100 anlamı taşır. Bazı hastaların ameliyatı %1-3’lük bir risk oranında gerçekleştirilebilirkenbazı hastalar için bu oran % 50-60’lara çıkabilmektedir. Acil şartlardaameliyata alınan hastalarla, planlı ameliyat hastalarının risk oranları aynıdeğildir. Tıbbi öykünüzde yer alan ek hastalıklarınız risk oranınızı etkiler.
Bu tip ameliyatlardan sonra Derin VenTrombozu oluşma olasılığı artar. DVT riskini azaltmak için basınç uygulayananti-emboli çorapları kullanılır, çoğu hastaya kan pıhtısı oluşma riskiniazaltmak için antikoagülan tedavi verilir. Ameliyatınız bittikten sonra mümkünolan en kısa sürede dolaşmanız önerilir.
Hastaların yaklaşık % 30’unda mideüzerindeki yara bölgesinde bir zayıflık gelişebilir. Böyle bir durum gelişmişsebu genellikle, ameliyattan aylar ya da yıllar sonra ortaya çıkar. Karınyarasının şişmesine ve insizyonel herni (fıtık) gelişimine neden olabilir. Bu,anevrizma hastalarında daha yaygın olarak görülmektedir ve bir ameliyatgerektirebilir.
Sonzamanlarda bir çok branş hekiminin hastalardan duyduğu cümledir: “bende nodül varmış” Özellikletiroiddekileri genel cerrahlar, endokrinologlar, ses tellerindekinin KBBuzmanları, akciğerlerdekini de biz göğüs hastalıkları uzmanları hastalarasöyleriz ya da onlardan başka hekimlerce söylenmiş olduğunu duyarız.
Akciğerdenodül demek anormal doku birikimi demektir. Bu ya akciğer dokusunun anormal görünümü ya geçirilmiş patolojilerinkalıntısı, ya doğuştan olan bazı görünümler ya da yeni gelişen anarşik dokuoluşumu (kanser başlangıcı) şeklinde olabilir.
Nodültek olabilir(soliter), birden fazla olabilir(multpl). Akciğerin değişikalanlarında bulunabilir: parankim dediğimiz iç kısmında ya da plevra dediğimizüzerindeki zarda olabilir.
Nodüllergenellikle kişide hiçbir semptom ve bulguya sebep olmayabilirler. Çoğunlukla dazararsızdırlar. Nodüller sıklıkla tesadüfen çekilmiş olan akciğer filmleri yada tomografilerinde saptanırlar. Hernodül kanser değildir, her nodül kanser habercisi de değildir. Ancak bu kadarçok gündemde olmalarının nedeni bir kısmı kanser habercisi ya da kanserolabilir; akciğer kanseri gibi “erken tanı hayat kurtarır” söylemi tam dabunlar için geçerlidir. Böyle erkenden yakalanıp alınmış olan kanser nodüllerinedeniyle kanserden ölmeyen 20-25 yıl takip ettiğim hastalarım az değil.
Pekihangi nodüller takip edilmeli, hangilerinin üzerine sonuna kadar gidilmelidir?Öncelikle bilmemiz gereken ana noktalardan biri nodüllerin ilk görüldüğü andabazı belirtileri bu konuda bize yol gösterici olabilir:
İşte tüm bu özellikler,hatta bazen daha da fazlası göz önüne alınarak akciğerdeki nodüller için tümdünyadaki uzmanlık derneklerinin neredeyse üzerinde hemfikir olduğu durum nodülilk görüldüğünde 2 yoldan birine karar vermektir:
Özetlenodül kelimesi kişiyi ne paniğe sevk etmeli ne de rehavetekaptırılmalıdır. Her nodül kişinin kendidoktoruyla beraber izleyeceği, karar vereceği bir sorundur. Sağlıklı günler dilerim.
ATELEKTAZİ
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Halkarasında çok sık duyulan bir kelime olmamasına rağmen duyulduğunda ya daözellikle radyoloji raporlarında fark edildiğinde insana ürküntü veren birkelimedir. Kelime anlamı kabaca “sönme”demektir. Akciğerlerimiz bilindiği gibihava ile tama yakın doludur, bu hava her bir nefeste büyük oranda değişimeuğrar, tazelenir. Hava akciğerlerimizinparankim denilen kısmına kadar trakea dediğimiz ana soluk borusu aracılığıylagirip, bronş ve bronşçuklar dediğimiz ağaç dalları gibi 22 dallanmaylaparankimi doldurur. İşte bu bronş veyabronşçuklardan birinin içten ya da dıştan bir baskı ile tıkanması halindegerisine dışarıdan hava gelemeyecektir; hatta bir modder sonra basınç farkıyla oalanda bulunan hava da diğer alanlara kaçacaktır ve o alan adeta sönecektir. Bu sönme durumu sadece akciğer dokusunun o alanda kalması anlamınagelir. Tıkanan bronş ne kadar büyüksegerisindeki akciğer alanı da o kadar geniştir dolayısıyla o alanda bir boşlukoluşur. Akciğerin o alanı solunumakatılmayacaktır artık bu eksikliği komşu alanlar karşılamaya çalışacak; sönenalan genişse oranın eksiğini gidermek için daha fazla hava alıp şişecektir…
Atelektazikendi başına bir hastalık değildir; bir durumdur. Bir veya birden fazla patolojinin bir sonucu,komplikasyonudur. Ortaya çıkacaksemptomlar da atelektaziye sebep olan durumun yaratacağı hasara bağlıdır. En korkutucu hal yabancı cisim tıkamasıdır;ki eğer bu trakeada olursa her iki akciğer birden havasız kalacağı içinboğulma-asfiksi- gelişir. Özellikleçocuklarda, ya da yetişkinde bir şey yerken birden bunun solunum yoluna kaçmasıeğer Hemlich manevrası denilen girişim yapılmazsa hastaneye yetişmedenkaybedilme riski vardır. Eğer bu yabancıcisim ana bronşlardan ya da lob bronşlarından birini tıkarsa aynı şekilde geridekalan akciğer sönecek, atelektazi oluşacaktır.
Atelektaziaynı zamanda bronşlara dıştan bası sonucu da oluşabilir ki bunun nedeni dekomşu alanlardaki bir kitle, nodül, patolojidir. Atelektazinin belirtileri tekrar ifade etmekgerekir ki yapan nedene göre değişiklik gösterir: nefes darlığı, öksürük,tıkanma, hırıltılı/zorlu solunum vb
Atelektaziyukarıda da ifade ettiğimiz gibi bronşlarda tıkanma sonucu sönme olarak ifadeedilse de bazen çok küçük dallanmalarda; 18-22. Dallanmalardaki patolojilersonucu yani küçük bronşiolleri etkilen durumlar sonucu da oluşabilir ki bu dadisk atelektazisi, segmenter atelektaziler olarak ifade edilir: ameliyatsonrası derin nefes alamama, sekresyonları tam atamama, dyafragmların tamhareket etmemesi; kilo/obezite sonucu altta akciğer alanlarının sıkışması gibinedenlerle de oluşur. Bunlar da çokvelirti vermeyebilir. Burada özellikleciğere pıhtı atması sonucu gelişen disk atelektazilerini gözden kaçırmamakgerekir. Pulmoner tromboemboli denilenpıhtı atması olayları erkenden fark edilirlerse erkenden de tedavi edilmeolanağı doğar.
Özetleatelektazi bir hastalık değildir, bir tespittir; bir çok sebebi vardır; tedavive takip de bu sebeplerin bilinmesi ve tedavisiyle olanaklıdır.
AKCİĞER KANSERİ
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Günümüzde tüm kanserler içinde erkeklerde en sıkgörülen akciğer kanseri;akciğer dokularında bulunan anormal hücrelerin kontrolsüz çoğaldığı birhastalıktır. Akciğer kanserinin en sık 3 sebep: sigara içimi, asbest liflerisolunması, radon gazına maruz kalınmasıdır. Dünyada tütün sarma makinasının keşfinden sonra tütünürünlerinin tüketimi giderek artış göstermiş ve sigara içme alışkanlığındakiartışa paralel olarak akciğer kanseri sıklığı da giderek artmıştır. Son birkaçdekattır dünyadaki en sık kanser türü olan akciğer kanseri, 2012 yılında 1.8milyon yeni vaka ile tüm yeni saptanan kanserlerin %12.9’unu oluşturmuştur. Ülkemizde akciğer Kanseri Haritası Projesi’ndenalınan verilere göre akciğer kanseri erkelerde 100 binde 75, kadınlarda 100binde 10 olup, yıllık beklenen yeni hasta sayısı yaklaşık 30 bindir. Akciğer kanserihem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için önemli bir ölüm nedenidir.Dünya genelinde ve Amerika’da hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlıölümlerin en sık nedeni olup, tüm kanser ölümlerinin kabaca 1/5’inden (%19.4)sorumludur. Bu sayı her yıl meme, kolon ve prostat kanserinden dolayıkaybedilen hasta sayısı toplamından daha yüksektir.
Akciğer kanserinde risk faktörleri: Akciğerlerimiz dışarıya açılan bir organdır ve dışortam havasını kullanır. Bu nedenle nefes ile alınan havadaki her türlü maddesağlığımızı etkileyebilir.
Sigara kullanımıakciğer kanserinin en sık görülen nedenidir (%90’dan fazla). Günlük içilensigara sayısı, sigara içme süresi, erken başlama yaşı, dumanı derin çekme vekatran miktarı ile kanser gelişme riski artar. Sigara dumanında 4000’den fazlakimyasal ve 70’den fazla kanser oluşumuna neden olan madde olduğubilinmektedir. Sigara dumanına pasif olarak maruz kalınması da akciğer kanseririskini arttırmaktadır. Pasif içicilik kalp hastalıkları ve diğerrahatsızlıklara neden olabileceği gibi akciğer kanseri riskini de artırır.Kendileri sigara içmedikleri halde ev veya işyerlerinde pasif olarak dumanamaruz kalan kişilerde akciğer kanseri gelişme riski % 20-30 artmaktadır.
Asbest: ülkemizde önemli bir kansersebebidir. Bazı toprak ve kayalardabulunan saç gibi ince liflerdir. Doğal bir mineral olup yanmaz ve yalıtkanözellikleri nedeniyle inşaat ve bazı üretim işlerinde (gemi, izolasyon veotomotiv) kullanılmıştır. Bu tür işlerde çalışan kişilerde mesleksel olarakasbest liflerine temas söz konusu olabilir. Bununla birlikte ülkemizde bazıbölgelerde toprağın doğal yapısında bulunduğundan çevresel temas da önemlidir.Solunum havası ile alındığı zaman asbest lifleri akciğeri zedeler ve sonundabir çeşit akciğer kanseri olan mezotelyoma gelişir. Asbest teması akciğerkanseri olasılığını 1.5-5.4 kat arttırırken, sigara içen kişilerde bu risk dahafazladır.
Radon gazı: Toprağın doğalyapısında bulunur. Amerika’da akciğer kanserinin en sık ikinci nedenidir. Eviçi radon maruziyetinin en önemli kısmı binanın temelindeki toprak vekayalardır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda ev içi radon gazı düzeyi sınırdeğerlerin altında bulunmuştur.
Diğerkanserojenler:
Akciğer kanseri belirtileri nelerdir? Ne yazık ki, hastalığın erken dönemindehastaların genellikle bir şikayeti olmaz ya da mevcut şikayetler hastalartarafından önemsenmez. Öksürük vehalsizlik gibi şikayetler olsa bile bu şikayetlerin başka nedenlere bağlıolduğu düşünülebilir. Özellikle sigara içen insanlar öksürüklerinin sigarayabağlı olduğunu düşünerek dikkate almayabilir. Bu durum hastalığı tehlikeliyapan en önemli özelliğidir. Hastaların çok az bir kısmında tanı sırasındaherhangi bir belirtiye rastlanmaz ve bu hastalar genellikle başka bir nedenleçekilen akciğer grafisi sonrası tanı alırlar. Akciğer kanseri tanısı konulan hastalarda belirtilertümörün akciğer içindeki yerleşimine, büyüklüğüne, yayılım yerine ve yayılmaderecesine bağlı olarak çeşitlilik gösterir.
Tümörünkendisinin ve göğüs içi yayılımına bağlı en sık görülenler;
Eğer akciğerkanseri göğüs kafesi dışına yayılmışsa şikayetler vücudun başka yerleri ileilgili olabilir. Akciğer kanserinin sık yayılım gösterdiği vücudun diğeryerleri arasında akciğerin diğer kısmı, karaciğer, lenf bezeleri, beyin, böbreküstü bezleri ve kemikler sayılabilir. Böyle bir durumda aşağıdaki şikayetlerdenbazıları yukarıdaki şikayetlere eklenebilir.: Başağrısı,, Bulantı, kusma, Dengebozukluğu, baygınlık, hafıza kaybı, Cilt altı şişlikler, Kemik veya eklemağrısı, kemik kırıkları, Genel halsizlik, Kanama, pıhtılaşma bozuklukları, İştahkaybı, açıklanamayan kilo kaybı, Kaşeksi (kas erimesi), Yorgunluk
Akciğer kanserinden korunma: Akciğer kanseri önlenebilir bir hastalıktır. Akciğerkanserlerinin en önemli nedeni tütün vetütün ürünlerinin kullanımıdır. Bu nedenle hastalıktan korunmada en önemli faktör sigaraya başlamanın önlenmesi veiçenlerde bıraktırılmasıdır. Özellikle gençleri hedef alan koruyucuprogramlar çok önemlidir. Akciğer kanseri tanısı olup sigara kullanmaya devameden hastalar da sigarayı bıraktırma yönünde cesaretlendirilmelidir. Sigarakullanmaya devam edilmesi bu hastalarda ikinci bir kanser gelişme riskini veuygulanan tedavilere bağlı yan etki olasılığını arttırmaktadır. Radyasyon maruziyetine neden olan akciğergrafisi veya bilgisayarlı tomografi gibi tetkiklerin zorunlu olmadıkça yapılmamasıönerilir. Bunun yanısıra asbest, radonve zararlı gaz ve kimyasallara maruziyetin önlenmesi kanser riskiniazaltabilir. Çevresinde veya işyeri solunum havasında asbest lifleri bulunankişilerde akciğer kanseri riskinin azaltılması için profesyonel koruyucusolunum maskeleri kullanılması gerekir.
BRONŞİT
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Kelimeanlamı bronşların iltihabıdır. Builtihap bakteryel/viral nedenler gibi enfeksiyonlar sonucu olabileceği gibikimyasal gaz-toz ya da organik etkenler, alerjik durumlar gibi enfeksiyözolmayan iltihabi/enflamasyon/irritan/tahriş durumları sonucu da oluşabilir.
Allerjiknedenler sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan bronşitler astım’ın habercisidirhatta eski kitaplarda buna eozinofilik bronşit te denilmektedir.
Çalışmaortamlarda kimyasal maddelere bağlı olarak ortaya çıkan bronşit endüstriyelbronşit olarak da adlandırılmaktadır.
Bronşitinen önemli belirtisi öksürüktür. Öksürükbalgamlı olabileceği gibi kuru vasıflı da olabilir. Öksürük şiddetli olunca gerginlik sonucugöğüs ön ve yan taraflarında ağrı da oluşabilir, hatta bu ağrı sonucu kişiöksürmeye bile korkar hale gelir.
Nefesdarlığı, hırıltılı solunum da sıklıkla görülür. Nefes darlığı hava alma ya da verme durumunda sebep olan etkene,fizyopatolojiye göre değişkenlik gösterir. Balgamla kan gelmesi nadirdir. Buşikayetleri dışında özellikle sebep enfeksiyöz ise ateş, kırgınlık, halsizlikgibi genel yakınmalar da olur. Olay dahaüstte, larenks de işe karışmışsa ses kısıklığı da olabilir.
Takipve tedavi tamamen yapan nedene göre değişkenlik gösterir. Bu nedenle öksürük, balgam, hırıltılısolunum, nefes darlığı olan kişilerin en yakın bir hekime başvurmaları tedaviplanlaması açısından en doğru yaklaşımdır.
Eğer2 haftayı geçtiği halde şikayetlerde tam rahatlama olmamışsa o zaman bir GöğüsHastalıkları Uzmanının görmesi zorunlu hale geliyor demektir. Sağlıklı günler dilerim.
HORLAMA
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Kimsepek üzerine kondurmak istemezse de horlama oldukça yaygındır. Kimse horluyorum diye kendisi doktoragitmez. Çoğunlukla oda/ev partneri,hatta bazen komşular bile rahatsız olabilir.
Toplumdahorlama sıklığının %40-50’lerde olduğu bildiren çalışmalar bile vardır ki buhorlamaların çoğu masum/alışkanlık tarzı habituel horlama dediğimizşekildedir. Ne demektir bu? Yani horlama ile beraber özellikle uykuapnesini düşündüren diğer bulguların olmaması, tek başına ara sıra horlamadurumunun olması halidir.
Evet,buradan hemen anlıyoruz ki horlamanın en sık nedeni ve bulgusu uyku apnesidurumudur. Yani bir kişide horlama ileberaber, kişinin yatak/oda partneri horlamalar sırasında kişinin bir sürenefesinin durudğunu birkaç sefer gördüğünü, kişinin tıkandığını, bir müddetgeçtikten sonra gürültülü bir şekilde nefes aldığını görünce rahatladığınısöylüyorsa aslında uyku apnenin en önemli ikinci belirtisi olan “tanıklı apne”tarif ediliyor demektir.
Buiki bulgunun dışında uyku apnesi olan kişilerin uyku kalitesi iyi olmadığı içinbunu gündüz ufak şekerlemeler şeklinde geçirştirirler, oturur oturmaz hemenuyuklarlar. Hatta ben ders anlatırkenbile birden uyuduğunu söyleyen hastalar gördüm. Hatta bir çok trafik ve iş kazasının sebebinin de bu uyku apne nedeniylekişinin istemsiz uyku hali olduğu gösterilmiştir ki bu 3.belirtiye de “gündüzaşırı uykululuk hali” denilir.
İştehorlama, tanıklı apne ve gündüz aşırı uykululuk hali ile birlikteyse işler fenademektir ki uyku apnesi yönünden mutlaka bir uyku testi merkezi kontrolündengeçmek gerekir. Çünkü horlama çok masumgibi görünmesine raşmen eüer sebep uyku apnesi ise kilosunun, tansiyonunun,kalp hastalığı, sık unutkanlıkları vb bir çok olayın da sebebidir bu uykuapnesi…
PULMONER FİBROZİS
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Fibrozisnasırlaşma demektir ya da bir yerde kalıcı kollajen birikimi sonucu oranınyapması gereken fonksiyonu artık yapamaması durumudur.
Akciğerfibrozisi intersitisyel akciğer hastalıkları dediğimiz 250’den fazla değişikpatolojiyi barındıran grubun dışında da hemen her türlü enfeksiyöz-enflamatuvarhastalık sonucu gelişir. Başka birifadeyle akciğer fibrozisi aslında yapan neden her neyse onun verilmiş olantedavilerden fayda görmediğinin, olayın son döneme girdiğinin bir önbulgusudur. Ancak bu konuda hemen korkupda paniklememek gerekir, günümüzün gelişen tıbbında oldukça ciddi yaklaşımlarlabu duruma bile müdahale imkanı vardır.
Fibrozisindoğrudan bir bulgu ve belirtisi yoktur. Kişinin hastalığının sebep olduğu şikayetleriinin daha da artması, dahaönceden verilen tedavilerle 3-5 günde geçerken giderek geçmez hale gelmesidurumudur. Özellikle nefes darlığı,bunun giderek günlük çalışma ve yaşam kalitesini etkileyecek duruma gelmesiönemli belirtilerdendir. Bu nedenlekişinin takipte olduğu merkezin kontrolünden çıkmaması, tanı,takip ve tedaviplanlaması açısından oldukça önemlidir.
SOLUNUM YETMEZLİĞİ
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Solunumyetmezliği solunum sisteminin iflası demektir. Başka bir ifadeyle solunum sisteminin ana yaşamsal görevi olan“dışarıdan oksijen alınması bunun tüm doku ve hücrelere ulaştırılıp yararlıhale geldikten sonra karbondioksit başta olmak üzere ortaya çıkan metabolizmaartıklarının atılması” işlevini yerine getirememesi durumudur.
Solunumyetmezliği kendi başına bir hastalık değildir; birçok solunu sistemi ya dabaşka sistemlerin solunum sistemini etkilemesinin son noktasıdır. Dakikalar, saatler, günler içinde ortayaçıkarsa akut solunum yetmezliği denilir. Bunun ana nedeni solunumsistemine ait nedenler: zehirlenmeler, toksikasyonlar, enfeksiyonlar, kalpyetmezliği, ciğere pıhtı atması vb durumlardır. Akut solunum yetmezliği hızlı bir şekilde müdahale edilirse günleriçinde düzelme durumu da söz konusudur. Haftalar, aylar, yıllar içinde süreğenolan hastalıkların geri dönüşü olmaması sonucunda solunum sisteminde ortayaçıkan asli görevini yerine getirmemesi durumuna da kronik solunum yetmezliğidenilir.
Solunumyetmezliği tip-1: hipoksemik ve tip-2:hiperkapnik solunum yetmezliği olarak da2 ana grupta incelenir. İlkinde olaysadece oksijen eksikliğinin olmasıdır. Tip-2’de ise oksijen yetmezliğinin de bir ileri aşaması vardır;metabolizma artığı sonucu ortaya çıkan karbondioksit ve diğer metabolitlerinatılamaması söz konusudur.
Solunumyetmezliği gerek nedeninin ortaya konulması, gerekse de takip-tedavisininplanlanması için iyi bir göğüs hastalıkları merkezinde değerlendirilmeyigerektirir.
ÜST SOLUNUM YOLU HASTALIKLARI
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Hastanelerdebelki de en sık görülen durumdur. Hemen hemenherkes yılda birkaç defa anjin oldum, farenjitim, boğazlarım ağrıyor vs.der. Üst solunum yolu dediğimizde dışaaçılan bronşlar olarak tanımladığımız burun, ağız, farenks, bademcilikler, sestelleri, boğaz, trakeayı kapsar. Bunlaragöre de hastalıkları değişir: rinit, farenjit, tonsillit, larenjit, trakeit vd.
Üstsolunu yolları hastalıkları yapan nedenlere göre (enfeksiyonlar, tahriş,irritasyonlar, tıkanmalar, yabancı cisim, allerjik ve kimyasal maruziyetler)klinik belirti gösterirler. Ancakçoğunlukla boğaz ağrısı, burun akıntısı, öksürük, hapşırık, ateş, halsizlik,kırgınlık yakınmaları ön plandadır.
Üstsolunum yolu hastalıkları çoğunlukla iyi bir fizik muayene ile sebebi ortayakonularak gerekli tedavi, istirahat, önerilerle birkaç gün içinde düzelir. Eğer tam rahatlama olmazsa nedeninin ortayakonulması için bir KBB ya da Göğüs Hastalıkları uzmanının da görmesigerekebilir.
UYKU APNESİ
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Apnekişinin solunumunun en az 10 saniye süreyle durması durumudur; bunun uykudaoluşması durumuna ise uyku apnesi denilir. Uykuda oluşan bu durma çoğunlukla horlamayla beraberdir. Kişide horlamaatakları sırasında, her horlamada ya da birkaç horlamadan sonra solunum dururve peşinden daha gürültülü bir horlamayla solunum tekrar yerine gelir.
Temelneden kişide üst solunum yollarındaki yapısal anotomik değişiklikler sonucundasolunumun özellikle gece sürdürülmesinde fonksiyonel sıkıntı olmasıdurumudur. Bu kişiler çoğunlukla kilolu,kısa boyunludurlar. Özellikle sırt üstüyatınca bu durum daha da artar. Horlamave uykuda apne durumu kişinin kendisi çoğunlukla fark etmez, yatak partneri yada evdekiler fark ederler. Kişideçoğunlukla dolaylı bulgular vardır: kilo hatta çoğunlukla obezite, tansiyonyüksekliği, kalp hastalığı, gündüz dikkat dağınıklığı, konsantrason eksikliği,yorgunluk ve bu nedenle sık şekerleme/uyuklama gereksinimi gibi…
Uykuapnesi için 3 temel semptom vardır:
Buşikayetleri olan kişinin en yakın Göğüs Hastalıkları/KBB ya da nörolojipolikliniğine başvurması uygundur. Uyku apnesi birden fazla sistemi etkilediğiiçin birden fazla bronşı ilgilendirir. Santral nedenlere bağlı uyku apnesine santral uyku apnesi denir ki budurum nörologları ilgilendirir. Üst solunum yollarındaki bir tıkanıklık şüphesiolması hali KBB’yi ilgilendirir. Olayınhemen her aşaması solunum etkilediğinden Göğüs hastalıklarını ilgilendirir.
Uykuapnesi tanısı polisomnografi denilen uyku testiyle konulur. Bu test ya hastanede ya da mobil cihazlarlaevde kişiye yatmadan önce bir takım elektrotlerın bağlanarak kaydın alınmasıişlemidir. Uyku apnesinin ağırlıkderecesine göre tedavi planlaması yapılır: cerrahi, cihaz, ilaçlar vb.
VEREM (TÜBERKÜLOZ) HASTALIĞI
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Hemenhemen insanlık tarihiyle eşdeğer olan verem hastalığı hala öneminikorumaktadır. Nedeni solunum yoluyla yayılan verem mikrobu (mikobakteryumtüberkülozis)’dur. Büyüklüğü 2-4 mikronolan verem mikrobunun kaynağı mikrop saçan verem hastalarıdır. Özellikle kapalı, havasız ortamlarda hastakişilerin öksürük, aksırık, hızlı solunum hareketleri ile damlacıklar ortamasaçılır ve ortamda bulunan kişilere bulaşır. Verem mikrobu bulaşmış herkes illaki verem hastası olacak değildir. Dünyada yaşayan her 3 kişiden birinin veremmikrobu taşıdığı sanılıyor. Bunu veremincilt testi (PPD -Tüberkülin testi) ya da kan testleriyle ortaya koymakolasıdır. Verem mikrobu taşıyankişilerin %5’i hayatlarının bir döneminde bağışıklık sistemini etkileyen birdurum olursa mikrop aktive hale gelir akciğerler ya da başka sistemlerde: lenfbezleri, böbrek, kemik vs hastalık yapar.
Verem%80’den fazla oranda akciğerde görülür. Kişide uzun süren öksürük, balgam, özellikle akşama doğru olan hafifateşin gece düşnesi sonucu gece terlemesi, kan tükürme, halsizlik, kilo kaybıvs.
Veremteşhisi verem mikrobunun gösterilmesi, kan tahlilleri, akciğer filmleri vbyöntemlerle konulur.
Verem%100 tedavisi olan bir hastalıktır. Toplumsal bir hastalık olduğu için teşhis, tedavi takibi çoğunlukla bukonuda ülkelerin oluşturdukları sistem ve organizasyonlarca yürütülür. Ülkemizde de bu konuda oluşturulmuş olanverem savaş dispanserleri hala aktiftir.
ZATÜRRE (PNÖMONİ)
KudretInternational Hospital-Göğüs Hastalıkları Bölümü
Zatürreakciğerin parankim denilen hava değişiminden sorumlu alanıniltihaplanmasıdır. Çoğunlukla pnömokokdenilen zatüre mikrobu ile oluşur. Ancakdiğer mikroorganizmalar, virüsler, atipik bakteriler de zatüreye sebepolabileceği gibi organik maddeler (aşırı duyarlılık-hipersensivitepnömonileri), kimyasal maddeler de sebep olabilir.
Bakterilerinsebep olduğu zatürede kişide sıklıkla ateş vardır. Ateş aniden ortaya çıkar, 39-40 dereceyevarabilir, titremeler, halsizlik, öksürük, balgam, nefes darlığı olabilir. Zatüre olan akciğer alanı yaygınsa öksürüklebatıcı tarzda ağrılar da oluşur.
Zatüretanısı bu şikayetleri olan kişilerin fizik muayenesi, laboratuvar vegörüntülenme yöntemleri ile rahatlıkla konulur. Tanı konulduğu an bir an önce tedavi başlanması yayılmasını,ilerlemesini önleyecektir. Erken tanı vetedavi hayat kurtarır.
Erkeklik hormonu olarak da bilinentestosteron, erkeklerde testisler tarafından salgılanır. Sperm üretimindeoldukça büyük bir rolü bulunan testosteron, gelişim döneminde kas ve kemikgelişimini de etkiler. İlerleyen yaşlarda kas gücü ve kütlesinin korunması,kemik yoğunluğunun dengelenmesi ve saç sağlığının korunması gibi işlevleribulunur. Erkeklerde cinsel isteğin uyanması ve cinsel fonksiyonların yerinegetirilmesiyle de direkt olarak bağlantılı olan testosteron hormonunun kandüzeyinde azalması, erkek vücudunda pek çok değişime yol açar. Testosteronhormon seviyesinin azalmasıyla ortaya çıkan şikayetlerin oluşturduğu durum,andropoz ya da yaşlanan adam sendromu olarak tanımlanır. Erkekler, 40 yaşından50 yaşına kadar kan düzeyinde bulunan testosteron hormonunun yaklaşık %10’unu,50 yaşından sonra ise her 10 yılda bir yaklaşık %25’ini kaybeder. Bu durumkişiden kişiye farklılık gösterdiğinden, andropoz döneminin kesin bir başlangıçyaşı da bulunmaz. Ancak andropoz, çoğunlukla 50 yaşından sonra görülen doğalbir süreçtir ve kadınlardaki menopoz dönemine benzer şikayetleroluşmasına yol açar. Andropoz, erkeklerde cinsel işlev bozuklukları, uykuproblemleri, kas ve kemik dokusunda azalma, öz güven kaybı, depresif ruhhâli, anksiyete, hırçınlık, enerji ve motivasyon düşüklüğü, vücuttüylerinde azalma, kalp ve damar bozuklukları gibi pek çok farklı sorununortaya çıkmasına neden olabilir. Sıklıkla merak edilen sorulardan biri olan“Andropoz ne demek?” sorusu bu şeklide yanıtlanabilir.
Andropoz Nedenleri Nelerdir?
Her erkekte testosteron üretimifarklı düzeydedir. Orta yaşa gelen tüm erkeklerin testosteron seviyesinde birmiktar azalma olsa da kişi üzerinde yarattığı etkileri aynı düzeydeolmayabilir. Farklı bir deyişle 40 yaşından sonra erkeklerde testosteron seviyesigerilese de bu gerileme, her erkekte aynı seviyede olmaz. Bu yönüyle andropoz,kadınlarda görülen menopoz döneminden oldukça farklıdır. Kan dolaşımındakitestosteron hormonunun azalması en önemli andropoz nedeni olarak bilinir. Ancakerkeklerde yaşın ilerlemesiyle birlikte oluşan tek farklılık, testosteronseviyesinin azalması değildir. Özellikle seks hormonu bağlayan globülin (SHBG)de andropoz oluşumunda önemli bir rol oynar. SHBG, kanda bulunan ve vücut içingerekli olan testosteronun bir kısmını bağlayan hormondur. Yaşın ilerlemesiylebirlikte kanda SHBG hormon düzeyi de artar. Bu durum, biyolojik olarakkullanılabilir durumda olan testosteron seviyesinin azalmasına yol açar. Tümbunlara bağlı olarak testosteron seviyesi geriler ve testosteron ihtiyacı olandoku ve organlar testosteron hormonunu yeterince alamaz. Kişide testosteroneksikliğine bağlı olarak görülen şikayetler oluşmaya başlar ve böylece kişi,andropoz dönemine girmiş olur.
Andropoz Belirtileri Nelerdir?
Erkeğin yaşlanmasına bağlı olarakkan düzeyindeki testosteron seviyesi azalır. Andropoz, pek çok açıdankadınlarda görülen menopoz dönemine benzese de bu durum, menopozdan oldukçafarklıdır. Kadınlarda, menopoz dönemi kaçınılmazken erkeklerde testosteronmiktarının her kişide aynı miktarda olmaması ve aynı düzeyde azalmaması sözkonusu olabilir. Ancak yine de andropoz belirtileri, bazı açılardanmenopoz döneminde görülen semptomlarla benzerlik gösterir. Kişinin hempsikolojik hem de fizyolojik açıdan etkilenmesine neden olan andropoz dönemindesıklıkla görülen belirtilerin bir kısmı, şu şekilde sıralanabilir:
Andropoz Tanısı Nasıl Koyulur?
Andropoz belirtilerinin neden olduğuşikayetlerle kişinin hekime başvurmasının ardından hekim, ayrıntılı olarakkişinin anamnezini alır. Bu sırada hekim, belirtiler hakkında ayrıntılı sorularyönelterek olası diğer hastalıkları eler. Daha sonra hekim, eldeki verilerışığında andropoz tanısını netleştirmek ve diğer hastalıkları elemek içinlaboratuvar tetkiklerinin yapılmasını ister. Kan düzeyinde testosteronseviyesinin belirlenmesi için, total testosteron, serbest testosteron, LH, FSHve prolaktin hormon düzeyleri incelenir. Bu test çoğunlukla testosteronseviyesinin en yüksek düzeyde olduğu sabah 8 ila 11 saatleri arasında yapılır.Test sonuçlarının çıkmasıyla birlikte hekim, andropoz tanısı koyabilir.Andropoz tanısının doğru bir şekilde koyulabilmesi için kişinin hekime karşıaçık konuşması ve belirtilerini doğru bir şekilde aktarması son dereceönemlidir. Cinsel problemlerin konuşulmaktan çekinilmesi ya da sorulan sorularayanıltıcı cevaplar verilmesi, yanlış tanı koyulmasına neden olabilir. Hekimle görüşmektençekinen kişilerin başvurduğu bitkisel tedavi yöntemleri üzerinde yeterliçalışmalar yapılmadığından bu tür tedavilerden uzak durulmalıdır. Bitkiselilaçların bazı durumlarda, yaşın ilerlemesine bağlı olarak görülen diğerhastalıkların tedavisinde kullanılan medikal ilaçlarla etkileşime girerekfarklı sağlık problemleri oluşturabileceği de unutulmamalıdır.
Andropoz Tedavisi Yöntemleri Nelerdir?
Erkeklerin yaşlanmasına bağlı olarakortaya çıkan andropoz, yarattığı fiziksel etkilerinin yanı sıra psikolojiketkileriyle de erkeklerin hayattan keyif almalarını engelleyebilen birdurumdur. Bu yüzden andropoz belirtileri ile hekime başvurmak ve tanı almak sonderece önemlidir. Andropoz tedavisinde multidisipliner olarak hem bedensel hemde ruhsal etkilerin azaltılması hedeflenir. Kişinin derin ruhsal çöküntüyaşaması durumunda farklı tedavi yöntemleri uygulanabilir. Andropoz tedavisiiçin uygulanan etkin tedavi yöntemlerinden biri testosteron replasmanıdır.Ancak genel olarak andropoz belirtileri kişinin hayatını zorlaştırmıyorsaandropoz, mutlaka tedavi edilmesi gereken bir durum değildir. Bu durumdasağlıklı yaşam tarzı benimsenerek, günlük hayata devam edilebilir. Düzenliuyumak, gün içinde fiziksel aktivitelerde bulunmak, aşırı kilo alımındankaçınmak, dengeli ve düzenli beslenmek, kişinin genel sağlığının iyileşmesinede yardımı olur.
Eğer siz de kendinizde andropozbelirtileri olduğunu düşünüyorsanız ve bu durum hayatınızı olumsuzetkiliyorsa en yakın sağlık kuruluşuna giderek kontrollerinizi yaptırabilir vetestosteron replasmanı hakkında hekiminizle ayrıntılı olarak görüşebilirsiniz.
Böbrek taşları genellikle üreteryani idrar yoluna girdikleri dönemde belirti vermektedir. Böbrek taşlarıdüşürülürken üreterde yaptıkları tıkanıklık sebebiyle şiddetli ağrı oluşturur.Ancak bazı küçük böbrek taşları hiçbir belirtiye neden olmadan idrar yoluylaatılabilmektedir.
Böbrek taşı idrar yollarınıtıkayarak idrarın vücuttan atılmasında sıkıntılara yol açabilir. Böbrek taşınınidrar yolunu tıkadığı kişilerde ilerleyen dönemde böbrek fonksiyonunu kaybederve çift taraflı ise böbrek yetmezliği gelişebilmektedir.
BÖBREKTAŞI NEDEN OLUŞUR?
Böbrek taşı oluşumunda birdenfazla faktör etken rol oynayabilir. Böbrek taşı oluşmasında birkaç faktörün biraraya gelmesi riski artırabilmektedir.
BÖBREKTAŞI TEŞHİSİ
Böbrek taşının teşhisinde üroloji doktorunundetaylı muayenesi önemlidir. Böbrek taşının belirtileri üroloji doktoru içinçoğu durumda yeterli olabilmektedir. Bununla birlikte böbrek taşı teşhisinintam olarak netleştirilebilmesi için bir takım tetkikler yapılabilmektedir.
BÖBREKTAŞI TEDAVİSİ
Böbrek taşı tedavisi taşınbulunduğu bölge, büyüklüğü ve tipine göre farklılık gösterebilmektedir. Böbrektaşlarının birçoğu özellikle 4 mm. ’den daha küçük olanlar idrar yolu ile kendikendine vücuttan atılabilirler. Ancak küçük böbrek taşları da şiddetli ağrılaraneden olabilmektedir.
Küçük böbrek taşlarında evdeuygulanabilecek tedaviler uygulanabilir.
İdrar yollarından geçemeyecekkadar büyük olan taşlar için farklı tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.
Böbrek taşının bulunduğu bölge vebüyüklüğüne bağlı olarak şok dalga tedavisi taş kırma yöntemikullanılabilir. Vücudun dışından böbrek taşının parçalanmak için güçlütitreşimler oluşturan ses dalgaları kullanılmaktadır. Kırılan böbrek taşıparçaları idrar ile vücuttan atılır.
İşlem böbrek taşının büyüklüğü vebulunduğu bölgeye ve kullanılan cihaza göre 30-45 dakika sürebilmektedir. Sesdalgaları ile böbrek taşının kırılması çok şiddetli olmamakla birlikte ağrıyaneden olabileceği için sedasyon veya hafif anestezi altında gerçekleştirilir.Hasta aynı gün evine gönderilir. Ameliyatsız taş kırma yöntemi olarak bilinenses dalgaları ile böbrek taşının kırılması yöntemi genellikle 2 cm’den küçükböbrek taşlarda başarı sağlamaktadır.
Böbrek içindeki taşlarıkıvrılabilir ve ince aletler kullanarak, laser yardımıyla taş kırma yöntemidir.Kıvrılabilir cihazla idrar yolu uç kısmında direkt girilir, üretra, mesane veüreter geçilerek böbreğe ulaşılır. Taşın boyutu ve bulunduğu bölgeye göre taşbütün olarak çıkartılabilir. Çıkartılamayacak kadar büyük olan taşlar bulunduğuyerde holmium lazer kullanılarak küçük parçalara ayrılarak idrar yoluylaatılması sağlanır.
Böbrek taşının retrogradintrarenal cerrahi yöntemiyle kırılması veya çıkarılması esnasında herhangi birkitle ya da şüpheli oluşuma rastlanılırsa biyopsi alınabilir veya endoskopiktemizleme işlemi aynı seansta gerçekleştirilebilir.
Böbrek içi lazerle taş kırmaişlemi genel anestezi altında gerçekleştirilir. Kırılan taşın kırıntılarınınmesaneye akması için genelde böbrekten mesaneye uzanan bir tel(DJ stent)kullanılabilir.
Üreteroskopi ve Retrogradİntrarenal Cerrahi (RİRC) sonrası komplikasyon oranı ve hastanede yatış süresidüşüktür. Ancak operasyon süresinin uzaması ve ikinci bir operasyon yapılabilmeihtimali dezavantajları arasında sıralanabilir. İşlem sonrası mukozayaralanması, idrarda kan görülmesi, işlem sonrası ateş gibi komplikasyonlargörülebilir ve genellikle herhangi bir müdahale gerektirmemekte bazen medikaltedavi gerekmektedir.
Her hangi bir ameliyat kesisiyapılmadan işlemin idrar kanalından girilerek yapılması en büyük avantajlarıarasındadır. Bu sayede hastalar daha kısa sürede ev ve sosyal yaşamlarınadönebilmektedir.
Üreteroskopi (Retrograd İntrarenalCerrahi-RİRC) işlemi;
Gelişen teknoloji nedeniyle böbrektaşlarının açık ameliyatı günümüzde çok az yapılmaktadır. Çok büyük birtaş veya anormal anatominin olduğu hastalarda uygulanmaktadır. %1’i geçmeyenaçık böbrek taşı ameliyatlarında üroloji doktoru böbrekleri ulaşmak için sırtabir kesi açarak böbrek taşlarına ulaşmaktadır.
Kanda kalsiyum düzeyinin normalsınırlar içinde kalmasını sağlayan tek organ olan paratiroid bezlerininnormalden fazla çalışması böbrek taşı oluşmasına neden olabilir. Bu bezler çokfazla paratiroid hormonu (hiperparatiroidizm) ürettiğinde, kalsiyum seviyeleriyükselerek kalsiyum taşlarının oluşmasına zemin hazırlar. Paratiroid bezlerineyönelik ameliyat kalsiyum seviyelerinin normale dönmesini sağlayıp ve böbrektaşı oluşmasını engelleyebilir.
BÖBREKTAŞI HAKKINDA SIK SORULAN SORULAR
Böbrek Taşı Çeşitleri Nelerdir?
Böbrek taşı çeşitlerinin bilinmesitedavi için önemlidir. Böbrek taşının çeşidine göre tedavi yönlendirilebilirkentekrarlamaması için alınacak önlemler de belirlenebilir. Böbrek taşı çeşitlerişu şekildedir.
Ürik asit, kendi başına taşoluşturabileceği gibi kalsiyum ile de taşlar oluşturabilir.
Böbrek Taşı İçin Hangi DoktoraGidilmelidir?
Böbrek taşları için Ürolojidoktoruna gidilmelidir. Böbrek taşına ne tür bir tedavi uygulanacağı ürolojidoktorunun yapacağı muayene ve tetkiklerin ardından karar verilir. Böbrektaşlarının tedavisinde cerrahi yöntemlerin de bulunduğu göz önüne alarak böbrektaşı ameliyatlarında deneyimli bir üroloji doktoru ve alt yapısı yeterli birhastanenin seçilmesi önemlidir.
Böbrek Taşının Oluşmasını Önlemekİçin Neler Yapılmalıdır?
Böbrek taşlarının oluşma sebebifarklılık göstermektedir. Özellikle beslenme şekline göre alınacak önlemleroluşan böbrek taşına göre farklılık göstermektedir.
Gün içerisinde yeterli miktarda sutüketimi böbrek taşları oluşumunun engellenmesi bakımından ilk sırada yeralmaktadır. Günlük idrar çıkışının üzerinde su tüketiminin yapılması gerekir.Gerekirse üroloji doktoru idrar çıkışının ölçülmesini isteyebilir. Sıcak vekuru iklimlerde yaşayanlar ve sık egzersiz yapan kişilerin daha fazla su içmesigerekir. İdrar renginin berrak olması yeterli su tüketimi yapıldığının işaretiolabilir.
Böbrek taşı çeşidine göre ürolojidoktoru ve diyetisyenle görüşülerek uygun bir beslenme şekli düzenlenebilir.Beslenme düzeni oluşturulurken dengeli beslenme kurallarının unutulmamasıgerekir.
Günlük tuz tüketiminin azaltılmasıböbrek taşı oluşum ihtimalini düşürdüğü gibi hipertansiyon, kalp ve damarhastalıkları başta olmak üzere birçok rahatsızlık riskini de azaltmaktadır.
Böbrek taşı çeşidine göre farklıilaçlar kullanılabilir.
Böbrek Taşı Olanlar NasılBeslenilmelidir?
Böbrek taşı hikâyesi olanhastaların böbrek taşının çeşidine göre farklı beslenme düzenleri oluşturmasıgerekebilir. Beslenme şeklini üroloji doktoru ve diyetisyenle belirlemek endoğru seçenektir.
Kalsiyum oksalat taşı olanhastaların kalsiyumu tamamen kesmesi doğru bir yaklaşım değildir. Kalsiyumsağlıklı diş ve kemik yapısı için gerekli olduğu için doktor tavsiyesi olmadankısıtlamamak gerekir. Kalsiyum oksalat taşı olan hastaların;
Kalsiyumun, oksalat oranı düşüktahıl, sebze ve meyvelerden elde edilmesi daha sağlıklı bir seçenektir.
Tuz tüketiminin artması böbrektaşı oluşumuna tetikleyebilir. Tuzun içinde bulunan sodyum pek çok konserve vepaketlenmiş hazır gıdada da bulunabilir.
Hayvansal proteinin sınırlıtüketilmesi önemlidir. Protein ihtiyacının hayvansal proteinden elde edilmesibazı tür böbrek taşı oluşma riskini artırabilir.
Ancak yeterli miktarda proteinalımı da önemlidir. Hayvansal proteinlerin yerine, genellikle proteinbakımından yüksek, oksalat bakımından düşük olan kuru bezelye ve mercimeklertercih edilmelidir. Hayvansal proteinin aşırı tüketilmesi ürik asit taşlarınınoluşmasını tetikleyebilir.
Böbrekleri koruyacak yiyeceklernelerdir?
B6 Vitamini (piroksin) takviyeleride taş oluşumundan korunmada etkilidir. Barbunya fasulyesi kaynatma suyu,böbrek taşı problemlerini önlemek için etkili bitkisel tedavilerden biriolabilir.
Çocuklarımda böbrek taşı olacakmı?
Böbrek taşının bazı nedenlerikalıtsal özellik gösterebilir. Böbrek taşı olan bir kişinin çocuklarında böbrektaşı görülme olasılığı daha yüksektir.
Böbrek taşları böbreklerime zararverebilir mi?
Böbrek taşları özellikle uzun süretedavi edilmezse böbreklerde hasara neden olabilir. Tekrarlayan böbrek taşlarıciddi enfeksiyonlara neden olursa, tıkayıcı özellik gösterirse ve tedavide geçkalınırsa böbrek kaybına bile yol açabilmektedir.
Böbrek taşında ameliyat ne zamangereklidir?
Her böbrek taşı için ameliyatgerekli oymayabilir. Artmış su tüketimi, ilaç tedavisi gibi önlemlerle düşmeyenböbrek ve idrar yolu taşlarında ameliyat gündeme gelebilir.
Böbrek yetmezliği, böbreklerin kandaki atıkları yeterincefiltreleme yeteneğini kaybettiğinde ortaya çıkar. Böbrek fonksiyonlarının yüzde15’inin altına düşmesi de böbrek yetmezliği yaşandığının kanıtıdır. Böbrekyetmezliği bir anda ortaya çıkabilen bir hastalık değil, kademeli olarakilerleyen bir hastalıktır. Altta yatan birçok nedene veya herhangi bir nedenebağlı olarak böbrekler gün geçtikçe işlevini yitirir, tedavi edilmediğidurumlarda ise tamamen işlevsiz ve çalışmaz hale gelir. Bazı hastalarböbrek yetmezliğinin farkına varmadan hayatlarını devam ettirebilirler. Ancakçoğu hastada böbrekler görevlerini yerine getiremediğinden başkahastalıklar görülmeye başlar. Hastalığın başlangıcında böbrekler vücuttabiriken sıvıyı dışarı atamaz ve bu böbreğin küçülmesine neden olur. Ayrıca kanbasıncı düzenlenemeyeceğinden ve artacağından da böbrekler küçülebilir. Buşekilde küçülmeye devam eden böbrekler zamanla bütün işlevlerini kaybeder.Kanda biriken atık maddeler tansiyonun yükselmesine neden olur. Bu durumdankalp ve diğer organlar etkilenmeye başlar. Yüksek tansiyondan dolayı da böbrekyetmezliği ortaya çıkabilir. Böbreğin işlevini yerine getirememesinden dolayıortaya çıkan hastalıklar ve böbreğin işlevini yerine getirmesine engel olanhastalıklar bir döngü içerisinde vücudu olumsuz olarak etkiler. Bu nedenleböbrek yetmezliği hayati öneme sahip olan ve tedavisine vakit kaybetmedenbaşlanılması gereken bir hastalıktır.
Böbrek Yetmezliği Belirtileri Nelerdir?
Genellikle böbrek yetmezliğinin belli başlı birkaç tane belirtisi vardır.Ancak hastalığın şiddetine göre de herhangi bir belirtinin ortaya çıkmadığıda görülebilir.
Böbrek Yetmezliği Nedenleri Nelerdir?
Böbrek yetmezliği çeşitli koşulların veya nedenlerin bir sonucu olabilir.Böbrek yetmezliğini ortaya çıkaran neden, bu hastalığın tipini de belirler.Böbreklerde ani bir şekilde ortaya çıkabilecek olan kan akışı azalması böbrekyetmezliğine neden olabilir. Bu durumun ortaya çıkmasına kalp krizi, kronikkalp hastalıkları, karaciğer yetmezliği, ağır yanıklar, ağır şekilde ortayaçıkabilecek alerjik reaksiyonlar ve sepsis gibi ciddi bir enfeksiyon yolaçabilir. Yüksek tansiyon ve antienflamatuar ilaçlar da kan akışınınsınırlanmasına neden olabilir. Vücut sağlıklı olarak idrarı dışarı atamadığındatoksinler böbrekte birikir ve böbreklere aşırı bir yük biner. Bu duruma idraryollarını tıkayan prostat, kolon, boyun ve mesane kanserleri neden olur veböylece böbrek yetmezliği ortaya çıkar. Bunların yanında tedavi edilmeyenböbrek taşı, büyümüş bir prostat, idrar yolunda kan pıhtıları bulunması,mesaneyi kontrol eden sinirlerin zarar görmesi gibi durumlar da idraraçıkmamaya neden olur ve sonucunda böbrek yetmezliği görülebilir. Tüm buhastalıkların dışında böbrekte meydana gelen bir kan pıhtısı, ağırenfeksiyonlar, ağır metallerden dolayı oluşan toksinler, uyuşturucu ve aşırıalkol tüketimi, vaskülit ve kan damarlarının iltihabı, birçok organıniltihaplanmasına neden olan otoimmün bir hastalık olan lupus, böbreklerdekiküçük kan damarlarının iltihabı, bağırsaklarda meydana gelen bakteriyelenfeksiyonlar, bazı antibiyotikler ve kontrolsüz diyabet de böbrek yetmezliğineyol açabilir.
Böbrek Yetmezliği Hastalık Çeşitleri Nelerdir?
Tespit edilmiş olan 5 çeşit böbrek yetmezliği çeşidi vardır.
Böbrek Yetmezliği Tanısı Nasıl Konulur?
Böbrek yetmezliğinin teşhisi konusunda birçok test yapılır. Öncelikliolarak idrar tahlilinden faydalanılır. İdrardaki fazla protein veya şeker gibianormal durumların tespiti için idrar tahlili yapılır. İdrar miktarını ölçmekiçin idrar hacim ölçümleri yapılır. İdrar çıkışını ölçmek, böbrek yetmezliğininteşhisi konusunda kullanılan en basit yöntemlerden biridir. Düşük idrar çıkışıböbrek hastalığının, çoklu hastalıkların veya yaralanmaların neden olabileceğibir idrar yolu tıkanması böbrek yetmezliğini işaret edebilir. Kandaki kanüre azotu ve kreatinin gibi böbrekler tarafından filtrelenen maddeleri ölçmekiçin kan testleri uygulanır. Bu maddelerin kandaki hızlı artışı akut böbrek yetmezliğiniişaret edebilir. Ultrason, MRI ve BT tarama testleri de teşhis için yaygın birşekilde kullanılır. Bu görüntülenme yöntemleri kullanılarak böbrekte veya idraryollarında herhangi bir anormalliğin olup olmadığının saptanması amaçlanır.Ayrıca böbrekte herhangi bir anormalliğin olup olmadığının anlaşılabilmesi içinbiyopsi yapılarak böbrekten küçük bir örnek alınır. Bu biyopsi için çoğunluklalokal anestezi kullanılır. Alınan parça laboratuvar ortamında incelenerekböbrekte meydana gelmiş olabilecek olumsuz durumlar incelenir. Tüm bu testlerinyapılmasının amacı böbreğin görevini tamamıyla yapıp yapamadığınınanlaşılmasıdır. Testler sonucunda böbrekler gerektiği gibi çalışmıyorsa böbrekyetmezliği teşhisi koyulur.
Böbrek Yetmezliği Tedavi Yöntemleri Nelerdir?Böbrek yetmezliği tedavisinde uygulananbirkaç tane yöntem vardır. Bunlardan en yaygın olarak kullanılan yöntemdiyalizdir. diyaliz, bir makine kullanarak kanın filtrelenmesi vearındırılmasıdır. Bu makinenin amacı böbreklerin yerine getiremediği görevleriyerine getirmektir. Hasta, böbrek yetmezliğinin tipine bağlı olarak büyük birmakineye veya kateter torbaya bağlanabilir. Ayrıca diyalizle birlikteçoğunlukla düşük potasyumlu ve düşük tuzlu bir diyet yapılması gerekir. Böylecekanda bu maddelerin birikmesinin önlenmesi amaçlanır. En geçerli ve kesin çözümise böbrek naklidir. Böbrek naklinden sonra hastanın diyalize girmesine gerekkalmaz ve nakledilen böbrek normal çalışmasına devam eder. Ancak nakilişleminin yapılabilmesi için uygun bir donör bulmak gereklidir. Aksi durumlardaböbrek naklinin yapılması mümkün değildir. Çünkü insan vücudu yabancı birdokuyu kabul etmeyecek ve nakledilen böbreğin çalışmamasına neden olacaktır.Ayrıca nakli gerçekleştirilen böbreğin uyumlu olmasına rağmen vücudun böbreğireddetmemesi için bağışıklık baskılayıcı ilaçlar kullanılması gerekir. Builaçlar oldukça ağırdır ve ciddi yan etkilere sahiptir. Ancak kullanılmamasıböbreğin reddedilmesine ve yeniden böbrek yetmezliğine yol açacaktır. Bunedenle nakil olmadan önce bağışçı ve hasta için birçok test uygulanır. İkitaraf için de nakil işleminin uygun olacağı düşünülüyorsa gerekli cerrahiişlemler yapılarak nakil gerçekleştirilir.
Dünya Sağlık Örgütü tarafından “Cinsel yönden aktif olan ve herhangibir doğum kontrol yöntemi uygulamayan bir çiftin, bir yıl süre içerisindegebelik elde edememesi durumu” olarak adlandırılan kısırlık,dünya genelinde çiftlerin yaklaşık olarak %25’ini etkileyen klinik bir sağlıkproblemidir. Yapılan araştırmalar kısırlık probleminden 1/3 orandaerkeklerin, 1/3 oranda kadınların ve 1/3 oranda her iki partnerin sorumluolduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla kısırlık problemi yaşayan çiftlerde durum neolursa olsun her iki partner de tedavi kapsamında değerlendirilmeli, kişilerfiziksel ve psikolojik tedavi ile desteklenmelidir.
Kısırlık nedenleri
Gebe kalamama şikayeti ile başvuran çiftlerde, infertilite problemininortaya çıkış nedenleri fazlasıyla değişiklik gösterir. Başvuru sonrasında heriki partnere yapılacak olan detaylı muayene ile problemin asıl kaynağısaptanabilir. Yapılan muayene kısırlık probleminin hangi partnerdenkaynaklandığını, uygulanacak tedavi yöntemlerini ve tedavinin başarılı olmayüzdesini belirleme açısından son derece önemlidir.
Kısırlık testi
Cinsel yönden aktif olan ve herhangi bir doğum kontrol yöntemi uygulamayanbir çiftin 1 yıllık süre boyunca gebelik yaşamaması durumu, Dünya Sağlık Örgütütarafından Kısırlık (İnfertilite) olarak tanımlanır. Korunmasız düzenli cinselilişkiye rağmen hamilelik olmaması durumunda kısırlık tanısını koyabilmek vekısırlığa neden olan etkeni saptamak için kısırlık testi adı verilen bir dizitetkik ile detaylı muayene işlemi yapılır. Yapılan işlemler sonucu saptananprobleme ve problemine yerine göre uygulanacak olan tedavi girişimleriplanlanabilir.
Yapılan araştırmalar kısırlık probleminden 1/3 oranda erkeklerin, 1/3oranda kadınların ve 1/3 oranda her iki partnerin sorumlu olduğunu ortayakoyar dolayısıyla yapılacak tetkik ve girişimlerin bu doğrultuda seçilmesigerekir. Erkeklerde kısırlık testi uygulamaları görece daha kolayolduğundan kısırlık incelemelerinde ilk olarak erkekler muayeneedilir.
Erkeklerde kısırlık testi
Tüm bu tetkik sonuçları normal değerlerde ise kadın partnerin kısırlıktesti uygulamalarına geçilir.
Kadınlarda kısırlık testi
Erken boşalma, penisin vajene girmesinden önce yada hemen sonra, sınırlı bir cinsel uyarıyla kişinin istemi olmaksızın boşalmasıve bu olayın kişide belirgin bir sıkıntı yol açması durumu olarak tanımlanır.Erken boşalma, erkekler arasında sıkça karşılaşılan bir durumdur. Tahminler arasındafarklar olsa da yaklaşık her üç erkekten birinin yaşamı süresince bu problemlekarşılaştığı düşünülmektedir. Sıkça yaşanmadığı sürece endişe edilecek birdurum değildir. Erken boşalmanın tam bir tanımı yapılamamakla birlikte, eğerkişide aşağıdaki özelliklerde gözleniyorsa erken boşalma tanısı alabilir:
Erken boşalma sorunu
Erken boşalmada, hem fizyolojik hemde biyolojik etmenler rol oynayabilmektedir. Erken boşalma sorunu, erkeklerinutanç duydukları ve konuşmaktan kaçındıkları bir konu olmasına rağmen, sıklıklarastlanan ve tedavisi olan bir sağlık problemidir. Erken boşalması olanerkeklerde sorun ilk başta hafif olup zamanla şiddetlenebilir. Bazı durumlarda,erkekler erken boşalma sorunlarını partnerlerine hissettirmemeye çalışırlar. Budurum, çift arasında iletişim sorunlarına ve buna bağlı cinsel sorunlara yolaçabilir. Heteroseksüel çiftlerde kadınlarda cinsel isteksizlik, orgazm olamamave erkeğin ön sevişmeye yeterli zaman ayırmaması neticesinde uyarılma bozukluklarıolabilir. Ağır formlarında birleşme gerçekleşemez. Çiftler soruna yapıcı birşekilde yaklaşmadıkları takdirde ilişkilerinde ciddisorunlar yaşayabilirler.
Erken boşalmanın çeşitleri
Erken boşalma sebeplerine geçmedenönce erken boşalmanın çeşitleri olduğunu bilmek gerekir. Erken boşalma 4 sınıfaayrılır.
Yaşam boyu devam edilen erkenboşalma: Bu tiperken boşalma, ilk cinsel aktiviteyle birlikte gözlenir ve hayat boyunca devameder. Genel popülasyonda en az sıklıkla gözlenen erken boşalma tipidir.Çin ve Türkiye’de yapılan çalışmalar genel popülasyonda %2,3 ila 3,2 arasındagözlendiğini bildirmektedir.
Kazanılmış erken boşalma: Daha sık rastlanan bir problemdir.Fizyolojik ya da psikolojik bir değişiklik sonucunda ortaya çıkabilir. Genelpopülasyonda % 3,9 ila %4,2 arasında gözlenir.
Değişken erken boşalma: Erken boşalma sorununun en sıkgözlenen tipidir. Genel toplumda %8,5-11,4 oranında görülür. Kişi zaman zamannormal boşalma zaman zaman ise erken boşalma yaşar.
Duyusal (Subjektif) erken boşalma: Bu tipte aslında kişigerçekten erken boşalma problemine sahip değildir ancak kültürel ve psikolojiknedenlerden dolayı erken boşalma yaşadığını düşünmektedir. Genel toplumdagözlenme oranı %5,1-6,4 aralığındadır.
Erken boşalmanın nedenleri
Erken boşalma nedenleri psikolojikve biyolojik olarak ikiye ayrılmaktadır.
Psikolojik erken boşalma nedenleri;
Bu psikolojik etmenler, özellikledaha önceden normal boşalma yaşayıp sonrasında erken boşalma sorunuyla karşılaşan erkeklerdesıklıkla gözlenen sebeplerdir.
Buna karşın, yaşam boyu süren erkenboşalma sorunu, daha erken travmalar nedeniyle yaşanır. Bunlara örnek olarak;
Biyolojik erken boşalma nedenleri:
Erken boşalmaya neden olabilenhormon, enfeksiyon ve sinir sistemi hastalıkları bulunmaktadır.
Diyabet: Diyabet genellikleerkeklerde sertleşme bozukluğuna yol açan bir hastalık olmasına rağmen, 2016yılında Translational Andrology and Urology dergisinde yayımlanan bir çalışmadasertleşme bozukluğuna sahip diyabet hastalarının önemli bir çoğunluğunun erkenboşalma problemine de sahip olduğu gösterilmiştir. Diyabetin erken boşalmayaneden sebep olduğu hakkındaki biyolojik mekanizma tam olarak bilinmemektedir.
Hormon bozuklukları: Testesteronhormonu eksikliği, tiroid hormonu bozukluğu ve hipofiz bezi hastalıkları erkenboşalmaya neden olmaktadır.
Multiple Skleroz: Erken boşalma,multiple skleroz hastalarında gözlenen birçok cinsel fonksiyon bozukluklarındanbiridir.
Prostat bezi sorunları: Araştırmalarprostat bezi enfeksiyonları ile erken boşalma arasında bir korelasyon olduğunugöstermektedir.
Diğer nedenler: Yakın zamandayapılan çalışmalar, penisin aşırı hassasiyeti ve nörofizyolojik olarak boşalmamerkezinin artmış uyarılabilirliğinin erken boşalmadaki rolünügöstermektedir.
Erken boşalma engellenebilir mi?
Erken boşalma sorunu olan erkeklerbu sorunu kendi başlarına çözme girişimi sırasında uygun olmayan stratejilergeliştirebilirler. Ön sevişme sırasında penisinin uyarılmasının artması, cinselhaz alma birleşme süresini kısaltacağından dolayı bu sorunu yaşayan erkekler önsevişmeden kaçınabilirler. Bu durum partnerlerinde ve kendilerinde cinseldoyumu ve iletişimi azaltır. Kadın partnerde uyarılma sorununa da yol açabilir.Bir başka yanlış strateji ise birleşme sırasında kendilerine acı vericidavranışta bulunmaktır (çimdikleme, dudağını ısırma). Bu yaklaşımın amacıcinsel hazzı azaltarak süreyi artırmaya çalışmaktır. Kısmen süre uzasa da, cinseleylemin kalitesi bozulmuş olacaktır. Önceden mastürbasyon ile boşalarak, ikincive üçüncü boşalmayı hedefleyen erkeklerde ise cinsel ortam kaygılı halegelebilir.
Ön sevişmeyi uzatarak partnerinincinsel tatmini sağlanması bireyin kendi başına alabileceği en doğrustratejidir.
Erken boşalma teşhisi nasıl konulur?
Erken boşalma teşhisi konulabilmesiiçin hastanın aktif bir cinsel yaşamı olması gereklidir. Erken boşalmateşhisinde doktorla uzun görüşme ve fiziksel muayene esastır. Erken boşalmasorunu ile birlikte erektil disfonksiyon (sertleşme bozukluğu) da yaşanıyorsadoktor hormon düzeylerine bakmak için birtakım testler isteyebilir. Bu görüşmesırasında hastanın tıbbi geçmişini olabildiğince detaylı aktarması,tedavi stratejisinin doğru belirlenmesini sağlar. Tıbbi özgeçmişte, geçmişte veşu anda sahip olunan hastalıklar, kazalar, travmalar, kullanılan ilaçlarsorulacak, hastanın cinsel yaşamı dinlenecektir.
Erken boşalmanın tedavisi nasıldır?
Günümüzde erken boşalmanın tedavisiyüz güldürmektedir. Hastalığın altında yatan sebep de belirlendikten sonrahastanın durumuna göre aşağıda yer alan tedavilerden bir ya da birden fazlasıbirlikte kullanılabilir.
İlaç tedavisi: Ağızdan kullanılan ilaçlar erkenboşalmanın en çok tercih edilen tedavi yöntemlerinden biridir. SSRI (SelektifSeratonin Reuptake İnhibitörü) denilen ilaçlar her gün ağızdan bir tabletolarak alındığında, 5-10 gün sonra etkisi gözlenmeye başlar. Bununla beraber builaçların her gün kullanımının gerekmesi ve yorgunluk, bulantı,terleme, esneme gibi yan etkilerin ortaya çıkması hastaların tedaviye devametme oranının düşük olmasına neden olur. Aynı tür ilaçların yeni bir formu olandapoksetin etken maddeli ilaç, ilişkiden 1-3 saat önce kullanıldığında başarısağlamaktadır. Her gün kullanım gerektirmediği için bu tedavide hastamemnuniyeti oldukça yüksektir.
Egzersiz ve spor: İdrar kaçıran çocuk, kadın veerkeklerde de kullanılan Kegel egzersizleri, erken boşalmanın tedavisinde dekullanılmaktadır. Bu egzersiz, pelvik kaslarını çalıştırır ve günün her saatiuygulanabilir. Cinsel ilişki sırasında kişi boşalacağını hissettiği sırada, bubölgedeki kaslarını kasarak mesane boynundaki kas yapısının da kasılmasınısağlayacak ve boşalmayı kontrol edecektir. Kegel egzersizi, erken boşalmayakarşı etkili tedavi yöntemlerindendir. Bunun haricinde pelvik taban kaslarınıçalıştıran fitness ve benzeri sporlar da erken boşalmayı engellemek bakımındanfaydalıdır.
Krem ve jeller: Erken boşalma tedavisindekullanılan diğer bir yöntem lokal anestezik içeren kremlerin kullanımıdır.İlişki öncesi penise uygulanan krem/jel/spreyler peniste duyu kaybı oluşturarakboşalmayı geciktirmektedir. Bu tedaviler lokal olduğu için haplarda gözlenensistemik yan etkiler görülmez. Bununla birlikte krem ve jeller kullanımmiktarına göre kadın ve erkekte orgazm hissini engelleyebilmektedir. Özelliklekullanılan jellerin kötü kokusu ilişki sırasında hoşnutsuz bir ortamyaratabilmektedir.
Prezervatif: Krem ve jeller gibiprezervatifler de ilişki esnasında duyu hissini azalttığı için erken boşalmayıönlemek için kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir.
Seks terapileri: Erken boşalmanın tedavisindeetkili yöntemlerden birisi de seks terapileridir. Ön sevişme periyodunun mümkünolduğunca uzun tutulması; öğretilen manevraların uygulanması tedavide başarıgetirir. Bu manevralar “dur-başla” (stop-start) ve “sıkma” teknikleridir.Dur-başla tekniği aşamalı bir tekniktir ve her aşama ortalama 2 hafta sürmekteve her hafta en az üç kez önerilen manevraların yapılması gerekmektedir. Bumanevralar penis uyarılmasının azaltılmasını ve bu sayede boşalmanın geciktirilmesiniamaçlamaktadır. Sıkma tekniği ise ilişki sırasında boşalma hissedildiğindeilişkinin durdurularak, penis uç kısmının boşalma hissi geçene kadar sıkılmasıve bu sayede boşalmanın geciktirilmesidir.
Cerrahi tedaviler :Bu yöntem geriye dönüşsüz biryöntemdir ve nadiren uygulanır. Bu tedavideki mantık, hastalarda penisin aşırıduyarlı olduğu varsayımına dayanmakta ve penise giden sinirlerin çeşitliyollarla kesilmesiyle bu aşırı duyarlılığın azaltılması hedeflenmektedir.
Erken boşalmanın en doğru tedavistratejisi, uzman hekimle birlikte kişiye özgü programlanmış tedavilerdir.Erken boşalma sorununuz olduğunuzu düşünüyorsanız, size en yakın sağlıkkuruluşuna başvurun.
Frengi, Treponema Pallidum adlımikrobun yol açtığı sistemik bir hastalıktır. Tedavi edilmez ise beyin,sinir, göz ve iç organlarda ciddi hasarları beraberinde getirerek ölüme nedenolur. Tüm dünyada yaygın olarak görülür. Erken tedavi edildiği takdirde kesiniyileşme sağlanan bir hastalık olmasına rağmen, tedavisiz olgularda ilerleyerekhayatı tehdit edebilen ciddi komplikasyonlara ve iç organ tutulumlarına nedenolabilir. Sifiliz, HIV enfeksiyonunun bulaşmasını da kolaylaştırır.
Frengi (Sifiliz) bulaşma yolları nelerdir?
Sifilizin başlıca bulaşma yolucinsel yolla bulaşmadır. Bulaşmada derideki taze lezyonların sızıntıları,meni ve vajina salgısı gibi vücut sıvıları önemlidir. İkinci önemli bulaşmayolu ise, anneden bebeğe geçiş yoludur. Bebek mikrobu anne karnında kapabileceğigibi doğum esnasında doğum kanalından da alabilir. Sifiliz (frengi) kantransfüzyonu esnasında da bulaşabilir. Ancak kan nakli yolu ile bulaşma çoknadirdir. Çünkü günümüzde tüm donörler, Sifiliz açısından taranmaktadır. Ayrıcasifiliz mikrobu, kan bankası depolama şartlarında 24 saatten fazla yaşayamaz.Sifilizli bir hastanın eşyalarını kullanmak da hastalığın bulaşmasına nedenolabilir. Uyuşturucu bağımlılarında ortak iğne kullanımı sonucu hastalıkbulaşabilir. Enfeksiyonun ilk yılı çok bulaşıcı olup %90 geçiş mümkündür, dahasonra bulaşıcılık giderek azalır ve dördüncü yılın sonunda geneldebulaşıcılık kalmaz.
Frengi (Sifiliz) kimlerde görülür?
Sifiliz, korunmasız cinsel temastabulunan herkeste ve her yaşta görülebilir. Sifilizin en sık görüldüğü kişilerşu şekilde sıralanabilir;
Frengi (Sifiliz) belirtileri nelerdir?
Hastalık belirtileri başlamadan önceortalama 21 gün (3-90 gün) kuluçka süresi vardır.
Frengi 4 evrede seyreder:
Birinci evre: Hastalık kapıldıktan sonragenellikle genital bölgede bir veya birden çok lezyon ortaya çıkar. Yaralar hastalıkbulaştıktan 10 ila 90 gün içinde ortaya çıkar. Hastalık nereden bulaştıysa yarada orada çıkar. Genellikle cinsel temasla bulaştığından genital bölgede çıkar,ancak rektal bölgede, anüste, dilde, ağızda, dudakta, vücudun her yerindegörülebilir. İlk çıkan bu yaraya şankr denir. Şankr; ağrısız, sert, deridenkabarıktır, zamanla ülserleşir, ortası çukurlaşır, akıntılı hal alır. Bu ilklezyon 1 ila 5 hafta içinde kendi kendine iyileşir. Ülser kaybolur. Hasta budönemde tedavi edilmez ise hastalık ikinci evreye ilerler.
İkinci evre: Primer sifilizden aylar sonra ortayaçıkar. Vücutta pembe-kırmızı döküntüler görülür, kaşıntı yoktur, döküntülerbirden fazla bölgede görülür, 2-6 hafta sürer. Sifiliz döküntüleri;
Bu döküntülerin hepsinde bakterivardır ve hastalık bulaşabilir. Boğaz ağrısı olur, lenf bezleri şişer, başağrısı, gribal şikayetler, ateş, yorgunluk, halsizlik, genel vücut ağrıları,tüm vücutta şişmiş lenf bezleri görülür. Hasta bu evrede tedavi edilmez isehastalık üçüncü evreye girer.
Üçüncü evre: Bu döneme sessiz dönem dedenir. Bu dönemde hastalık ilerlemeye devam eder, ancak hiçbir şikayeteneden olmaz. Birkaç yıl sürebilen bu dönemde sifiliz testleri pozitiftir.Üçüncü evre de kendi içinde ikiye ayrılır:
a- Erken latent dönem: İlk iki dönemden sonraki bir yılıkapsar ve hastanın hastalığı en çok bulaştırdığı dönemdir.
b- Geç latent dönem: Bu dönemde hastalar hastalığı çokbulaştıramazlar, ancak hamile kadınlarda hastalık bebeğe bulaşabilir. Bu dönemdeyakalanıp tedavi edilemeyen hastalarda hastalık dördüncü ve son evreye girer.
Son evre: İlk enfeksiyondan aylar, hattayıllar sonra ortaya çıkabilen son evrede hastalık ilerlemeye devam eder.Günümüzde son evre Sifiliz, gelişmiş ülkelerde nadir görülür. Buevrede sifiliz iç organlara zarar verir.
Frenginin neden olduğu iç organhasarları ölüme neden olacak kadar ciddi ve ilerleyicidir. Bu dönemde en sıkgörülen şikayetler:
Erkeklerde frengi belirtileri nelerdir?
Doğumsal frengi
Ana karnında bebeğe mikrop bulaşmasısonucu ortaya çıkan tablodur. Sifiliz mikrobu anne karnında bebeğe çokzarar verir. Günümüzde doğum öncesi yapılan testler sayesinde bu hastalık erkendönemde yakalanmakta ve tedavi edilmektedir. Yakalanamaz ise konjenitalsifiliz tablosu ortaya çıkar. Sifiliz, doğmamış bebektesağırlık, diş problemleri, burun problemlerine neden olur. Tüm gebekadınların sifiliz için gebeliklerinin erken döneminde kan testi yapmalarıgerekir.
Frengi (sifiliz) teşhisi nasıl konur?
Sifiliz kan testleri ilekolayca teşhis edilir. Lezyonlar ve fizik muayene de teşhiste yardımcıdır.Teşhis için VDRL, RPR, TPHA-İ FTA-ABS kan testleri ve lezyonlardan alınanörneklerin incelenmesi belirleyicidir. Sifiliz düşünülen hastalardan HIVtesti mutlaka istenir.
Frengi (sifiliz) tedavisi için kullanılan ilaçlarhangileridir?
Sifiliz, ne kadar erken teşhisedilirse komplikasyonların oluşması o ölçüde önlenebilir. Penisilin halensifiliz tedavisinde kullanılan temel ilaçtır. Penisiline dirençlisifiliz vakaları henüz bildirilmemiştir. Penisilin bakteriyi öldürerekhastalığın ilerlemesini kesin olarak durdurur. Sifilis öyküsü 1 yıldan az olankişilere 1 doz depo penisilin, sifilis öyküsü 1 yıldan uzun ise 2- 3 doz depopenisilin, doğumsal sifiliste bebeğe 10 gün kristalize penisilin tedavisiyeterlidir. Penisiline alerjik kişilerde Doksisiklin, Ceftriakson, Tetrasiklin,Azitromisin tedavi amacıyla verilebilir. Tedavinin başlamasından 2 gün sonrahastalığın bulaşıcı olma özelliği ortadan kalkar. Hastalığın etkilediğiorganlara göre sifilizin tedavi süresi 2 yıla kadar uzayabilir. Tedaviyebaşlandıktan sonra hastanın takibi 2 yıl devam eder.
Sifilis teşhis edilen kişilerintedavileri tamamlanana dek cinsel temastan kaçınmaları gerekir. Tüm cinselpartnerlerinin testten geçirilmesi gerekir.
Frengiden (sifiliz) korunma nasıl olmalıdır?
Sifiliz, en sık cinsel temas ilebulaşır. Hastalığın büyük kısmında hastanın görünür hiçbir lezyonu yoktur vehastalığı bulaştırır. Bu nedenle kimin hasta olduğunu anlamak güçtür.Korunmasız, cinsel temasta bulunmamak, şüpheli cinsel temastan kaçınmak, çokeşli olmamak, şüpheli durumda kondom kullanmak korunma yollarınınbaşlıcalarıdır. Seks oyuncakları ortak kullanılmamalıdır. Şüpheli her durumdadoktora başvurmak gerekir. Cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili testyapıldığında sonucu eşler veya cinsel partnerler ile paylaşmak önemtaşır. Frengiden şüphelenildiği durumlarda acilen üroloji, kadın doğumhastalıkları veya enfeksiyon hastalıkları bölümlerine başvurmak gerekir.
Kanlı idrarın rengi içerdiği kanmiktarına göre açık pembeden koyu kırmızı ya kadar değişir. Kanlı idrarbulanıktır; cam bir kap içinde bir süre hekletilirse üstte görece duru, alttaise kanlı çökelti nedeniyle daha koyu renkli ve hulanık iki bölüme ayrılır.İdrarda kan belirtisi boşaltım sisteminin herhangi bir yerindenkaynaklanabılır.
Böbrek taşları, idrar yolları veremi,kötü huylu tümörleri ya da enfarktüsü, akut glomerülonefrit, idrar borusutaşları, idrar kesesi tümörleri, veremi, taşları ya da basit bir idrar kesesiiltihabı ya da üretra taşları ve iltihabı buna yol açabilir. İdrarda kan herzaman gözle görülmeyebilir. İdrarın rengini değiştirmeyecek kadar azsa ancakkimyasal deneylerle ya da idrar çökeltisinin mikroskopla incelenmesiylesaptanabilir.
İdrarda kanbulunmasının en önemli nedenleri;
– Böbrek tümörü
– İdrar kanalı tümörü
– Mesane tümörü
– İdrarkesesi divertikülü
– Enfeksiyonlar
– Glomerülonefritler
– Prostat
– Darlıklar
– Böbrek, üreter veya mesane Taşları
– Polikistik böbrek
– Nörojen mesane
– Böbrek kistleri
– Üretral karünkül
– Hematolojik bozukluklar
– Damar bozuklukları
– Aşırı egzersiz
– Bazı ilaçlar
– Travma
İdrar yolu enfeksiyonu, genellikle idrar yolundanmesaneye, daha nadiren böbreklere kadar ulaşan bakterilerin neden olduğu çokyaygın görülen bir enfeksiyondur.
İDRARYOLU ENFEKSİYONUN BELİRTİLERİ NELERDİR?
İdrar yolu enfeksiyonununenyaygın belirtisi, idrar esnasında veya sonrasında meydana gelen ağrı ve yanmahissidir. Diğer belirtiler arasında sık idrara çıkma, idrarı tam bitirememe,kasıklarda ağrı ve şişlik hissi, bulanık ve ağır kokulu idrar, ateş, bulantı vekusma yer almaktadır.
İDRARYOLU ENFEKSİYONUNUN SEBEPLERİ NELERDİR?
Havuz, deniz, hamam, sauna gibiıslak ortamlar, genital akıntı, genital hijyene dikkat edilmemesi, cinselilişki, sık partner değişikliği, yetersiz sıvı alımı ve buna bağlı yetersizidrar çıkışı, vücut direncinin düşmesine neden olabilecek durumlar; kronikhastalıklar, travmalar; idrar yolu anomalileri, idrar yolu tıkanıklıkları, taşhastalıkları, kateter kullanımı, çeşitli doğum kontrol yöntemleri(diyaframgibi) ve menopoz idrar yolu enfeksiyonu nedenlerindendir.
İDRARYOLU ENFEKSİYONUNUN TANISI NASIL KONULUR?
İdrar yolu enfeksiyonu tanısınıkoyabilmek için idrar tahlili yapmak gerekmektedir. İdrarda görülen bakterilerkültür tahlili ile besiyerinde üretilir. Bakterinin tipi ve hangi antibiyotiğeduyarlı olduğu saptanır.
İDRARYOLLARI ENFEKSİYONUNUN TEDAVİSİ NASIL UYGULANIR?
Sadece mesaneyi tutan, septikseyretmeyen basit idrar yolu enfeksiyonları için; genital hijyene dikkatedilmesi, bol ve sirkadyen(aralıklı-güne yayarak) sıvı alımı ve kısa sürelidüşük doz antibiyotikler tercih edilmektedir. Kana yayılmış veya böbreği tutanseptik idrar yolu enfeksiyonlarında ise uzun süre antibiyotik kullanımıuygundur ve hasta seyrine göre hastane yatışı ve damar içine sıvı ve yüksek dozantibiyotik tedavileri gerekebilmektedir.
İDRARYOLU ENFEKSİYONU İLE İLGİLİ SIK SORULAN SORULAR
-İdrar yolu enfeksiyonu kendikendine geçer mi?
Vücut direncinin yüksek olduğukişilerde komplike olmayan idrar yolu enfeksiyonlarının yaklaşık yüzde 25-30’uantibiyotik kullanmadan iyi sıvı alımı ile düzelir. Ancak tekrarlama vekronikleşme ihtimali tedavi alanlara göre daha yüksek olmaktadır.
-İdrar yolu enfeksiyonu hangi yaşgruplarında gelişir?
10 yaşına kadar çocuklarınyaklaşık yüzde 3’ünde idrar yolu enfeksiyonu görülür. Doğumdan itibaren ilk 3ayda erkek çocuklarda sık ortaya çıkarken sonrasında kızlarda daha yaygıngörülür. Erkeklerde prostat şikayetlerinin belirdiği 50’li yaşlardan sonrasıklık artarken, kadınlarda ilk görülme sıklığı artışı cinsel ilişki başlamasıile olur ve daha sonra menopoz ile tekrar görülme sıklığı artar.
– Hangi cinsiyette daha sık ortayaçıkar?
Kadın genitalinin anatomik olarakenfeksiyona daha açık olması ve kadın idrar yolunun kısa olması nedeniylekadınlarda daha sık görülür.
-İdrar yolu enfeksiyonununtedaviye rağmen tekrarlama olasılığı var mıdır?
Ne yazık ki tedavi edilmeyen veyanedeni ortadan kaldırılamayan idrar yolu enfeksiyonları tekrarlama eğilimigösterir.
-İdrar yolu enfeksiyonu kısırlığasebep olur mu?
İdrar yolu enfeksiyonu eğer cinselyolla bulaşmış ve genital organlarda tutulum oluşturmuşsa kısırlığa nedenolabilir.
-Hamilelerde ortaya çıkanenfeksiyon düşüğe sebep olur mu?
Hamilelerde ortaya çıkan idraryolu enfeksiyonu septik bir tablo oluşturur ve vücuda yayılırsa erken doğum venadiren düşüğe de neden olabilir.
-Enfeksiyon cinsel yolla bulaşırmı?
İdrar yolu enfeksiyonları sıklıklaolmasa da cinsel yolla da bulaşabilir.
-Bitkisel yöntemlerin tedavideyeri var mıdır? Varsa hangi alternatif tedavi yöntemleri kullanılabilir?
Bazı bitkisel desteklerin idraryolu enfeksiyonu oluşma ihtimalini azalttığı düşünülmekle birlikte bu konudayeterli bilimsel kanıt henüz bulunmamaktadır.
-Enfeksiyondan korunmak içinneler yapılabilir?
Bol sıvı alımı çok önemlidir.Özellikle çocuklarda düzenli işeme ve kabızlığın önlenmesi sağlanmalıdır.Erişkinde ayrıca genital hijyene önem verilmeli, cinsel ilişkide korunmanınönemi unutulmamalıdır.
-Havuza girmek idrar yoluenfeksiyonuna sebep olur mu?
Uygunsuz koşullara sahip havuzlarenfeksiyona neden olabilir veya zemin hazırlayabilir.
-Ayakları üşütmek enfeksiyonasebep olur mu?
Sık tekrarlayan idrar yoluenfeksiyonu hikayesi olanlarda ayak ve karın bölgesini üşütmek enfeksiyonataklarını tetikleyebilir. Ancak bağışıklık sistemi kuvvetli erişkinde yeniidrar yolu enfeksiyonu oluşumuna neden olduğunu gösteren bilimsel veribulunmamaktadır.
-Su tüketimi enfeksiyon gelişiminive tedavisini etkiler mi?
Hem çocuk hem erişkinlerde güneyayarak tüketilen bol sıvı enfeksiyon gelişme ihtimalini azalttığı gibi oluşanenfeksiyonun tedavisini de kolaylaştırır.
Kum dökme özellikle fosfat, sistinve oksalat gibi kristallerin vücudun bulunduğu sıcaklıkta idrarda çözünememesisonucunda katı olarak parça parça idrarda kalmasıdır. İnsan vücudunda ürinersistem böbreklerden ince idrar kanalları aracılığıyla idrar kesesine yanimesaneye idrar taşınması ve buradan da vücut dışına atılması şeklinde işler.Böbreklerden idrar torbasına giden idrarda kum veya taş bulunması durumundaidrar ince idrar kanallarından rahatlıkla ilerleyemez ve burada birikmeye nedenolur. Bu birikme sonucunda böbreklerde şişme meydana gelir ve bu şişme şiddetliağrıya, bazen de bulantı ve kusmaya sebep olur. Oluşan taş ince idrarkanallarına doğru inmeye başladıkça ağrı vücutta daha da yaygınlaşır ve idraraçıkma isteği sıklaşır.
Bu süreçte idrarın rengi koyulaştığıgibi idrarda kan görülme olasılığı da vardır. İdrar yapma sırasında ise yanmahissi oluşabilir. Kum dökme veya taş düşürme durumlarında duyulan ağrı geneldeçok şiddetli olduğu için hastalar hastaneye başvururlar ve bu duruma renalkolik denir. Renal kolik durumuna acil servislerde sıklıkla rastlanılır, hattaacil servislerde en sık karşılaşılan üriner sistem rahatsızlıktırdenilebilir.
Bu idrarda çözünemeden kalan kristallerinboyutları önemlidir. Kristallerin boyutları büyüdükçe idrar ile atılmasızorlaşır. Böyle durumlarda idrarın bekletilmesi çok sakıncılıdır çünkü idrardaçözünemeden kalan küçük kristaller idrarın bekletildiği süreçte dibe çöker vebirbiriyle kaynaşarak daha büyük kristaller haline gelir. Atılamadığı sürece deböbreklerde sürekli yüksek şiddetli ağrı hissedilir. Bazı kişilerde ise böbrekkumu dökme sırasında böyle ağrılar hissedilmeyebilir.
Kum dökme rahatsızlığı bulunaninsanlarda bu durumun tekrarlama olasılığı ilk 10 yıl içinde %50’dir. İlk kumdökme tecrübesinde kişiye doğru tedavi uygulanmadığı takdirde tekrarlamaolasılığı daha da artar.
Kum dökme semptomları bulunan birkişi hastaneye başvurduğunda idrar ve kan tahlilleri uygulanır. Hastanede yapılanbu tahlillerde böbrek fonksiyon testleri (üre-kreatinin), kan elektrolitdüzeyleri (sodyum, potasyum, klor, kalsiyum) ve enfeksiyon belirteçleritestleri (kan sayımı, CRP, idrar tahlili ve kültürü gibi) değerlerine bakılır.Bazı hastalarda böbrek fonksiyonlarının yükseldiği gözlenebilir ve bu durumdaböbrek fonksiyonlarını daha da yükseltecek olan ilaçlardan kaçınılmasıönerilir.
İdrarda kristallerin çözünememesisonucu oluşan kumun ince idrar kanallarında ilerleyememesi ve birikmeye yolaçması sonucunda idrar yollarında enfeksiyon da oluşabilir. Enfeksiyon görülenhastalar yakından takip edilmelidir ve bu enfeksiyon durumu da uygun görülenantibiyotikler ile düzeltilmelidir. Enfeksiyon durumu uygun antibiyotiktedavisi ile düzeltildikten sonra idrarın kanallardan düzgün şekilde akmasınısağlamak için uygun görülen tedavi şekilleri uygulanmalıdır.
Hastanın kum döktüğü anlaşıldıktansonra düşen taşın veya dökülen kumun kanalın neresinde bulunduğunu gözlemlemekve büyüklüğünü görmek için böbrekteki tıkanıklık sonucunda oluşanşişmenin ne durumda olduğunu anlamak ve bu durumlara göre bir tedaviyöntemi önermek için film çektirmek gerekli olabilir. Bu amaçla kullanılanyöntem genellikle idrar yolları ultrasonografisidir. Bu yöntemde hastalarradyasyona da maruz kalmaz ve böylece gebelerde ve çocuklarda da güvenlekullanılabilir. Ancak çok küçük boyutta olan taşlar görülemeyebilir ve budurumda bilgisayarlı tomografi kullanılması uygun görülür. Bilgisayarlıtomografi böbrek taşlarını veya kumu göstermek için kullanılan en iyi yöntemdirve en net görüntülemeyi sağlar.
Kum dökme durumu kadınlara kıyaslaerkeklerde daha sık görülür. Ailede bu durumun görülmüş olması veya görülmeyeyatkınlık kum dökülmesi riskini arttırabilir. Beslenme ve yaşanılan bölgeninkum dökme üzerindeki etkisi büyüktür. Yüksek dağlık yerlerde ve kuraklıkbulunan bölgelerde daha fazla görüldüğü saptanmıştır ve bu durumda Türkiye’dede doğu bölgesinde dağlık alan fazlalığından dolayı batıya göre görülmeolasılığı daha yüksektir.
Kum dökme belirtileri
Kum dökmenin en belirgin belirtisiböbreklerde yani karnın yan taraflarında duyulan hatta bazen kasıklara, sırtakadar yayılan şiddetli ağrıdır. İdrara çıkıldığında yanma hissiyatı, idrarrenginin koyulaşması hatta bazı durumlarda bazen gözle görülebilen bazen detahliller sonucunda idrarda kan görülebilmesi, idrara sıklıkla çıkıldığıhalde idrarın tam boşalmaması hissi en sık görülen belirtiler arasındadır. Bubelirtilere ek olarak böbreklerdeki birikme sonucu oluşan bulantı ve kusmagibi belirtiler de görülebilir. Kum dökülmesine bazı durumlarda enfeksiyon daeşlik eder ve bu da böbrek kumu belirtilerine örnek olarak gösterilebilir.Böbrek kumları veya taşları uzun zaman boyunca hiç belirti vermeden de içeridebüyüme gösterebilir. Bu duruma karşı dikkatli olmak gereklidir.
Kum dökmekten nasıl korunabiliriz?
Kum döken hastaların tedavisi
Böbreklerden ince idrar kanallarınadüşen kristallerin yani taş veya kumun boyutu tedavi için önemlidir ve bu boyutfilm yöntemiyle belirlenir. Belirleme sonucunda boyutun 5mm’den küçük olduğugörülürse kendiliğinden düşme olasılığının yüksek olduğu söylenir. Buolasılık %70-85 kadardır. Bu boyuttaki kum veya taş için ağrıyı azaltmakamaçlı ağrı kesici kullanımı yeterli görülür. Ağrı kesici tedavisine ek olarakhastanın bol bol sıvı tüketerek idrar miktarını arttırması ve böylecebulunan küçük boyuttaki kristallerin atılımını kolaylaştırması tavsiye edilir.Aynı zamanda görülen tedavilere ek egzersiz yapılması özellikle de sık sık ipatlanması kumun veya taşın düşmesi için iyi bir yöntemdir. Bu egzersizlerbiriken kristallerin aşağıya doğru hareketini hızlandırır. İnce idrarkanallarını genişletme etkisi bulunan prostat ilaçları da tedavi içinkullanılabilen ilaçlar arasındadır. Bu prostat ilaçları 5mm’den daha büyük olangenellikle boyutları 5-10mm’ler arasında bulunan taşlar veya kumlar içinkullanılır.
5mm’den küçük olduğu halde uygulananağrı kesici tedavisine yanıt vermeyen ve bir türlü düşmeyen böbrek taşlarındases dalgası ile taş kırma tedavisi (ESWL) uygulanabilir. Bu tedavi yöntemisonucunda da taşın sert olması veya hastanın bu tedaviye aslında uygunolmamasından dolayı bir yanıt alınamıyorsa, endoskopik lazerle taşkırma tedavisi (URS) uygulaması uygun görülür.
Kum dökme semptomlarından olanbulantıyı önlemek için uygulanan tedavilere ek mide bulantısını hafifleticiilaçlar da hastaya uygulanabilir. Kum dökmesine bazı durumlarda eşlik edenenfeksiyonun önlenmesi için aynı zamanda hastaya uygun bir antibiyotik tedaviside başlanabilir. Antibiyotik tedavisi uygulanacak hastalarda uygun antibiyotikseçimi önemlidir aksi takdirde hastada antibiyotik direnci oluşma ihtimalivardır. Tedavi süresince böbrek fonksiyonlarının geri gelip gelmediği veyaböbrekteki şişliğin boyutunun nasıl değiştiği gözlenir ve buna göre tedaviyedevam edilir.
Lökosit nedir?
Beyaz kan hücresi (WBC) ya daakyuvar olarak bilinen lökositler, bağışıklık sisteminin önemli bir parçasıolup, vücudu enfeksiyonlara karşı koruyan hücre grubudur. Kanın şekillielemanlarının %1’lik bir kısmını oluştursalar da, vücudun yabancı organizmalarile karşılaşması durumunda hıza üreyerek çoğalırlar. Zaman zamanbağışıklık sisteminin kalesi olarak tanımlanan lökositlerin temel görevi,vücuda farklı yollardan girmiş olan bakteri, virüs, mantar ve zehirli toksinlergibi antijenleri tanıyarak, onları yok etmektir. Bu işlevi yerine getirirkendamar yapıları içinde yer alan lökositler, bakteri ya da virüsün bulunduğubölgeye ulaşmak için damardan ayrılarak ilgili dokuya ulaşır. LEU olarakkısaltılan lökositler, 5 farklı tipte beyaz kan hücresini kapsar ve her birhücre tipinin farklı görevleri vardır:
İdrarda lökosit yüksekliği nedir?
İdrarda lökosit yüksekliği kendini,bulanık ya da kötü kokulu idrar, ağrılı ya da sık idrara çıkma, ateş, titreme,idrarda kan varlığı, kadınlarda pelvik ağrı gibi belirtilerle gösterir. İdrardalökosit varlığı pek çok hastalığın habercisi olmakla birlikte tedavisi demevcut enfeksiyonun tedavi edilmesiyle yapılır. Bağışıklık sisteminingüçlendirilmesi adına B ve C vitamini bakımından zengin gıdalarla beslenmek,idrarda lökosit düzeyinin azalmasına yardımcıdır. Sabah ilk idrar ileölçümlenen ve idrarda bulunması normal kabul edilen lökosit aralığı 0 ile 5WBC/HPF’dir.
İdrarda lökosit yüksekliği neyi gösterir?
Yapılan idrar tahlili ile ölçümlenenlökosit miktarı 5 WBC/HPF’den yüksek ise bu durum pek çok farklıhastalığın habercisi olabilir. İdrarda lökosit yüksekliği, bazı kanser türleri,kan hastalıkları ve bazı ilaçların kullanımına bağlı olarak gözlense de,sıklıkla aşağıda sıralanan hastalıkların varlığında görülen bir durumdur.
Lökosit düşüklüğü nedir?
Bazı viral ve bakteriyelenfeksiyonların yanı sıra, süt ve süt ürünlerinden bulaşan brusella, sıtma gibi parazitlerden kaynaklıenfeksiyonlar, bazı mantar türlerine bağlı enfeksiyonlar, anemi, karaciğerhastalıkları, otoimmün hastalıklar, bazı kanser türleri ve kullanılan ilaçlarabağlı olarak lökosit düşüklüğü görülebilir. Bu tip hastalıklar, kemik iliğininlökosit üretimini engelleyerek, kanda lökosit miktarının düşmesine neden olur.Ancak bağışıklık sisteminin sağlıklı bir şekilde işlevini yerine getirmesi içinlökosit miktarının normal değerler arasında olması son derece önemlidir.
Lökosit değerleri kaç olmalı?
WBC seviyesi, tüm yaş gruplarındakan testi ile ölçülse de, beklenen normal değerl aralığı farklıdır.Yenidoğanlarda beyaz kan hücrelerinin seviyesi, mikrolitre başına 9 bin ile 30bin aralığında olması beklenirken, çocuk ve yetişkinlerde bu oran 4 bin 5 yüzile 11 bin aralığında olmalıdır. Ayrıntılı olarak normal lökosit değerlerişöyledir:
İdrarda görülen lökosit seviyesi ise0 ile 5 WBC/HPF aralığında olmalıdır. Sağlıklı bir yaşam için düzenliolarak kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin.
İdrar kaçırma (Üriner İnkontinans)
İdrarkaçırma, kontrol edilemeyen ve istemsiz idrar tutamama halidir. Tıbbi adıüriner inkontinansdır. Her yaşta olabilirse de ileri yaşlarda daha sık görülür.Sürekli olarak tekrarlarsa hastalık olarak kabul edilir. İdrar kaçırma kişininyaşam konforunu bozar, sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilir. İdrarkaçırma her iki cinste de görülebilirse de kadınlarda daha sıktır.
Mesaneböbreklerimizden gelen idrarın biriktiği kesedir. Halk arasında idrar kesesiveya idrar torbası olarak bilinmektedir. Mesanenin kaslarının kasılma vegevşemesi hem o bölgedeki sinirler hem de beyin tarafından kontrol edilir.Normal mesane idrar doldukça esner, buna bağlı basınç artışı olmaz. Mesane altucundaki kaslar kesenin ağzının kapalı durumda kalmasını sağlar. Mesanedensonra üretra adında bir kanal bulunur. Üretranın kontrolü hormonlar tarafındansağlanır.
İdrar kaçırmanın tipleri:
Stres inkontinans: Gülme, hapşırma, öksürme, ağır eşyakaldırma gibi karıniçi basınç artmasına bağlı olarak idrar kesesinde aşağı sarkma ve mesane boynu açı bozulmasınabağlı olarak ortaya çıkan idrar kaçırma halidir. Anatomik pozisyon bozulmasına bağlıdır.
Sıkışma tipi idrar kaçırma (Urge inkontinans): Burada hastaaniden idrara sıkışır ve kontrolsüz bir şekilde idrarını kaçırır. Mesaneninkontrolsüz kasılması söz konusudur.
Mix tip: Her iki durum aynı anda vardır.
Kadınlarda idrar kaçırmanın nedenleri:
Fazla doğum yapmış kadınlarda, menopozdan ya da zordoğumlardan sonra idrar kaçırma sorunu yaşanabilir. Bazen hiç doğum yapmamışkadınlarda bile görülebilir. İdrar kaçırmanın kalıtımsal özelliği degösterilmiştir. Özellikle; ağır yük kaldırma, öksürme, hapşırma, şiddetli gülmegibi durumlarda idrar kaçırma ortaya çıkabilir. Zor doğumlara bağlı idrar kesesisarkması görülebilir.
Aşağıda sıraladığımız durumlar sıklıkla idrar kaçırmanedenleri arasındadır:
Obezite,
İlerleyen yaş,
İdrar torbası sarkması,
Genetik,
Kabızlık,
Sistit,
Vajinal enfeksiyonlar,
Şeker hastalığı,
Menopoz,
Kas gevşetici, tansiyon düşürücü, idrar söktürücü,sakinleştirici ilaçlar,
Demans alzheimer hastalığı,
Sinir sisteminin hastalığı,
Vajina ile mesane arasında fistül ( burada hastavajinasından sürekli idrar kaçırır).
İdrar kaçırma tanı:
Öncelikle hastadan detaylı öykü alınır. İdrar kaçırmayıbaşlatan durumlar ve idrar kaçırmanın şekli ve sıklığı öğrenilir. Hastadan; kanşekeri, idrar tahlili, idrar kültürü, ultrason ve ürodinami istenebilir. Alttayatan başka neden düşünülüyorsa onunla ilgili tetkikler yapılır.
İdrar kaçırma tedavi:
Hastada aşırı kilo varsa uygun diyet ve egzersiz programı ile zayıflaması sağlanır.
Sebep kabızlık ise diyeti düzenlenir ve ilaç tedavisi verilir.
Kontrolsüz şeker hastalığı varsa hastanın ilaçları ve diyeti düzenlenir.
Aşırı sıvı alımı önlenir. İdrar yolu enfeksiyonları uygun antibiyotiklerle tedavi edilir.
Mesane ve pelvik kasları güçlendirici egzersizler tavsiye edilir (Kegel egzersizleri):
Bu egzersizler idrar yaparken idrarın tutulması ve bırakılması prensibine dayanır.
İlaç Tedavileri: Ürge inkontinans, Aşırı aktif mesane gibi olgularda ilaç tedavileri uygulanır.
Cerrahi Tedavi: İdrar kaçırması, mesane sarkması (Üretral hipermobilite , sistosel..) gibi bir durumdan kaynaklanıyorsa (stress inkontinans) cerrahi tedavi uygulanır.
İdrar kaçırma kişinin öz saygısını azaltır, utanç duygusuyaratarak asosyal davranış lara yol açabilir. Bu nedenle bile hastalar hekimegeç başvurabilirler. Detaylı bir öykü ve fizik muayeneden sonra gereklitetkikler yapılarak, uygun, faydalı olacak tedavi yöntemi uygulanır.
PROSTATNEDİR?
Prostat, idrar torbasının hemenaltında, bağırsakların ön tarafında, idrar torbasının çıkışını çepeçevre saranbir salgı bezidir. Erkek üreme sisteminin bir parçası olan, başlıcagörevi spermleri koruyan sıvıyı üretmek ve spermleri bu sıvı içinde sağlıklıbir şekilde saklamak olan prostat bununla birlikte mesanenin ağzını sıkarak,idrar kaçırılmasını önler.
PROSTATNEDEN BÜYÜR?
Erkeklerde prostat, ergenliğinerken döneminde büyür (2 katına çıkar). 25 yaşından sonra tüm erkeklere prostat,farklı şekillerde olmak üzere büyür. Prostat büyümesinin sebepleri günümüzdehalen tam olarak bilinmemekte, erkeklik hormonu (testosteron) ve östrojenin bubüyüme üzerine ciddi bir rolü bulunduğu düşünülmektedir. Prostat bezi,erkeklerde 30’lu yaşlarda büyümeye başlar ve yaşamın sonuna kadar sürer. 50yaşın üzerindeki erkeklerin yarısında prostat büyümesi görülürken, 60 yaşsonrası bu oran %65’e çıkmaktadır. 80’li yaşlarla birlikte de büyüme oranı%90’ı geçmektedir. Bu hastaların önemli bir bölümü ilaç tedavisi ya da ameliyatile takip edilmektedir.
PROSTATBÜYÜMESİ NASIL ŞİKÂYETLERE NEDEN OLUR?
Prostat yıllar içinde yavaş yavaşbüyür ve içinden geçen idrar kanallarını sıkıştırmaya başlar. İşemeyi sağlayanorgan idrar torbasıdır ve kaslardan oluşmuş bir yapıya sahiptir. Prostat idrarkanallarını sıkıştırsa da bu duruma cevap olarak idrar torbasının kaslarıgenişler ve idrar torbası daha kuvvetli kasılmaya başlar. Bu aşamalardahastanın şikayeti olmayabilir veya idrar torbasının aşırı aktivitesine bağlı sıktuvalete gitme, geceleri idrar yapmak için kalkma, bir anda tuvalet ihtiyacıhissedip hızla tuvalete koşma ve bazen idrar kaçırma gibi şikayetler ortayaçıkabilir. Zaman geçtikçe prostat büyümeye devam eder ve idrar torbasıkaslarında yorulma meydana gelir. Bu durumda hastaların idrar akımlarıyavaşlar, çatallı işeme, idrar yaparken damlama, kesik kesik işeme, idraryaptıktan sonra halen içeride idrar varlığı hissi ortaya çıkar. Tedavi almayanhastalarda idrar torbası kaslarında erime meydana gelir, idrar torbası içindekiyüksek basınç böbrekleri bozmaya başlar. Bu aşamadan sonra tedavi alınsa bileidrar torbasının ve böbrek fonksiyonları çoğu kez eski haline dönmez.
İYİ HUYLUPROSTAT BÜYÜMESİNİN TANISI NASIL KONULUR?
Prostat büyümesinin tanısı kan veidrar tahlilleri ile ultrasonografi, idrar akım testi gibi hastayı herhangi birşekilde rahatsız etmeyecek tetkik ve tahliller ile konulmaktadır. Kişide tespitedilen büyümenin derecesi ve hastada yarattığı şikayetlere göre tedavi planıuygulanmaktadır.
İYİ HUYLUPROSTAT BÜYÜMESİNİN TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR?
İyi huylu prostat büyümesi yaşamtarzı değişiklikleri ile hastayı izleme, ilaç uygulamaları ve cerrahi iletedavi edilmektedir. Prostat, doğal süreçte yaşla birlikte büyüyen bir organolduğu için bunu engellemek mümkün değildir. Ancak bu dönemde hastanınşikayetlerini en aza indiren ve yaşam kalitesini yükselten tedavileruygulanmaktadır. Hastanın işeme şikayetlerini ortadan kaldırmaya yönelikyaklaşımlar uygulanmaktadır. Hastaya hemen ameliyat önerilmemekte, şikayetlereve onların şiddetine göre bir tedavi yolu izlenmektedir. Genellikle ilk olarakhastanın tuvalet alışkanlıkları ve yaşam tarzı ile ilgili düzenlemeleryapılmaktadır. Gerektiğinde ikinci adım olarak ilaç tedavisinebaşlanabilir. Günümüzde kullanılan ilaçların prostat büyümesinitedavi edici bir etkisi bulunmamaktadır. Prostat büyümesinde ilaç tedavisi,hastaların şikayetlerini azaltmaya yönelik uygulanmaktadır. İlaç tedavisiolarak en sık kullanılan ve prostatın neden olduğu tıkanmayı en hızlı şekilderahatlatan “alfa bloker” adı verilen ilaçlardır. Sonyıllarda bu ilaçların yan etki profili oldukça düşük tipleri bulunmaktadır.Bunun dışında prostat büyüklüğü 35 gramın üzerinde olan hastalarda prostatınbüyümesini durduran ve boyut olarak küçülme sağlayan “5 alfa redüktazinhibitörleri” denilen grup mevcuttur. Bu ilaçların etkinliği düzenlikullanım sonrası 9 aydan sonra başlar. Eğer hasta sık sık tuvalete gidiyorsa vekendisine aşırı aktif mesane tanısı konulmuşsa, o zaman tedaviye “anti-kolinerjikgrubu” ilaçlar eklenir. Son yıllarda sertleşme üzerineetkili “Fosfodiesteraz 5 inhibitörü” grubu ilaçlarındüzenli kullanımda işeme şikayetlerini düzenlediği kanıtlanmıştır. Geceleriuykudan tuvalete gitmek için sık sık uyanan hastalar için de özel ilaçlarbulunmaktadır. Eğer, ilaç tedavilerine rağmen hastanın işeme şikayetleri devamediyor, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları ile idrarda ciddi kanamagörülüyorsa ya da hastaya idrar yapamadığı için sonda takılmak durumundakalınmışsa, ameliyat gerekliliğinden söz edilebilir. Tüm bu şikayetlere karşınameliyatın geciktirilmesi durumunda ise mesane ve böbrek sorunları ortayaçıkacak, hasta böbrek yetmezliği sorunu ile karşı karşıya kalacaktır.
Prostat büyümesi için yapılanameliyatlar 2 ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki, idrar yolundangirilip prostatın içeriden kesilerek yapıldığı ameliyatlardır. En bilineni TURişlemidir. TUR ameliyatında, aletin ucunda elektrikli bir tel kullanılarakprostatın büyüyen kısmı kesilerek çıkarılır. Klasik TUR ameliyatında kullanılanelektrik enerjisi, sertleşme fonksiyonları üzerinde yan etkioluşturabileceğinden, günümüzde TUR ameliyatlarında bipolar veya plazmakinetikdenilen farklı enerjiler kullanılmakta, çok başarılı sonuçlar alınmaktadır.İşeme kanalından girilerek yapılan ve prostatı buharlaştıran lazer yöntemleride bulunmaktadır. Bu tekniklerde greenlight veya diod lazer gibi farklı enerjikaynakları kullanılır. Bir de büyük prostatlar için yine işeme kanalındangirilip prostatın portakal soyar gibi soyulduğu “Holmiyum enükleasyon”yönteminden söz edilebilir. İkinci ana başlık ise karından girilerek yapılanprostat büyümesi ameliyatlarıdır. Bunlar açık prostatektomi, laparoskopik basitprostatektomi ve robotik basit prostatektomi ameliyatlarıdır. Karındangirilerek yapılan ameliyatlarda prostata ek olarak idrar torbası da kesilir vekanama, idrar kanalından girilerek yapılan ameliyatlara göre daha fazlaolabilir. Bu yüzden bu tip ameliyatlar çok gerekmedikçe tercih edilmez.
Prostat ameliyatları günümüzdeuygulanan yeni yöntemler sayesinde, hastanın iyileşme süresini kısaltan ve onayaşam konforu sağlayan özelliklere sahiptir. İyi huylu prostat büyümesi sorunuolan hastalar, üroloji uzmanları tarafından değerlendirilerek hasta için enuygun ameliyat şekli planlanmaktadır. Bazı ameliyat yöntemlerinde prostatboyutu çok önemlidir. Örneğin; 80 grama kadar olan prostat birçok sistem ilesorunsuz olarak ameliyat edilebilir. Hastanın ameliyat esnasında kansulandırıcı ilaçlar kullanmasına devam etmesini gerektirecek bir durum varsa,lazer tedavileri ön planda düşünülmelidir. Eğer hasta anestezi alamıyorsa(genel veya spinal) o zaman lokal anestezi ile yapılabilen ameliyatlar tercihedilmelidir. Prostat ameliyatlarında cerrahın, hangi ameliyat tipinde tecrübeliolduğu da önem taşımaktadır. Örneğin TUR ameliyatında, bu alanda tecrübelicerrah 120 grama kadar olan prostatları tedavi edebilir. 120 gramın altındaprostatı olan ve ameliyat sırasında kan sulandırıcı kullanmayan hastalarda “Plazmakinetik”denilen prostat ameliyatları öne çıkmaktadır. Eğer hasta kan sulandırıcıkullanıyorsa ve prostatı 80 gramın altındaysa greenlight lazer ile prostatıbuharlaştırmak uygun olabilir. Hastanın prostatı 120 gramdan fazlaysa Holmiyumlazer ile prostat enükleasyon ameliyatının başarısı tartışılmaz. Eğer prostatile beraber idrar torbasındaki bir bozukluğunun da tedavisi gerekliyse, budurumda robotik cerrahiden yararlanmak başarılı sonuçlar sağlamaktadır.
SIKSORULAN SORULAR
Geceleri uykudan uyanıp tuvaletegitmek prostat büyümesinin işareti midir?
Prostat büyümesinin erkenbulgularından biri gece tuvalet ihtiyacıdır. Prostat büyümesi idrar zorluğunaneden olduğunda hastalar geceleri tuvalete sık sık gider ve gündüz de buihtiyaç devam eder. Geceleri tuvalete gitmenin en önemli sebepleri diyabet,kalp ve damar hastalıklarıdır. Bunun dışında yaşlanma ile beraber geceleribeyin hipofiz bezinden “anti diüretik hormon” salgılanması azalır ve geceleriüretilen idrar miktarı artar. Ön planda geceleri tuvalete gitme şikayeti olanhasta ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir. Prostat dışı nedenlerle gecelerisık tuvalete giden erkekler, prostat büyümesi tedavisi alsa veya ameliyatı olsada geceleri sık tuvalete gitme açısından fayda görmeyebilir.
Prostat büyümesinde hastanınşikayetlerini azaltmak için yaşam tarzında nasıl düzenlemeler yapabilir?
Prostat hastalarının öncelikleidrar miktarını artıracak alkol ve kafein içeren içeceklerden uzak durmasıgerekir. Eğer prostat hastası gündüzleri seyahat ediyor ve sık tuvaletegitmekten şikayet ediyorsa, gündüz saatlerinde sıvı alımını kısıtlamak hastaiçin rahatlatıcı olabilir. İşeme üzerine etkisi olan ilaçların kullanımzamanları (idrar söktürücüler vb.) hastanın şikayetlerine göre düzenlenmelidir.Bunun dışında art arda 2 kez idrar yapmak hastaların şikayetlerini azaltabilir.Prostat hastalarının kabızlığa karşı önlem almaları ve beslenme düzenlerinibuna göre oluşturmaları önerilir.
Hastalar düzenli olarakkullandıkları hangi ilaçlar ile prostat ilaçlarını birlikte alamaz?
Prostat büyümesi için kullanılan“alfa bloker” ilaçlar ile sertleşmeyi sağlayan bazı ilaçların beraberkullanılmaması gerekir. Bu durum hastalarda ciddi tansiyon düşmelerine nedenolabilir. Bazı antibiyotiklerin, epilepsi ilaçlarının, psikiyatride kullanılanbazı ilaçların prostat büyümesinde kullanılan ilaçlarla etkileşimi olabilir.Hastalar, iyi huylu prostat büyümesi için kullandıkları ilaçlar hakkındadoktorunu mutlaka bilgilendirmelidir.
Prostat ameliyatından sonragörülebilecek komplikasyonlar nelerdir?
Klasik olarak kanama prostatameliyatından sonra görülen en sık komplikasyondur. Ameliyat esnasında olursaprostat yeterli şekilde temizlenmeyebilir. Ameliyat sonrası olursa hasta tekrarameliyat olmak zorunda kalabilir. Bunun dışında ameliyat sonrası idrarkanallarında darlık gelişmesi nadiren gelişen ama olduğunda hem doktor hem dehasta için can sıkan bir komplikasyondur. Üretra darlığı olmaması için mümkünolduğunca ince aletler ile çalışmak ve aletlerin bakımının tam olmasıönemlidir. Ameliyat sonrası idrar yollarında enfeksiyonda görülebilir.Literatürde prostat ameliyatlarından sonra mesane patlamasına kadar uzanan uzunbir komplikasyon listesi sayılsa da tecrübeli bir cerrahın ellerinde modernaletler kullanılarak yapılan prostat ameliyatlarında komplikasyon riskiminimaldir.
Prostat ameliyatından sonrahastaların cinsel hayatları nasıl etkilenir?
Eğer bir hastanın sertleşmefonksiyonları prostat ameliyatı öncesi normalse; prostat büyümesi nedeniyletecrübeli ürologlar elinde yapılan modern ameliyatlar (plazmakinetik TUR,greenlight lazer, Holmiyum lazer enükleasyon) sonrası sertleşme bozukluğugörülmeme ve başarı oranı %98-99’dur. Prostat ameliyatlarından sonra sıklıkladışarıya atılan meni miktarında azalma olur. Çünkü prostat kazındığı içinyumurtalıklardan dışarıya çıkan meninin bir kısmı idrar torbasına, bir kısmıdışarıya atılır. Bu durum çocuk düşünen yaşlı baba adayları için önem arzeder.
Prostat ameliyatı olan bir hastadoğal yollarla çocuk sahibi olabilir mi?
Prostat büyümesi nedeniyleameliyat olan erkeklerde boşalma esnasında meninin bir kısmı idrar torbasınakaçacağı için meni miktarında azalma olur. Hastanın normal yolla çocuk sahibiolma olasılığı azalır. Ancak hasta normal yolla çocuk sahibi olamazsa daaşılama gibi kolay bir teknikle bu sorun ortadan kalkabilir. Prostat kanseriiçin yapılan ameliyatlarda ise meni kanalları, ve meniyi oluşturan bezlerçıkarıldığı için hasta sadece tüp bebek yöntemi ile çocuk sahibi olabilir.
Prostat büyümesi nedeniyle prostatameliyatı olan bir hastada prostat kanseri gelişebilir mi?
Prostat büyümesi ameliyatları,prostatın içinin çıkarılması ile yapılmaktadır. Yani kabuk kısmıbırakılmaktadır.
Prostat kanseri tanısında kandaPSA testinin yeri nedir?
PSA yıllardır prostat kanseritanısında kullanılan ve herkes tarafından iyi bilinen, “fakat yanlış bilinen”,bir kan testidir. Prostata özgü antijen (PSA), erkek prostat bezi içindekibelirli hücreleri tarafından üretilen bir maddedir. PSA meniye prostattarafından salgılanır, boşalma sonrası meninin sıvılaştırılmasını sağlar.Doktorlar tarafından prostat kanseri açısından riskli hastaları belirlemek içinkullanılır. Normal sınırlar içinde olması hastada prostat kanseri olmadığınıgöstermediği gibi yüksek seviyede olması da hastaya prostat kanseri varlığınıortaya koymaz. Doktorlara, hastanın prostat kanseri açısından riskli olduğunuve ileri inceleme yapılması gerektiğinin sinyallerini verir. PSA prostatkanseri dışında, iyi huylu prostat büyümesi, prostat iltihabı sonucu dayükselebilir. PSA normal değerleri yaşa göre farklılık gösterir. Genel olaraklaboratuvarlarda sınır değer <4 olarak verilir. Halbuki PSA değerini yaşagöre değerlendirmek gerekir. 40 – 45 yaş aralığında normal PSA <1, 50-60 yaşarasında PSA<2.5; 60-70 yaş aralığında <4 olmalıdır. Mesela 50 yaşındakibir erkekte PSA 3.5’ise mutlaka ürolog kontrolü gerekir.
Prostat kanserinin tanısında MRyardımlı prostat biyopsileri nasıl uygulanmaktadır?
“Standart prostat biyopsisinde”prostat kapsül kısmı (periferik zonu) 12 bölgeye ayrılır ve her bölgedenrastgele bir parça alınır. Ultrason cihazı, normal prostat dokusu ile kanserlidokuyu ayıramaz, bu nedenle biyopsi için şüpheli alanlar hedef alınamaz.Prostattan farklı alanlardan rastgele örnek alınıp tümörlü doku ilekarşılaşılacağı umulur. Bu rastgele biyopsiler, hızlı ilerleme potansiyelinesahip kanserleri bazen yakalayamaz. “Yeni tip MR füzyon biyopsilerde” hastayaönce özel bir prostat MR’ı çekilir. Daha sonra MR’ da prostat kanseri içinşüpheli alanlar belirlenir, dijital ortamda işaretlenir. Bu görüntüler özelultrason cihazlarına yüklenir ve prostat biyopsileri özellikle MR’ın işaretettiği alanlardan alınır. MR prostatta özellikle 0.5 cc üzerindeki saldırgankanserleri çok iyi gösterdiği için bu yöntemle hayatı tehdit edebilecek prostatkanserleri kaçırılmaz.
Prostat cerrahisinde robotikyöntemlerin yeri nedir?
Prostat kanseri ameliyatlarındarobotik cerrahi çok önemli bir yere sahiptir. Prostat bir portakal gibidüşünüldüğünde, prostat kanseri ameliyatında portakal, etrafındaki dalları veyaprakları ile çıkarılmaktadır. Prostat büyümesi ameliyatında ise portakalın içkısmındaki meyvesi çıkarılmakta; portakalın kabukları, dalları, yaprakları gibiher şey yerinde kalmaktadır. Prostat kanseri ameliyatında prostat veetrafındaki salgı bezleri geniş bir şekilde çıkarıldığı için, prostatın hemenyakınından geçen ve sertleşme ile idrar tutmayı sağlayan sinirler ve yapılarazarar vermemek gerekir. Robotik cerrahide kanama olmadığı için her nokta çokiyi bir şekilde görülmekte ve teknoloji, doktora mükemmel bir şekilde ameliyatıyapma imkanı sağlamaktadır. Kanserli dokular temizlenir ve hastaların neredeysehepsinde ameliyat sonrasında (iyileştikten sonra) idrar kaçırma ortaya çıkmaz.Hastaların büyük kısmının cinsel yaşamları da olumsuz etkilenmez. Fakat buradaameliyatı gerçekleştiren robot değil cerrahtır. Cerrah, robotik sistemikullanarak ameliyatı yapmaktadır. Ameliyatın başarısı için cerrahın bilgisi,tecrübesi ve yeteneği de çok önemlidir. Prostat büyümesinde ise ameliyatlarişeme deliğinden yapılabildiği için gerekmedikçe robotik cerrahiuygulanmamaktadır. Robotik cerrahi prostat kanseri ameliyatında mükemmel sonuçverirken, prostat büyümesinde yeri sınırlı olan bir yöntemdir.
Sünnet
Sünnet Nedir?
Sünnet, penis başını kaplayan mukozal dokunun ve deri tabakasınıncerrahi olarak kaldırılmasıdır. Bu çifte tabaka daha çok sünnet derisi(prepisyum) olarak bilinmektedir.
Sünnet Ne ZamanYapılmalıdır?
Sünnet, ameliyathane koşullarında, cerrahi prensiplere uyularak, deneyimli biruzman ekip tarafından doğumdan itibaren her yaşta yapılabilir. Bunun yanısıra 2 – 4 yaş civarında çocuklar kendi cinsiyetlerini ve genital organlarınıtanımaya başladıklarından, bu yaşlarda bölge ile ilgili cerrahi girişimlerdedaha hassas olacaklardır. Bu nedenle tercihen doğumu takip eden süreçte bebekhastaneden çıkmadan önce veya ilk bir ay içerisinde sünnetin yapılmasıönerilmektedir. İlk iki yaşa kadar yapılmayan sünnetlerde ise çocuğun sağlıklıiletişim kurulabileceği 6 – 7 yaşından sonra sünnetlerin yapılması uygunbulunmaktadır.
Sünnetin Faydaları Nelerdir?
BEBEKLERDE SÜNNET
Yenidoğan Sünneti Kimlere Uygulanmaz?
Bebekte doğuştan penis anomalisi var ise, ileride sünnet derisi onarım içinkullanılabileceğinden yenidoğan sünneti uygulanmamalıdır. Bununyanı sıra erken doğan, doğumsal bir hastalığı olan ya da ailede kan hastalığıöyküsü olan bebeklerde yenidoğan sünneti uygulanmaz.
Yenidoğan Sünnetinin Avantajları Nelerdir?
Sünnet Sonrası Nelere Dikkat Edilmelidir?
Sünnet sonrası hastanede bebek hemşireleri tarafından bebeğin bakımı yapılır veevde yapılması gerekenler konusunda aile bilgilendirilir. Yenidoğan bebeklerdesünnet derisi penis başına yapışıktır. Sünnet ile bu yapışık giderilir. 1 haftaantiseptikli kremler sünnetli bölge üzerine periyodik olarak sürülür. Bebeğinsünnetten birkaç gün sonra banyo yapmasına izin verilir.
Sünnet Sonrası Komplikasyonlar Nelerdir?
Tüm ameliyatlarda olduğu gibi kanama ve yara yeri enfeksiyonu olasılığımevcuttur. Ancak bunlar oldukça düşük oranlarda görülmektedir. Cerrahi işleminkonusunda uzman doktorlar tarafından yapılması nadir görülen penis derisininfazla kesilmesi, pipinin gömük kalması ve ileriki dönemlerde sünnetrevizyonları gibi komplikasyonları minimize edecektir.
Sünnet Sonrası Doktora Hangi Durumda Başvurmalıdır?
Yenidoğan ve çocuk sünnetini gerçekleştiren doktor ile irtibata geçilerekgerekli muayenenin yapılması sağlanmalıdır.
Varikosel nedir?Tanısı ve tedavi yöntemleri nelerdir?
Erkeklerde testislerden çıkan kirlikanı taşıyan toplardamarların (venlerin) bozukluğu nedeniyle iyi görevyapamaması ve buna bağlı içindeki kirli kanı kalbe taşıyamamasıdır. Butoplardamarlar içinde biriken kirli kan nedeniyle damarlar şişer, buruşuk birhal alır. İnsanlarda (özellikle kadınlarda) bacaklarda oluşan varislerin testislerdekibenzerine varikosel diyoruz.
Erkek kısırlığının (erkekinfertilitesi) en sık görülen ve düzeltilebilen nedenlerinin başındagelmektedir. Toplumda erişkin erkeklerin %20’sinde görülmektedir. Çocuk sahibiolamama nedeniyle başvuran erkeklerin %35’inde rastlanıyor. Varikoselilerleyici bir hastalık olup testis gelişiminde gerilemeye; sperm yapımınıbozarak infertiliteye (çocuk sahibi olamama) neden olabilmektedir. Çoğunluklasol tarafta görülse de iki taraflı olup olmadığını iyice araştırmak gerekir.
Varikosel menide spermiogram (spermtahlili) da ortaya konabilen şu olumsuz durumlara neden olabilir:
Varikosel teşhisi (tanısı) nasıl konur?
Teşhiste en önemli yöntem tecrübelibir üroloji uzmanının yapacağı muayenedir. Muayene mutlaka ayakta yapılmalıdır.Fizik muayene en değerli yöntemdir. Muayeneye göre
varikosel 3 dereceye (grade) ayrılır:
Karın içi basıncını artırandurumlarda el ile varisli damarları hissetmekle ortaya konur. Tanıda ikincibasamak, fizik muayeneyi güçleştiren durumların varlığında skrotal renklidoppler ultrasonografi tetkikidir. Bu tetkikle hasta damarların çapları, budamarlara kirli kanın geri dönüp dönmediğini, testiste hacim kaybı olupolmadığını ortaya koyar.
Sperm tahlili (Spermiogram)
Varikosel; spermde sayı, hareket veşekil bozukluğuna (morfoloji) neden olabilir. Hastanın değerlendirilmesindeideal olan 2 ayrı sperm tahlili (spermiogram) yapılmasıdır; iki sperm tahliliarasında 7 günden az ve 3 haftadan fazla süre olmamalıdır.
Sperm sayısı 5-10 mil. arasında isehastada kanda FSH ve Testosteron seviyelerine bakmak gerekir. Eğer sayı 5milyondan az ise: Genetik testler (Karyotip ve Y kromozom) yapılmalıdır.Genetik testler sonucunda bir bozukluk saptanmış ise varikosel muhtemelentesadüfen bulunmuştur ve bu hastalarda varikosel ameliyatı faydasağlamayacaktır.
Subklinik varikosel
Cerrahın muayenesinde tespit edemediği ancak Skrotal Renkli Doppler Ultrasonile ortaya konan varikoseldir. Bu tip olguların cerrahi tedavi sonuçları yüksekdereceli varikosel tedavi sonuçlarından çok düşüktür.
Ağrı ve varikosel
Varikosel semptom (belirti) vermeyen, ancak evli çiftlerin çocuk sahibi olamamanedeniyle üroloji uzmanına başvurmasıyla saptanan bir hastalık olmasına rağmenhastaların yaklaşık %6’sında ağrı ve/veya testislerde rahatsızlık hissinerastlanır. Ağrı tek başına ameliyat gerektirmez; ancak başka yöntemlerle ağrıgeçmez ise cerrahi tedavi düşünülebilir.
Hangi hastalara cerrahi tedavi (ameliyat)yapılmalıdır?
• Çocuk sahibi olamamış çiftlerdekadın partnerin normal veya düzeltibilir olduğu varikoselli erkekler
• Erkekte yapılan sperm tahlilinde(spermiogram) anormal bulgular gösteren hastalar
• Daha önce çocuk sahibi olmuş ancakşimdi olamayan ve varikosel tanısı almış hastalar
• Varikoselin ilerleyici birhastalık olması nedeniyle yüksek dereceli (2. ve 3. derece) varikoseli olanbekar hastalar
• Ağrısı başka tedavilerle geçmeyenolgular
Varikosel cerrahi tedavisi (ameliyat)
Varikoselin günümüzdeki cerrahitedavisi kasık bölgesinden yapılan yaklaşık 2-3 cm’lik kesi ile testisdamarlarına ulaşmak ve hasta damarları bağlayarak iptal etmektir. Bu klasikyöntem dışında Laparoskopik, Robotik ve Radyolojik Embolizasyon yöntemleride daha önce uygulanmış ancak istenen sonuçlar klasik cerrahi kadar başarılıolmadığı için günümüzde kullanılmamaktadır. Laparoskopi de testisin bütündamarlarına ulaşabilmenin imkânı yoktur, dolayısıyla bu damarlar bağlanamaz, buda cerrahi işlemin eksik yapılması manasına gelir. Ayrıca laparoskopik veroborik yöntemde karın içi organların yaralanması ihtimali gibi riskler sözkonusudur.
Radyolojik olarak varisli damarlarıtıkamak (embolizasyon) yöntemi de bir zamanlar kullanılmış ancak birçok olgudatestis damarlarının içine girebilmek mümkün olamadığı için klasik yöntemegeçilmiştir. Varikosel cerrahi tedavisinde amaç, hastalıklı toplardamarlarıbağlamak, testise temiz kan getiren atardamarı, sperm kanalını (vas deferens)ve lenf damarlarını korumaktır. Varikosel tedavisinde uygulanan en iyiyöntemde; varikosel nüksü, arter yaralanması ve ameliyat sonrası hidroseloluşumu (testis içinde sıvı toplanması) gibi komplikasyon oranları en düşük veameliyat sonrası sperm parametrelerinde iyileşme ve gebelik oranları diğeryöntemlerden daha yüksek olmalıdır.
Bu yüzden u ameliyat mutlaka “MİKRO CERRAHİ” tekniği ile yaniameliyat mikroskopu kullanılarak yapılmalıdır. Mikro cerrahi yöntemi ilehastalığın tekrar etmesi (nüks) ihtimali %1 iken, ameliyat mikroskopukullanılmaz ise bu oran %15’dir. Ayrıca mikro cerrahi yöntemi ile yapılanameliyat sonucunda 1. yılda gebelik oranı %43 iken 2. yılda %60’laravarabilmektedir.
Varikosel ameliyatından sonra en sıkgörülen komplikasyon “Hidrosel”dir; hidrosel testis içinde sıvıtoplanmasıdır. Ameliyat sırasında lenf damarlarının bağlanmasından kaynaklanır.Görülme oranı %8’dir. Bu ameliyat genel anestezi ya da bölgesel anestezi ileyapılabilir.
Azoospermik hastalarda varikosel
Azoospermi, menide hiç sperm bulunmaması demektir. Sperm tahlilinde buhastalarda canlı yada ölü sperme rastlanmaz. Bu hastalarda yüksek derecelivarikosel varsa (Grade II ve Grade III varikosel) mikro cerrahi varikoselektomiameliyatından bu hastalar yarar görür. Ameliyat sonrası sperm tahlilinde hücregörülme oranı %40; gebelik oranı %10 civarındadır
Adolesan varikosel
Ergenlik çağı öncesi çocuklarda rastlanan varikosele adolesan varikosel denir.Bu yaş grubunda sık rastlanır.10 yaş altı çocuklarda oran %1 iken, adolesançağda %11 olarak karşımıza çıkar. Bu yaş grubunda genellikle belirti vermez,muayenede ortaya çıkar.
Adolesan varikoselde kimlere cerrahitedavi uygulanmalıdır?
Ultrasonografide testis hacimleri arasında 2 ml den yada %10’dan fazla farkvarsa, yani testiste hacim kaybı olmuş ise mikro cerrahi varikosel ameliyatıyapılmalıdır. Çocukluk çağında ameliyat olanlarda ameliyat sonrası testishacimleri normale dönerken 14 yaşından sonra ameliyat olanlarda testisin kıvamıiyileşse de hacminde bir düzelme olmamaktadır.
Mikrocerrahiden hangi hastalartedaviden daha çok yararlanır?
Varikosel ameliyatı sonrası takip nasıl olmalıdır?
Varikoselektomi ameliyatı sonrasıevde 1 günlük dinlenmeden sonra günlük işler yapılabilir. 1-2 hafta sonracinsel aktivasyona, 2-4 hafta sonra ağır iş yaşamına ve spor faaliyetlerineizin verilir.
Varikosel tedavisi sonrası olgular belli aralıklarla düzenli olarakizlenmelidir. Ergenlik çağı öncesi hastalar yılda bir kez rutin muayeneve tetkikle, erişkin hastalar ise çocuk sahibi oluncaya kadar 3 ayda bir spermtahlili ile üroloji polikliniğinde takip edilir. Varikosel ameliyatından sonraçocuk sahibi olunamasa bile aşılama veya tüp bebek gibi üremeye yardımcı tedaviyöntemlerine de faydası olmaktadır.
Adenoviral
Toplutaşıma araçları, ofis ve kalabalık ortamlar ise hastalıkların hızla yayılaraksalgına dönüşmesine sebep oluyor.
Göz ve solunumsistemini etkileyen bu hastalık, mevsim geçişlerinde çok sık görülür. Gözlerdesulanma, yanma, batma gibi belirtiler ile başlayarak hızla tüm vücutta etkisinigösterir.
Göz hekimlerimuayenede topikal damla veya pomadlar vererek çeşitli önlemler eşliğindetedaviyi planlar. Bulgular şiddetli seyrediyor ve korneada tutulum varsakorneada leke kalıp görmeyi azaltan sekel kalabilir.
Gözümüzün en öndeki şeffaftabakasının (kornea) doğuştan şekil bozukluğudur. Normalde korneanın portakalgibi yuvarlak bir şekli olması gerekirken, yumurta gibi eliptik bir şekliolmasına “astigmatizma” diyoruz. Astigmat olanlar, baktıkları noktasalşekilleri kenarları uzamış, dağılmış olarak görürler.
Astigmatlar Nasıl Görür?
Hem uzağı, hem yakını bulanık görür.
Belirtileri Nelerdir?
Özellikle astigmatı yüksek olanlar,net görememenin dışında belirgin göz ve baş ağrısı çekerler.
Nasıl Tedavi Edilir?
Astigmatizma; gözlük ve kontakt lensin yanı sıra lazer veya göziçi mercek ameliyatı ile tedavi edilebilir.
Astigmatizma DereceleriNelerdir?
Astigmatizma, doğar doğmaz izlenirve ilk 3 yaş içerisinde biraz azalabilir. Ama daha sonraki yıllarda hemen hemenaynı kalır, belirgin bir artma ya da azalma görülmez.
Gözlük Tedavisi Dereceyi Düşürürmü?
Gözlük takmak, astigmat derecesinietkilemez. Gözlük kullanılmazsa net görüş olmaz ama gözlük ilerleme ya düşmeyeyol açmaz.
Gözlük ve Lens Dışında KullanılanYöntemler Nelerdir?
Astigmat için gözlük ve kontakt lensdışında, lazer tedavileri kullanılır.
Astigmatizmada Lazer Ameliyatı Gerekli midir? NeKadarlık Bir Düzelme Sağlanır?
Astigmat için lazer; gözlük veyakontakt lens kullanmayı tercih etmeyenlere önerilir. Lazer sonrası %100 sıfırnumara garantisi yoktur ama astigmat ve miyopi için lazer olan 100 kişininyaklaşık 90’ı gözlük veya kontakt lenssiz tam görebilir.
Miyopi (Uzağı görememe) Nedir?
Gözün normalden uzun olmasına bağlıolarak uzağı net görememedir.
Miyoplar Nasıl Görür?
Uzağı bulanık, yakını ise net görür.
Belirtileri Nelerdir?
Miyoplar uzağı görememeye bağlıolarak gözlerini kısabilirler ve bu da baş ağrısına yol açabilir.
Nasıl Tedavi Edilir?
Gözlük ve Kontakt lensin yanı sıralazer veya göz içi mercek ameliyatı ile tedavi edilebilir.
Dereceleri Nelerdir? Dereceler Zamanla Artar ya daAzalır mı? Kaç Yaşına Kadar İlerler?
Miyopi 3 derecenin altındaysa“hafif miyopi”; 3-6 derece arasındaysa “orta seviyedemiyopi” ve 6 derecenin üstündeyse “yüksek miyopi” olarakadlandırılır.
Uzağı görememe problemi, gözünuzamasına bağlı olarak 18 yaşına dek artar. Ancak 18 yaşından sonra daözellikle fazla yakın görüş aktivitesi (okuma, ekran/cep telefonu kullanımı,vb) yapanlarda ilerleme devam edebilir. Miyopinin doğal seyrinde kendiliğindenazalma olmaz.
Gözlük Tedavisi Miyopinin Derecesini Düşürür mü?Gözlük Kullanılmazsa Derecede İlerleme Olur mu?
Gözlük takmak, miyopinin derecesinidüşürmez. Ancak gözlük veya kontakt lens kullanılmazsa dereceler daha hızlı ilerler.
Uzağı Görememede Gözlük ve Lens Dışında KullanılanYöntemler Nelerdir?
Miyopide, gözlük ve kontakt lensdışında, lazer ve göz içi mercek tedavileri kullanılır.
Miyopide Lazer Ameliyatı Gerekli midir? Ne KadarlıkBir Düzelme Sağlanır?
Uzak görüş probleminde lazer; gözlükveya kontakt lens kullanmayı tercih etmeyenlere önerilir. Lazer sonrası %100sıfır numara garantisi yoktur ama miyopi için lazer olan 100 kişinin yaklaşık95’i gözlük veya kontakt lenssiz tam görebilir.
Hipermetropi (Yakını görememe) Nedir?
Gözün ön-arka çapının normalden kısaolması sonucunda, yakını net görememedir.
Hipermetroplar Nasıl Görür?
Yakını bulanık, uzağı ise net görür.Ancak 40 yaşına doğru veya hipermetrop derecesi yüksekse, uzak görüş de netdeğildir.
Belirtileri Nelerdir?
Yakını göremeyen kişiler okurkenharf veya satırları kaydırırlar, harfleri iç içe geçmiş gibi görürler. Uzunsüreli okumalardan sonra göz çevrelerinde ve başlarında ağrı oluşur.
Nasıl Tedavi Edilir?
Gözlük ve Kontakt lensin yanı sıralazer veya göz içi mercek ameliyatı ile tedavi edilebilir.
Hipermetropi Dereceleri Nelerdir? Zamanla DerecelerArtar mı ya da Kendiliğinden Azalır mı? Kaç Yaşına Kadar İlerler?
Çoğu bebek hipermetrop doğar.Büyüdükçe ve göz uzadıkça 18 yaşa dek hipermetropi azalır. 18 yaştan sonrabelirgin bir değişim olmaz. Ancak genç yaşlarda gözlüksüz uzağı net görebilenhipermetroplar, 40 yaştan sonra uzak görüş için de gözlük ihtiyacı duyar.
Gözlük Tedavisi Hipermetropinin Derecesini Düşürür mü?Gözlük Kullanılmazsa Ne olur? Derecede İlerleme Olur mu?
Gözlük takmak, hipermetropininderecesini düşürmez. Ancak gözlük veya kontakt lens kullanılmazsahipermetroplar net göremez ve göz/baş ağrısı yaşayabilirler.
Gözlük ve Lens Dışında KullanılanYöntemler Nelerdir?
Hipermetropi için gözlük ve kontaktlensin yanı sıra, lazer ve göz içi mercek tedavileri kullanılır.
Hipermetropide Lazer Ameliyatı Gerekli midir? NeKadarlık Bir Düzelme Sağlanır?
Hipermetropide lazer; gözlük veyakontakt lens kullanmayı tercih etmeyenlere önerilir. Lazer sonrası %100 sıfırnumara garantisi yoktur ama yakını görememe problemi için lazer olan 100kişinin yaklaşık 90’ı gözlük veya Kontakt lenssiz tam görebilir.
Presbiyopi nedir?
Kırk yaştan sonra hepimizin yakıngörüşü bozulur ve okuma gözlüğü takmamız gerekir. Bu duruma“presbiyopi” denir. Presbiyopinin nedeni gözümüzün içindeki lensinyaşa bağlı olarak esnekliğini kaybetmesidir.
Miyopi, hipermetropi veastigmatizmanın tedavisi için gözlük veya kontakt lens kullanabilirsiniz. Lazertedavisi ve göz içi mercek ile de gözlük ve kontakt lenssiz net görüşmümkündür.
ÇOCUKLARDA GÖZRAHATSIZLIKLARI NELERDİR?
Çocuklardagörülebilen birçok göz kusuru erken tanı ve tedavi ile başarılı bir şekildedüzeltilebilir ya da hafifletilebilir. Bununla birlikte çoğu hastalık, erkenbir aşamada dikkat çekmez ve bu nedenle de tanıda gecikme yaşanır. Gözkusurlarının çoğunluğu erken dönemde sadece bir doktor tarafındanbelirlenebilir. Bu nedenle çocuğunuzda herhangi bir anormallik fark etmesenizbile, ailenizde görme kusurları varsa bir göz doktorunu ziyaret etmenizitavsiye ederiz. Özellikle çocuğunuzu 2. yaşını tamamlamadan önce en az bir defagöz muayenesine götürmeniz erken tanı ve tedavi için anahtar rol oynayacaktır.
Ebeveynlerolarak çocuklarda en sık görülen göz hastalıkları ile ilgili bilgi sahibiolmak, erken tanı ve tedaviye atılan iyi bir adım olacaktır.
Göz Alerjisi
Alerjik konjonktivit olarak da bilinen göz alerjisi oldukçayaygındır. Gözler kendilerini tahriş eden bir şeye (alerjen) tepkigösterdiğinde ortaya çıkarlar. Gözler, alerjenle savaşmak için histamin denilenbir madde üretir. Sonuç olarak, göz kapakları ve konjonktiva kırmızı, şiş vekaşıntılı hale gelir. Gözler akabilir ve yanabilir. Diğer konjonktivitçeşitlerinin aksine, göz alerjileri kişiden kişiye yayılmaz.
Göz Alerjisi Belirtileri
En sık belirtiler şunlardır:
Göz AlerjisiTedavisi
İlk ve en iyi seçenek göz alerjilerinitetikleyen maddelerle temastan kaçınmaktır. Yeterli olmadığı durumlarda şunlaruygulanabilir:
Belirtiler alerjen ortadan kaldırıldığındaveya alerji tedavi edildikten sonra tamamen ortadan kaybolabilir.
Göz tansiyonu(glokom) nedir? Belirti ve tedavi yöntemleri nelerdir?
Göz tansiyonu (glokom) kimlerde görülür?
Göz tansiyonu (glokom), her yaştagörülebilir. Ancak, 40 yaşın üzerindeki hastalarda daha sıklıkla görüldüğündenbu hastaların yılda bir defa göz tansiyonu kontrolünden geçmesi gerekir.Ailesinde göz tansiyonu olanlar ise daha sık kontrolden geçmelidir.
Göz tansiyonu (glokom) belirtileri nelerdir?
Hastaların büyük bir bölümündeherhangi bir belirti görülmez. Erken dönemde bazı hastalarda sabahlarıbelirginleşen baş ağrıları, zaman zaman bulanık görme, geceleri ışıklarınetrafında ışıklı halkalar görülmesi, televizyon izlerken göz etrafında ağrı,vb. belirtiler ortaya çıkabilir.
göz tansiyonu (glokom), birçok hastatarafından, ancak, ileri dönemde ve belirgin görme kaybı ortaya çıktığında farkedilir. Aile bireylerinde bulunan glokom hastalığı, ilerleyen yaşlarda görülenşeker hastalığı, miyopi, uzun süreli kortizon tedavisi, göz yaralanmaları vemigren glokom riskini artırır.
Diğer bir glokom tipi ise, ileriyaşlarda ani bir şekilde krizle ortaya çıkan dar açılı glokomdur. Şiddetli gözağrısı, görme azalması, gözde kızarıklık ve bulantı-kusma ile ortaya çıkar.Acil tedavi gerektirir. Bebeklikte ve çocukluk çağında izlenen türlerinde gözdesulanma, ışığa karşı hassasiyet ve gözde büyüme izlenir.
Göz tansiyonunda (Glokom) da erken tanının öneminedir?
Göz tansiyonu (glokom) da görmekaybı oluştuktan sonra geri dönüş olmadığından erken tanı önemlidir. Normal gözmuayenesi sırasında tespit edilen anormal göz içi basınç artışı, hastalığın ilkbelirtisi olabilir. Göz doktoru tarafında düzenli aralıklarla yapılanmuayeneler, glokomun erken tanı ve tedavisi için en iyi yöntemdir. Glokom,dikkatli bir göz muayenesi ile teşhis edilir. Teşhise yönelik göz muayenesindegöz doktoru, “tonometre” adı verilen bir aletle hastanın göz içi basıncınıölçer. Hastaya göz dibi muayenesi yaparak göz sinirlerini inceler. Gerekligörürse görme alanında kayıp olup olmadığını belirlemek için görme alanı testiyapar. RNFL, NFA veya HRT gibi görme siniri ve sinir lifi tabakasını inceleyenileri tetkikler de uygulanabilir.
Göz tansiyonu (glokom) nasıl tedavi edilir?
Göz tansiyonu (glokom), tanıkonulduktan sonra tamamen iyileştirilip ortadan kaldırılamaz; fakat birçokolguda uygun tedavi ile başarılı bir şekilde kontrol altında tutulabilir vegörme kaybının ilerlemesi engellenebilir.
Açık açılı glokom, öncelikle, göziçi basıncını düşüren çeşitli ilaçlarla tedavi edilir. Dirençli vakalarda veyaglokom tipine göre cerrahi tedaviler uygulanabilir. Bazı hastalarda birdenfazla cerrahi girişim de gerekebilir.
Kriz ile ortaya çıkan dar açılıtipinde ise tedavi çok acildir. Lazer tedavileri, kontrol altına alınamayanglokomda veya kapalı açılı glokomda kullanılabilir.
Glokom sinsi bir hastalıktır. Hersene göz tansiyonunuzu ölçtürmeyi unutmayınız.
Katarakt nedir?
Katarakt sıkça yaşa göre sınıflandırılan birhastalıktır. Doğuştan gelen katarakta konjenital katarakt, Yaş ile birlikteortaya çıkan tipe ise senil katarakt denir. Gözün içinde yer alan, sinir vedamar içermeyen mercek üzerinde bulanık kısımların oluşması, saydamlığınıkaybetmesi, kahverengi ve sarı renklenmelerin oluşmasıyla ortaya çıkan, görmeduyusunun azalması ile sonuçlanan hastalıktır. Katarakt gözlerin herikisinde ya da sadece birinde görünebilse de çoğunlukla bir gözdiğerine göre daha fazla etkilenir. Normal koşullarda saydam olan mercek, ışığıgözün arkasına ileterek net bir şekilde görme duyusunun çalışmasını sağlar.Ancak merceğin bir kısmının bulanıklaşması durumunda ışık yeteri kadar içerigiremez ve görüş etkilenir. Tedavi edilmeyen durumlarda bulanık alanlargenişler ve sayı olarak artar. Bulanıklık arttıkça görüş daha fazla etkilenirve kişiyi günlük işlerini yapamaz hâle getirir.
%90 oranla yaşa bağlı olarak gelişenkatarakt, bazı durumlarda sistemik hastalıklar, bazı göz hastalıkları, ilaçkullanımı, ya da travmalar sonucunda ya da doğumsal olarak yeni doğanbebeklerde ortaya çıkabilir. Doğuştan gelen konjenital katarakt, eğer bebeğingöz bebeğini tamamen kapatacak şekilde ise hızla opere edilmelidir. 3 yaşınaltındaki bebeklerde gözün fiziksel gelişimi tam olarak tamamlanmadığındanoperasyon sırasında lens implantasyonu yapılmaz. Yaşlanmaya bağlı olarakgelişen senil kataraktın, %50 oranında genetik geçişli olduğu bilinse de henüzbu duruma yol açan gen tespit edilememiştir. Bu yüzden 40 yaş ve üzeribireylerin 2 ile 4 yıl aralıklarla ayrıntılı göz muayenesi yaptırmasıönemlidir. 55 yaşından sonra 1 ile 3 yıl; 65 yaşından sora ise 1 ile 2 yıldabir uzman bir hekime muayene olmaları önerilir.
Katarakt belirtileri nelerdir?
Belirtiler genellikle yaşınilerlemesi ile ortaya çıkar. Başlangıç döneminde belirti göstermeyebilir. Gözmerceğinin bulanıklaşması gün geçtikçe artar ve bu durum diğer kişilertarafından fark edilir. Yaygın olarak, görüşün net olmaması, bulanıklaşması,dumanlı ve puslu olması belirtiler arasında yer alır. Bazı durumlarda görüşünnet olmadığı bölgelerde lekeler görülebilir; ışığın fazla ya da yetersiz olduğudurumlarda görme daha fazla bozulabilir. Katarakt, renklerin daha solgun, dahaaz keskin olmasına sebep olabilir. Gazete ve kitap okumak, televizyon izlemek,araç kullanmak güçleşir. Nadir olarak çift görme olabileceği gibi karanlıktakisokak lambası ya da araç farı gibi güçlü ışık kaynaklarının etrafında hâlegörülebilir. Diğer bazı belirtileri şöyledir:
Katarakt nedenleri
Gözün iris denen renkli kısmınınarkasında bulunan göz merceğini oluşturan kristalin adlı proteinlerde kimyasaldeğişiklikler ve proteolitik ayrışmalar oluşur. Bunun sonucunda yüksek molekülağırlıklı protein kümeleri oluşur ve sisli, lekeli, bulanık görme ortaya çıkar.Bu kümelenmeler zaman içinde artarak ışığın göz içinde yer alan merceğegirmesini engelleyen bir perde oluşturur ve göz saydamlığını azaltır. Gözdeekelenmeler oluşturur. Bu kümelenmeler ışığın dağılmasını engelleyerek,görüntünün retinaya düşmesini engeller. Ancak ailede katarakt hikayesininvarlığı, farklı sağlık sorunları ve hastalıklar, genetik bozukluklar, geçirilengöz ameliyatları, gözlerin uzun süre güneş ışığına maruz kalması, şekerhastalığı, uzun süreli steroid ilaçlarının kullanımı, göz travmaları ve üveittarzı göz hastalıkları gibi pek çok durumdan da kaynaklanabilir.
Katarakt tedavisi
Uzman hekim tarafından dinlenen öyküsonrası oftalmoskop ile göz muayenesi yapılır. Oftalmoskop yoğun bir ışık ilehekimin, göz içini ayrıntılı olarak görmesini sağlayan bir cihazdır. Bu sayedegöz merceğinin ne kadar etkilendiği anlaşılır. Bazı durumlarda hastanın hiçbirşikayeti olmasa bile rutin göz muayenesi sırasında bu yöntemle katarakt farkedilebilir. Katarakt varlığı bu yöntemle anlaşılır ve tedavi süreci hakkındahasta bilgilendirilir. Katarakt, diyet ya da ilaç tedavisi ile önlenemez vetedavi edilemez. Tek seçenek cerrahi müdahaledir. Cerrahi endikasyonu, hastanıngörme düzeyine ve şikayetlerine bağlı olarak konur. Ancak katarakt ilk evrelerindeise gözlük kullanımı ile günlük işlerin yapılması sırasında oluşan şikayetlergeçici olarak giderilebilir. Ancak ilerlemiş katarakt vakalarında ameliyat tekseçenektir.
Katarakt ameliyatı
Katarakt cerrahisi gelişen teknolojiile birlikte kolaylıkla ve hızlı bir şekilde yapılmaktadır. Göz çevresi,çoğunlukla lokal anestezi ile uyuşturulur. 2 ile 3 mm. gibi küçük bir tünelkesi oluşturulur ve fakoemülsifikasyon tekniği ile bulanıklaşan mercek,ultrasonik titreşimler ile parçalanarak çıkartılır. Ardından göz içine yüksekkalitede yapay monofokal ya da multifokal lens yerleştirilerek görme duyusuiyileştirilir. Katarakt operasyonunda takılan lens diğer görme kusurlarını dagiderdiğinden hastalar gözlüksüz olarak uzağı ve yakını görebilir. Operasyonyaklaşık yarım saat kadar sürer ve sonrasında 3 ile 4 hafta kadar göz damlasıkullanımı önerilir. Katarakt ameliyatından sonra hastanede yatış yapılmasınagerek yoktur. Her iki gözde de katarakt mevcut ise, hekimin önerdiği aralıklarile ameliyatlar gerçekleştirilir; iki göze aynı anda müdahale edilmez.Ameliyattan sonra bazı kısıtlamalar olsa da hastalar ilk günden itibaren gözünükullanabilir.
Katarakttan nasıl korunulur?
İrisin arkasında bulunan mercek,göze giren ışığı odaklayarak keskin ve net bir şekilde görmeyi sağlar. Yaşınilerlemesi ile birlikte göz içinde yer alan mercek kalınlaşır ve esnekliğinikaybeder. Esnekliğin kaybolması ile yakını ve uzağı odaklama problemlerigörülür. Mercek içinde yer alan dokuların bozulması, ve protein birikmesisonucu mercek üzerinde lekelenmeler oluşur ve bu durum ışığın dağılmasınıengeller. Böylece görüntü retinaya ulaşamaz ve görme duyusu bozulur ve hattatamamen görememe gibi problemler de oluşabilir. Katarakt oluşumunu tam olarakengellemek mümkün değildir. Ancak hastalığa yakalanma riskleri şu şekildeazaltılabilir:
Gözkapağının altında ya da üstünde oluşan kistler, şalazyon olarak adlandırılır.Gözde bulunan yağ bezlerinin tıkanması ya da iltihaplanması ile oluşanşalazyon, ağrısızdır. Bu kistler kısa süre sonra kendiliğinden geçebilir. Gözdeçıkan şalazyon kistleri kimi zaman arpacık ile karıştırabilir. Ancak bu ikirahatsızlığın arasında farklar bulunur. Şalazyon belirtilerini, nedenlerini veevde uygulanabilecek basit tedavi yöntemlerini bu yazıda inceleyebilirsiniz.
Şalazyon (Göz Kapağı Kisti) Nedir?
Kirpiklerinköklerinde bulunan meibomian yağ bezlerinin kanal ağzının tıkanması, şişmesiveya iltihaplanması ile göz kapaklarında yuvarlak ve sert bir kitle oluşur.Şalazyon adı verilen bu kist üst ya da alt göz kapağında gelişebilir. Şalazyonsıklıkla arpacık ile karıştırılır. Şalazyon kistleri bakteriyel bir enfeksiyondeğildir ve ağrısız olur. Şalazyondan farklı olan arpacık ağrılıdır vebakteriyel bir enfeksiyondan kaynaklı ortaya çıkar. Şalazyon, göz kapağı kistiveya meibomian kisti olarak da adlandırılır. Bu kistler, kadın ve erkeklerdeaynı sıklıkta görülür. Çocuklara oranla yetişkinlerde daha sık rastlananşalazyon, tedavi edildikten sonra nüks etme riski taşır.
Şalazyon (Göz Kapağı Kisti)Nedenleri
Meibomian yağbezleri, gözlerin ıslak ve nemli kalmasını sağlar. Bu yağ bezlerindeki tıkanmasonucunda ortaya çıkan şalazyon oluşumunu tetikleyen bazı faktörler vardır.Özellikle göz ve göz çevresinin temizliği şalazyon oluşumunun engellenmesindeönemlidir. Kirli eller ile göz kapaklarına dokunmak, eski veya sağlıksız makyajmalzemeleri kullanmak, göz makyajını temizlememek gibi göz ve çevresinde kirbirikimine sebep olabilecek alışkanlıklar; gül hastalığı (akne rozasea),seboreik dermatit, kronik blefarit gibi cilt ve göz hastalıkları şalazyonoluşmasında risk faktörleridir.
Şalazyon (Göz Kapağı Kisti)Belirtileri
Gözkapaklarında oluşan kistler ile karakterize olan şalazyonun genel belirtilerişu şekilde sıralanabilir:
Şalazyon (Göz Kapağı Kisti) Tedavisi
Şalazyon,tedavi gerektirmeden kendiliğinden kısa sürede yok olabilir. Gözde oluşanrahatsızlığın ilerlemesini durdurmak ve iyileşmeyi hızlandırmak için isebaşvurulan göz doktoru tarafından bazı tedavi yöntemleri uygulanır. İlaçtedavisinde göz damlaları ve antibiyotikler kullanılır. Günde 4-5 defa, 10-15dakika yapılacak olan sıcak kompres ise salgı bezlerinin rahatlamasını sağlar.Sıcak kompres yapıldığı esnada yavaşça göz kapağına masaj da yapılabilir.
Ancak geçmeyenşalazyon, göz bozukluğuna ya da astigmata yol açıyorsa cerrahi müdahalegerekebilir. Lokal anestezi altında yapılabilen şalazyon ameliyatı, oldukçakısa süreli bir işlemdir; günlük hayatı etkilemez ve hasta aynı gün içerisindetaburcu edilir. Cerrahi müdahale sonrasında hafif bir şişlik veya kızarıklıkgözlemlenmesi olağandır.
Şaşılık nedir?Belirtileri, nedenleri ve tedavi yöntemleri nelerdir?
Şaşılık nedir?
Sağlıklı bireylerde her iki göz,birbirine paralel ve uyumlu olarak çalışır. Çeşitli nedenlere bağlı olarakgözler arasındaki bu paralelliğin bozulması, şaşılık olarak adlandırılır. Şaşıbireylerde gözlerden biri düz bakarken diğer göz yukarıya, aşağıya, içe veyadışa kayar. Daha ağır durumlarda ise gözlerden her ikisinde birden kaymagörülebilir. Şaşılığın nedenine bağlı olarak değişmekle birlikte bu kaymalargeçici veya sürekli olabilir.
Şaşılık belirtileri nelerdir?
Şaşılık, genellikle çocuklukdöneminde ortaya çıkan bir hastalıktır. Hastalığın en temel belirtisi, düzbakmayan bir gözdür. Şaşı bireyler bir noktaya baktıkları sırada bir gözleridüz iken diğer göz kayarak farklı bir açıya yönelir. Çocuklarda şaşılık güneştetek gözünü kapatma, veya her iki gözü kullanabilmek adına başı öne eğme gibidavranışlarla kendini belli eder. Bunların haricinde yaygın olarak görülenşaşılık belirtileri şunlardır:
Şaşılık nedenleri?
Her iki gözün dış kısmına yapışıkolarak bulunan ve gözün aşağı, yukarı, sağa ve sola hareket ettirilmesini sağlayanaltılı kas gruplarından bir veya birkaçında oluşan kuvvet azalması ya daartması sonucunda bu kaslar arasında uyumsuzluk sorunu oluşur. Bu da şaşılığayol açan etmenler arasında yer alır. Şaşılığın bilinen diğer nedenleri iseşunlardır:
Şaşılık çeşitleri nelerdir?
Bireyde yol açtığı göz kaymasınıntürüne göre şaşılık; içe kayma, uyumsal içe kayma ve dışa kayma şeklinde üçfarklı türe sahiptir. Oluşum sebebine göre ise hastalık temel olarak aşağıdakitürlere ayrılır:
Şaşılık teşhisi nasıl konulur?
Şaşılık tanısı, hastalarda klinik göz muayenesisonucunda rahatlıkla konulabilir. Ailede şaşılık vakası bulunan çocuklardahastalığın görülme olasılığı daha yüksektir. Özellikle çocukluk dönemindehastalığın erken teşhis edilerek tedavi edilmesi, başarı oranını oldukçaartırır. Bu nedenle çocukların 4 yaşından önce bir veya birkaç kez göztaramasından geçmesi büyük önem taşır.
Şaşılık tedavi yöntemleri nelerdir?
Şaşı olduğundan şüphelenilen veyaşaşılık teşhisi konulmuş olan hastalarda öncelikli olarak tam ve detaylı birgöz muayenesi yapılmalıdır. Bu muayene ile şaşılığın türü, oluşum nedeni, gözkaymasının derecesi ve gözde herhangi başka bir hastalık bulunup bulunmadığıbelirlenmelidir. Uygun bireylerde cerrahi operasyon ile şaşılığın düzeltilmesimümkün olabilmektedir. Göz kayması bebeklik döneminde ve özellikle ilk 6 aylıksüreçte oluştuysa hekim önerisi doğrultusunda genellikle cerrahi operasyonladüzeltme işlemi uygulanır ve oluşan göz tembelliği tedavi edilir. İlk iki yaşiçerisinde oluşan ve hipermetropiye bağlı olarak oluşan göz kaymalarında gözlükkullanımı ve destekleyici göz damlaları ile tedavi denenebilir. Bu durumdagözde tembellik oluşumunun önlenebilmesi adına bir gözün kapatılması da tercihedilebilir.
Şaşılık hastalığında uygulanan tümtedavi yöntemleri, çocukluk döneminde daha yüksek başarı oranına sahipolduğundan hastalığın erken teşhis edilerek tedaviye başlanması çok önemlidir.Yapılan göz muayenesi sonucunda hastalığın teşhisi konulan kişilerde doğru birtedavi süreci sonucunda göz kayması sorunu tedavi edilebilir bir durumdur. Eğersizde veya çocuğunuzda şaşılık hastalığı ya da şüphesi var ise, derhal birsağlık kuruluşuna başvurarak göz taraması yaptırmalısınız.
Üveit nedir?
Üveit gözdeki uvea tabakasının birkısmının veya tamamının iltihaplanması olarak adlandırılır. Enflamatuar birhastalıktır. Uveanın iltihabı gözdeki tüm dokuları olduça fazla şekildeetkiler.
Uvea tabakası ise gözdeki iris,koroid ve silier cisimden oluşan, sürekli ve fibroz bir tabakadır. İristabaka göze renk verme işlevi bulunan tabakadır. Koroid tabaka gözübesleyen, ince kan damarlarıyla kaplı olan ve gözü çevreleyen tabakadır.Siliyer cisim ise irisle ve koroid tabakayla doğrudan ilişkide bulunan ayrıcalensin şeklinin kontrolünde görevli olan tabakadır.
Genellikle ani şekilde başlayanüveit kalıcı körlüğe de neden olabilir. Bu nedenle ciddi bir hastalık olduğusöylenir. Dünya üzerindeki gelişmiş olan ülkelerde görme kaybının en sıkrastlanan 3. nedeni olarak bilinir.
Bu hastalık bazı durumlarda tedaviyeolumlu yanıt vererek iyileşebilirken, bazen de kronikleşebilir hatta iyileştiğihalde nüksedebilir. Birçok hastalık gibi üveit hastalığı için de erken tanı vedoğru tedavi çok önemlidir. Aksi takdirde hastalığın tedaviye olumlu yanıtverme olasılığı azalır.
Üveithastalığındaki belirtilerin aniden fazlalaşmasına yani alevlenmesine üveitatağı denilir. Üveit hastalığı gözde iltihaplanmanın bulunduğu bölgeye göre 3’eayrılır. Eğer iltihaplanma irisin veya siliyer cismin yakınında yani gözün önkısmında bulunuyorsa buna ön üveit denir. Ön üveite iridosiklit de denir.Ön üveitte tedavi daha kolaydır ve olumlu yanıt alma olasılığı daha fazladır.Fakat iltihaplanma koroid tabakaya yakın olan kısımda gerçekleşmişse; buna arkaüveit denir ve tedavisi daha zordur hatta tedavi edilmediğinde kalıcı körlüğede neden olabilir. İltihabın siliyer cismi ve retina çevresini etkilemesidurumunda ise intermediyer üveit oluşur. Eğer bu hastalıkta uvea tabakasındabulunan her katmanda iltihaplanma görülüyorsa buna panüveit adıverilir.
Üveitin nedenleri nelerdir?
Üveit hastalığının sorumlu etkenlerihastaların %30-40’ında tespit edilemez ve bunlar idiyopatik olarakadlandırılır.
Üveit hastalığı genellikle vücuttakibaşka rahatsızlıklara işaret ettiği için mutlaka hastanede doktor kontrolündetahlillerinin yapılması aynı zamanda hastanın tıbbi hikayesinin de ayrıntılı vedoğru şekilde alınması gerekir. Bu sayede altta yatan bir hastalık varsa onunteşhisinin konulması sağlanır.
Üveitin belirti ve bulguları nelerdir?
İltihabın gözdeki bulunduğu bölgeyegöre hem hastalığın ciddiyeti hem de belirtileri değişiklik gösterir. Örneğinarka üveit durumunda genellikle bulanık görme ve görme azalması gibibelirtiler görülür. Eğer bu hastalık gözde bulunan sinirleri veya merkezi birbölgeyi etkilemişse görmede ani şekilde azalma görülebilir ve böyle bir durumdatedavi asla geciktirilmemelidir. Geciktirildiği takdirde görmede oluşan aniazalma zamanla körlüğe neden olabilir ve kalıcı körlük durumuna kadar ilerlemegösterebilir.
Bu belirtiler üveit hastalığındabazen ani şekilde ortaya çıkarken bazen çok yavaş şekilde kendini fark ettirir.Ani şekilde ortaya çıkan üveit hastalığında belirtiler de hızlı bir şekildekötüleşebilir. Hastalık ayrıca iki gözde aynı zamanda başlayabilir veya farklızamanlarda da bu hastalık iki gözde görülebilir.
Kişilerde üveite neden olan risk faktörleri nelerdir?
Üveit hastalığı nasıl teşhis edilir?
Üveit hastalığının şiddeti kişidenkişiye, altta yatan nedene ve gözdeki iltihabın bulunduğu bölgeye göredeğişebilir fakat bu hastalık hangi şiddette bulunursa bulunsun acil şekildetanı konulmalı ve doğru şekilde tedavi edilmelidir. Hastalar tarafındanaciliyeti bulunan bir hastalık olduğuna dikkat edilmelidir.
Tedaviye veya tanı konulmasına geçkalındığı takdirde göz bebeğinde şekil bozukluklarıoluşması; katarakt, göz tansiyonunun yükselmesi (glokom) gibi kalıcı yanetkiler oluşabilir ki bu kalıcı yan etkiler kişinin yaşam kalitesini ciddiderecede etkiler.
Üveit belirtilerini kendinde farkeden kişi ilk olarak hemen üveit konusunda uzman olan bir göz doktorunamuayeneye gitmelidir. Uzman doktor bu muayenede hastanın göz ve diğer hastalıkdurumlarının ayrıntılı şekilde bilgisini almalıdır ve ayrıntılı bir gözmuayenesi de yapmalıdır. Bunu asla ihmal etmemelidir. Kendi isteğine göreilaç kullanmamalıdır veya belirtilerin kendiliğinden geçmesini beklememelidir.İlk muayene için geç kalmak yukarıda sayılan kalıcı hasarlara nedenolabilir.
Üveitin birkaç çeşidi bulunurve bu çeşitler arasında bazılarının teşhisi çok kolay bir şekildekonulabilirken bazılarının teşhisinde zorluklar yaşanabilir. Kolaylıklahastalığın teşhis edilmesi durumunda dahi gözün arka bölümünde bir iltihaplanmasöz konusu ise görmenin ne oranda etkilendiğinin tespit edilmesi,uygulanan tedavinin etkili olup olmadığının anlaşılabilmesi ve tedavininetkinliğinin izlenebilmesi için göz anjiografi (FFA), ultrasonografi gibibazı teknikler kullanılması gerekir.
Üveit hastalığının teşhisinde bazenbazı özel göz tetkikleri gerekebilir. Bu tetkiklere örnek olarak floreseinanjiografi, optik koherens tomografisi (OKT) verilebilir.
Teşhis edilen üveit hastalığınınözelliklerine göre ve belirtilerine göre hekim hastadan göz sıvısındanözel incelemeler (PCR), kan tetkikleri, görüntüleme tetkikleri de isteyebilir.Bu hastalıkta teşhis aşamasında başka uzmanlık alanında bulunan doktorlarlakonsültasyon yapmak da oldukça önem taşır.
Üveit tedavisi nasıl yapılır?
Bel Ağrıları
Bel ağrısı, ağrıma, acıma, yanmaveya batma şeklinde, keskin veya ağır hissediliyor olabilir. Yeri bazıdurumlarda noktasal olarak belirlenebilirken, bazı durumlarda dağınık ve yeritam tespit edilemez şekildedir. Hafif veya ağır olabilir, iniş çıkışlarsergileyebilir.
Ağrı, kemik, kıkırdak, kas, eklemkapsülü, bağ, disk veya damar kaynaklı olabilir ve her zaman kesin sebep ortayakonulamayabilir. Bazı durumlarda altta yatan ana ağrı sebebi ortadan kalktığıhalde bir kez uyarılmış olan sinir uçlarının sinyal göndermeye devam etmesinedeniyle ağrı devam edebilir. Stresin de bel ağrılarının sebebinde önemli biryer tutması kaynağın tespit edilmesini zorlaştırabilir.
Bel ağrısı, hangi dokudankaynaklanırsa kaynaklansın, ilgili dokular yer değiştirerek veya genişleyipkalınlaşarak sinirler üzerinde bası yapar hale gelir ise bacak ağrısı,uyuşması, ısınması ve idrar kaçırma gibi problemleri beraberinde getirebilir.
Akut Bel Ağrısı Nedir?
6 haftadan kısa süredir var olanağrılardır. Belirli bir aktivite veya kaza sonrası başlayabileceği gibi,aktiviteden tamamen bağımsız da olabilir. İnsanların %80’i yaşamları boyunca enaz 1 kez ciddi bir bel ağrısı atağı geçirirler. Çoğu zaman ağrı, kendiliğindenazalır. Yarıya yakını 2 hafta içerisinde tamamen iyileşecektir. 6 haftada isekişilerin %80’inde bel ağrısı tamamen geçer. Bir kez ciddi bel ağrısı yaşayankişilerin %30’u tekrarlayan ataklar geçirecek veya kronik ağrı yaşayacaktır.
Kronik Bel Ağrısı Nedir?
3 aydan uzun süredir var olan belağrılarıdır. Var olan doku irritasyonu, ortamdaki sinir uçlarını uyararak ağrıyapar. Vücudun verdiği tepki ile gelişen yangı (inflamasyon) ve şişlik deağrıya katkıda bulunabilir. Genel olarak bölgeye olan kan akımı ve oksijenlenmede azalmıştır.
Bu durum ağrıyı oluşturan bölgedekizararlı atıkların da atılmasını zorlaştırmaktadır. Uygun tedaviyi belirlemekiçin olası ağrı kaynakları titizlikle araştırılmalıdır.
Bel Ağrısı ve Aktivite
Genellikle, günlük aktivitelerdenkaçınmak, yatarak vakit geçirmek gerektiğine inanılır. Fakat özellikle akutağrılarda ‘tolere edilebildiği ölçüde’ aktif kalmak önerilmektedir. Aktivitenindevamı, kan akımını hızlandırır, inflamasyonu ve kas gerginliğini azaltır.
Yürüme gibi basit kardio çalışmalarısonrasında genelde kişiler kendilerini daha iyi hissettiklerini ifade ederler.Ağırlık kaldırma, yarışmalı ve kontakt sporlar gibi aktivitelerden isekaçınılmalıdır.
Soğuk veya sıcak uygulama değişikdurumlarda faydalı olacaktır. Sıcak uygulama kasların gevşemesini deartırabilir. Fakat bu uygulamaların uzun dönemli iyileşmeye olan katkıları tamolarak gösterilememiştir.
Bel Ağrısının Sebepleri:
Yaralanmalar
Omurga kırıkları en sık olarak omurganın en hareketlibölgesi olan 12. sırt omuru ve 1. bel omurunun birleşim bölgesinde oluşur. Gençkişilerde genel olarak yüksekten düşme, trafik kazası, ateşli silah yaralanmasıgibi yüksek enerjili yaralanmalar nedeniyle ortaya çıkarken, kemik yoğunluğuazalmış yaşlı kişilerde ise düşük enerjili travmalar sonrasında bilegörülebilir.
Sıklıkla sadece omurganın ön kısmı etkilenir ve çökmekırığı olarak tabir edilir. Omurganın orta ve arka kısımlarının da kırılmasıpatlama kırığı olarak bilinir ve kırılan parçaların omurilik üzerine baskıyapması nedeniyle kısmi veya tam felce neden olabilir. Omurga üzerine binen yükdaha fazla ise, omurları bir arada tutan yumuşak dokuların da etkilenmesi ilekırıklı çıkıklar meydana gelebilir.
Omurga kırıklarında korse, alçı, çeşitli çimentolamateknikleri ile kemik güçlendirme yapılabileceği gibi açık veya kapalı cerrahide yapılabilir.
Belfıtığı
Ağır kaldırma, uzun süre eğilerek çalışma veya aynıpozisyonda kalma, fazla kilo, uzun süren stres, çok doğum vb. sebepler ile belbölgesinde oluşan ani veya süreğen şiddetli zorlamalar sonucu omurlararasındaki diskin koruyucu dış kısmının yırtılarak diskin yer değiştirmesi vesinirleri sıkıştırması ile oluşur.
Fıtığın yerine ve tipine göre bel ağrısı veya bacakağrısı daha ön planda olabilir. Hareket kabiliyetinde kısıtlanma, yürümemesafesinde kısalma, oturmada güçlük çekme, idrarını tutamama ve iktidarsızlığasebep olabilir.
Streskırığı ve bel kayması
Alt bel bölgesinde artmış hareketlilik sonucutekrarlayan mikrotravmalar ile spondilolizis adı verilen stres kırıklarıgelişebilir. Uzun süre iyileşmeyen bu kırıklar gençlikte genellikle ağrılıiken, erişkin hayatta sorun yaratmayabilir.
Oluşan bu stres kırıkları nedeniyle bir üstteki omuralttakine göre öne doğru yer değiştirerek spondilolistezis adı verilen belkaymasına sebep olabilir. Bel kayması stres kırıkları dışında başka nedenlerlede ortaya çıkabilir.
LomberDahl Kanal
Omurga içerisinden geçen omurilik bacaklara duyu vekuvvet taşır. İdrar ve gaita tutmayı kontrol eder. Disk yüksekliğinin azalması,omurlar arası eklemlerin kemiklerinin, kapsüllerinin veya bağlarınınkalınlaşması ve bel kayması gibi durumlar omuriliğin içinde geçtiği kanalınçapını daraltarak spinal stenoza, yani dar kanala sebep olabilir.
Tipik şikâyet, belli mesafe yürüdükten sonrabacaklarda kuvvet veya his kaybı gelişmesi veya uyuşma karıncalanmalarşeklindedir. Öne eğilmek ve oturmak kanal çapını artırdığı için şikâyetlerazalabilir veya ortadan kalkabilir. Fakat belli mesafe yürüdükten sonra tekraredecektir.
Enfeksiyonlar
Omurga enfeksiyonlarının %50-60’ı bel bölgesindegörülür. Sigara içme, beslenme bozuklukları, obezite, diyabet, HIV ve çeşitlikanserler omurga enfeksiyonu riskini artırır.
Bakteri, virüs ve mantarlar nedeniyle gelişebilir.Omurga kemikleri, diskler, dura adı verilen sinir zarları ve çevre dokularetkilenebilir.
Omurga enfeksiyonları, geçirilmiş omurga cerrahisisonrasında da gelişebilir. Ameliyat sonrası erken veya geç dönemde yaradandevam eden akıntı olması, yara yerinde kızarıklık, hassasiyet olması ve ateşgibi bulgular olması omurga enfeksiyonun habercisi olabilir.
Tümörler
Kemik, yumuşak doku veya sinir kaynaklı olabilir. İyiveya kötü huylu olabilir. Birincil olarak omurga ve omuriliği oluşturanhücrelerden kaynaklanabileceği gibi, vücudun farklı yerindeki bir tümörden(meme, prostat vs.) sıçrayarak gelebilir ve bu durum metastaz olarak adlandırılır.
Yerine ve tipi göre, sadece tümörün kendisinin veyaçevresindeki sağlam dokularla birlikte geniş olarak çıkartılması gerekebilir.Metalik implantlar ile sabitleme, kafes ve çimento kullanma da gerekliolabilir.
Kemik erimesi, romatizmal hastalıklar, yansıyanağrılar, stres ve çeşitli metabolik durumlar da bel ağrısı sebebi olabilirler.
Anevrizma, genel anlamda vücuttaki atardamarlarda ve aortdamarlarında oluşan çıkıntı ve baloncuklardır.
Beyin anevrizması beyindeki kandamarlarında çıkıntı ya da balonlaşma olmasıdır. Beyin anevrizmaları atardamarduvarında incelme nedeniyle oluşurlar.
Beyin MR ya da tomografisine bakıldığında bu çıkıntıya da balonlaşmalar genellikle dalında asılı meyve görüntüsü verirler.
Beyin anevrizması olan her 10kişiden birinde de baloncuğun patlaması sonucu, beyin kanaması gelişir. Çokşiddetli baş ağrısı, çift görme ve göz kapağı düşüklüğü beyin kanaması belirtileridir.
Her ne kadar beyin anevrizmaları endişe verici olsa dabirçok beyin anevrizmasın belirti vermez ve sağlık sorunlarına neden olmaz.Ancak ailede anevrizma öyküsü varsa düzenli sağlık kontrolünden geçmek veilerde oluşabilecek sorunlara karşı önem almak çok önemlidir.
Anevrizmaların nedeni tam bilinmese de sigara, yüksektansiyon ve ailesel etkenlerin rol oynadığı tahmin ediliyor.
Nedenleri
Birçok etken atardamar duvarında zayıflamaya yolaçarak anevrizma gelişimine sebep olabilir. Beyin anevrizmaları erişkinlerdesık görülür. Ayrıca kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür.
DoğumsalRisk Faktörleri
Belirtiler
Beyin anevrizmaları iki şekilde belirtilerinigösterebilirler. Bunlardan birincisi, kitle etkisi nedeniyle beyin dokusundaherhangi bir bölgeyi sıkıştırması sonucunda ortaya çıkar. Böyle durumlardasıkıştırılan bölgenin fonksiyonu tam olarak yerine getirilemez ve ilgiliaksaklıklar ortaya çıkar. Örneğin anevrizma göz kapağını hareket ettiren önemlibir sinirin yanında oluşabiliyor.
Anevrizmanın bu sinire baskı yapması sonucu dahastanın göz kapağında düşüklük ya da göz bebeğinde büyüme gelişebiliyor. Bunedenle göz kapağındaki düşüklük anevrizmanın habercisi olabileceği içinmutlaka dikkate alınması gerekiyor.
Yırtılmamış anevrizma küçükse hiç semptomvermeyebiliyor. Ancak büyük yırtılmamış anevrizmalar beyin dokusu ve sinirlerebaskı yaparak şu belirtileri verebilir:
İkincisi ise anevrizmanın patlamasıyla ortaya çıkan,ilkine göre daha şiddetli, kanama bulgularıdır.
Şiddetli baş ağrısı, kanamaya yol açmış beyinanevrizmasının ilk belirtisidir. Hastalar, baş ağrısının daha önceyaşamadıkları şiddette geliştiğini belirterek, “Kafamın içinde sanki bir şeypatladı” der.
Beynin çevresindeki zar tabakasının altında sutabakası mevcuttur. Kanama da bu suyun içine doğru akar ve beynin suyunundolandığı her yere yayılır. Beyin suyunun dolaşımını bozması sonucu kafaiçindeki basınç artar. Beyin anevrizmasında baş ağrısı da bu yüzden oluşur.Ağrının yanı sıra, aşağıdaki belirtiler de görülebilir:
Tümör, vücudumuzdaolmaması gereken bir yerde oluşan bir doku ya da herhangi bir dokunun olmasıgereken yerde kontrolsüz büyümesi anlamına gelir. Bu tanıma göre vücudumuzdaçok da fazla önemsemediğimiz yağ bezeleri ve et benleri de tümör kavramına girebilir.Ancak her tümör öldürücü olmasa da beyin tümörlerinde beyindokusunun istisnai bir durumu vardır. İyi huylu tümörler de beyin kafatasıiçinde kapalı bir odada yer aldığından öldürücü olabiliyor. Bu nedenle beyintümörlerinin tümü öldürücü olmasa da, mutlaka kontrol altındatutulmalı ve doğru müdahale edilmedir.
BEYİN TÜMÖRÜ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Beyin tümörübelirtileri, beyin tümörünün teşhisinde çok önemli role sahiptir. İyi ya da kötühuylu beyin tümörleri belli bir büyüklüğe ulaştıkları zaman kafa içinde basınçartışına neden olur. Buna bağlı olarak da beyni bir tarafa doğru itebilir ya dabeynin dokusu ya da sinirlerini işgal edip fonksiyonlarını bozabilirler. Beyintümörü belirtileri nasıl anlaşılır sorusu pek çok kişinin merak ettiğibir konudur. Beyin tümörü belirtileri kafa içi basıncınınartması ile seyreder. Kafa basıncının artması da bazı belirtiler ileanlaşılabilir. Eğer baş ağrısı, apati (haraket ve mimiklerde yavaşlama)bulantı, kusma, epilepsi nöbetleri, tümörün beyinde yerleştiği yere görevücudunuzun bazı bölgelerinde güçsüzlük, kişilik bozuklukları ve bazıyeteneklerinizde (hesap yapma, yazı yazma gibi) bozulma beyin tümörününbelirtileri sayılır. Beyin tümörünün belirtilerinden biri de hormonalbozukluklar ve buna bağlı klinik semptomlardır. Örneğin erken puberte, el veayaklarda büyüme, menstrual siklus bozuklukları, hipertiroidi, kortizolyetmezliği veya fazlalığı gibi değişimlere dikkat etmek gerekir. Beyintümörü belirtilerinden birini bile fark ettiğinizde mutlaka uzman bir doktoragörünmelisiniz.
BEYİN TÜMÖRÜ NEDEN VE NASIL OLUŞUR?
Beyin tümörlerininnasıl oluştuğu ile ilgili iki önemli cevap verilebilir. İlki beynin kendihücrelerinden gelişmesi diğeri ise başka bir bölgeden tümörün beynesıçramasıdır. Eğer beyin tümörü kendi hücrelerinden gelişiyorsa benign (selim,iyi huylu)ve malign (habis, kötü huylu) olarak ikiye ayrılır. Beyin tümörününtoplumda görülme sıklığı 100 bin kişide 3-5 arasındadır. Sarı ırkta vekadınlara oranla erkeklerde görüme oranı daha çoktur. Kadınlarda ise iyi huyluolan menenjiom daha çok görülür. Beyin tümörü hemen hemen her yaş aralığındagörülür. Aynı zamanda beyin tümörleri yaşa göre farklılık gösterir. Örneğin;kötü huylu beyin tümörü daha çok çocuklarda ve 60 yaş üzerinde görülür. İyihuylu beyin tümörü ise geri kalan yaş aralıklarında daha sık karşılaşılır.
tümörününnedenleri tam olarak bilinmese de aile öyküsünde beyaz ırk, erkek cinsiyet veradyasyona maruz kalmak önemli risk faktörleri sayılmaktadır. Ayrıca cep telefonu kullanımınında henüz kanıtlanmasa da beyin tümörü riskini etkilediği düşünülmektedir.
Beyintümörleri birincil (primer) ve ikincil yani seconder olmak üzere ikiye ayrılır.Beynin kendi hücrelerinden oluşan birincil beyin tümörleri iyi huylu (benign)ya da kötü huylu (maling) olabilir. İkincil beyin tümörleri ise, vücudun başkabir noktasında beliren kanserli hücrelerin beyne sıçramasıyla oluşur.
İyi huylu beyin tümörleri: İyi huylu beyintümörleri beyin hücresi kaynaklı değildir. Oldukça yavaş üreme hızınasahip olan iyi huylu beyin tümörleri beyin dokusundan kolaylıklaayrılabilir özelliktedir. Böylece iyi huylu tümörlerin tümü veya tümüne yakınkısmı çıkarılabilir. Ameliyat sonrası sonuçları çok iyidir. Cerrahi müdahalesayesinde alınan iyi huylu beyin tümörü nadiren tekrar oluşur ve vücudun diğerbölgelerine yayılma ihtimalleri olmamaktadır. Kanserli olmasa da iyi huylubeyin tümörü belli bir büyüklüğe ulaştığında beynin hassas bölgelerine baskıyaparak ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. İyi huylu beyin tümörününzaman içerisinde kanserli beyin tümörüne dönüşme riski olabilir.
Kötü huylu beyin tümörleri: Kanseri hücrelerleoluşan kötü huylu beyin tümörleri iyi huylu tümörlere göre daha hızlı büyümegerçekleştirir ve yakınında bulunan beyin dokusuna zarar verebilir. Bu nedenlede ameliyatla tamamen alınmaları çok zordur. Çünkü kötü huylu beyintümörlerinde tümörleşen doku beyin fonksiyonlarını gerçekleştiren dokulardır vecerrahi olarak alınan her doku fonksiyon kaybı demektir. Kötü huylu beyin tümörlerindeameliyat sonrası tümörde yeniden büyüme söz konusu olabilir. Aynı zamandavücudumuzun farklı bir bölgesinden beyin dokusuna yayılan merastatik tümörlerde kötü huylu tümörler olarak kabul edilir.
Beyintümörlerinin nasıl anlaşıldığı konusu oldukça önemlidir. Tam donanımlı birhastane tercihi hem tanı hem de tedavide başarıyı etkiler. Beyin tümörütanısında altın standart olan MR ile beyin tümörünün türü hakkında kabaca birfikir elde edilir ve sonrasında patoloji laboratuvar incelemesi ile beyintümörü olup olmadığı net olarak anlaşılır. İleri radyolojik görüntülemeyöntemleriyle beyin tümörlerinin detaylı bir şekilde gösterilmesi vetanımlanması tedaviyi planlama açısından son derece önemlidir. Teknolojikgelişmeler tanı konulması ve patolojilerin tanımlanmasında büyük kolaylıklarsağlamaktadır. Hastaya kontrast madde verilerek gerçekleştirilen “BT anjiyo”,beyin damar hastalıklarının tanısında önemli yer tutmaktadır. Bu sayededamarların yapısı rahatlıkla görüntülenebilmektedir. Beyin dokusunun vehastalıklarının değerlendirilmesinde ise ön plana çıkan görüntüleme yöntemi MRyani “Manyetik Rezonans”tır. Standart MR görüntüleme ile beynin sadece anatomikve yapısal durumu hakkında bilgi elde etmek mümkün iken, yeni teknolojiler ilebeynin metabolik, biyokimyasal ve hemodinamik yapısı hakkında da bilgi sahibiolunabilmektedir. Beyinde bulunan lezyonlar hakkında bilgi sahibi olmak içinbilinen yöntemlerle biyopsi yapmak zor, riskli ve zaman alıcı olabilmektedir.İleri MR görüntüleme yöntemleri ile beyinde şüphelenilen lezyonun tümör olupolmadığı belirlenebilir. Difüzyon MR, DTI MR, Fonksiyonel MR, Perfüzyon MR veMR spektroskopi gibi ileri MR görüntüleme yöntemleriyle tümörün yaygınlığı,türü, metabolik- biyokimyasal yapısı, konuşma, görme ve hareket etmeyi sağlayanalanlar ve yolaklar ile olan ilişkisi değerlendirilebilir. İleri MR görüntülemeyöntemleriyle elde edilen veriler, tedavi yaklaşımlarının belirlemesinisağlamaktadır.
Beyintümörü tedavisinden en önemli kısımlardan biri tedavinin kişiye özel olmasıdır.Beyin tümörü tedavisinin amacı hastanın yaşam kalitesini bozmadan tümörlesavaşmak ve yaşam ömrünü olabildiğince uzatmaktır. Beyin tümörü ameliyatında enönemli faktörler tümörün tip, yerleşim yeri, hastanın yaşı, genel durumu vehastada operasyon kararını etkileyebilecek ek problemlerin olup olmamasıdır. Bunedenle kişiye özel bir tedavi uygulanır ve başarı riski artar. Kötü huylubeyin tümörlerinin tedavisi genellikle cerrahi olarak yapılır. Beyintümörü ameliyatına ek olarak bazen kemoterapi, kimi zaman radyoterapibazen her ikisi ile kombine tedavi yapılır. Beyin tümörü ameliyatlarında enönemlisi ameliyatın beyin tümörlerinde uzman ekipler tarafından gerçekleştirilmesidir.Stereotaksik hedefleme sistemleri ile donatılan radyoterapi cihazları biryandan beyin tümörü ameliyatının olası yan etkileri azaltırken tedavininetkinliğini önemli ölçüde artırabilmektedir.
Cerrahiile çıkarılamayacak yerleşimdeki tümörlerde beyin biyopsi yapılmaktadır. Beyinbiyopsisi yönteminde derin yerleşimli olan ve kafa içi basınç artışınaneden olmayan fakat tedavinin nasıl olacağını belirlemek için tümörün türününöğrenilmesi gereken durumlarda biyopsi yapılır. Buna göre tümöre yakın yerdenaçılan küçük bir delikten, tümörün 3 boyutlu koordinatları hesaplanır ve iğneyardımıyla alınır. Ortalama 1 gün sonra taburcu olunur.
Beyintümörünün tedavisinde mikrocerrahi yöntem uygulanmaktadır. Mikrocerrahiyöntemi ise tümörün tamamını çıkarmaya yönelik bir işlemdir. Mikrocerrahiyöntemi ile kafa iç basıncı düşürülür ve beyin tümörünün bölgesel etiklerisıfırlanabilir. Aynı zamanda Mikrocerrahi, beyin tümörü konuşmamızı, görmemiziya da hareket etmemizi sağlayan bir bölgede ise ameliyat sırasında bubölgelerin zarar görmemesini sağlar ve gelişebilecek riskleri en aza indirir.Bu nedenle beyin tümörü tedavisi için seçilen hastanenin ileri teknolojikullanıyor olması oldukça önemlidir.
Sağlambeyin dokusunu koruyarak, beyin tümörünü tamamen çıkartabilmek ve kalıcısakatlıklar ve risklerin önüne geçebilmek uygulanan diğer yöntemler ise şöyle;
Nöronavigasyon;
Beyintümörü tedavi seçeneklerinden biri olan Nöronavigasyon ile hastanın filmisisteme yüklenir ve ameliyat öncesinde tümöre en doğru yönelim anlaşılır. Aynışekilde ameliyat sırasında yakınında bulunulan yapıların lokalizasyonu dabelirlenir.
Nöromonitorizasyon: Beyin tümörü ameliyatı sonrasındaoluşabilecek yüz ya da kol ve bacak felcini büyük oranda azaltmaya yarar buyöntem. Beyin ameliyatı başlamadan önce Nöroloji uzmanı tarafından hastanınyüzüne, kol ve bacaklarına yerleştirilen elektrotlardan ameliyat boyunca sinyalalınır. Sinyalde düşme olduğunda cerrah bilgilendirilir ve hassas bölgedeolduğu uyarısı verilir.
İntraoperatif Ultrasonografi: Beyin tümörüameliyatı esnasında beyin ultrasonu yapılır ve ne kadar tümör çıkartıldığıhesaplanır. İntraoperatif Ultrasonografi özellikle beyin dokusundan zor ayıredilen tümörlerde rezidü kalma riskini azaltır.
Endoskopi: Beyin tümörü ameliyatında dar koridorların kullanıldığıalanlarda özellikle hipofiz tümörleri ve ventrikül içi tümörlerinde küçük birbölgeden geniş bir görüş açısı sağlamaya yarar.
Gliolan Boyama Tekniği: Hastaya ameliyat öncesi bir sıvıiçirilir. Ameliyatta cerrahi mikroskobun özel filtresi ile normal beyindokusuyla tümör dokusu farklı renklerde görülür. Bu yöntemle normal beyindokusu hasarı en aza inerken, tümör çıkarımı maksimum seviyede olmakta,hastanın nörolojik kayıpla çıkma riski azalmaktadır.
Uyanık kraniotomi: Konuşma merkezi, “motor alan” adı verilen kol, bacakhareketlerinden sorumlu hassas bölgelerin cerrahisinde hasta uyanık tutularakameliyat edilmektedir. Bu sayede kişinin konuşma ve kol-bacak hareketleri anıanına kontrol edilebilmektedir. Bu sayede ameliyat başarısı artmaktadır.
İntraoperatif BT: Ameliyat sırasında bilgisayarlı tomografi çekilip,ameliyatta gelinen durum görüntülenebilmektedir. Bu teknoloji tekrar ameliyatriskini azaltmaktadır.
Vücudun dik durmasını sağlayan omurga, ortalarındanomuriliğin geçtiği ve omur (vertebra) denilen 33 kemikten oluşur. Omurlar biradet yumuşak disk ve iki adet yüzeysel eklem ile birbirlerine bağlanırlar.Kuvvetli bağ dokusundan oluşmuş olan disk, bir omuru diğerine bağlayan enönemli yapıdır.
Disk içinde ise omurlardaki baskıyı amortisörgöreviyle karşılayan kıkırdak bir doku vardır.
Yanlış ya da ters hareket yapma ya da ağırlık kaldırmagibi hareketlerle adaleler kasılır ve bu bağlar sıkışır. Ayrıca yaşlandıkçadiskin merkezi su içeriğini kaybeder, diskin yastıklama görevini eskisi kadariyi yapamaz hale getirebilir.
Disk bu nedenlerle hasar gördüğünde dış tabakası dayırtılabilir ve disk içindeki kıkırdak doku dış tabakadaki bir yırtıktançıkarak sinirlerin ve omuriliğin yer aldığı boşluğa taşar. Bu durum da boyunfıtığına neden olur. Bu taşma kol ve omuriliğe giden sinirlere baskıyaptığından çeşitli şikayetler oluşturur.
Boyun Fıtığı (Servikal Disk Hernisi) Nedir?
Boyun Fıtığı travmalar, zorlamalar, kazalar veyayaşlandıkça diskin merkezi su içeriğini kaybetmesi, diskin yastıklama görevinieskisi kadar iyi yapamaz hale getirebilir.
Disk bozulmaya devam ettikçe dış tabakası dayırtılabilir ve diskin merkezi dış tabakadaki bir yırtıktan çıkarak sinirlerinve omuriliğin yer aldığı boşluğa taşarak boyun fıtığına neden olur.
Boynumuz 7 adet omurdan oluşur ve omurlarımız arasındahareket edebilmemizi sağlayan diskler yer alır. Bir omuru diğerine bağlayan enönemli yapı olan disk kuvvetli bağ dokusundan oluşmuştur ve omurlar arasındayastık ya da darbe emicisi gibi görev yapar.
Disk ve faset eklemleri omurların hareketlerine izinvererek boynunuzu ve sırtınızı eğmenizi ya da çevirmenizi mümkün kılarlar.Disk, “annulus fibrosus” adı verilen dayanıklı bir dış tabaka ve“nucleus pulposus” adı verilen jöle kıvamında bir merkezden oluşur.
Nedenleri
Boyun fıtığı 20-40 yaşları arasında, genelliklevücudunu çok kullanan kişilerde ortaya çıkar. Ağır yük kaldırma, ters birhareket yapma, itme hareketinin sık yapılması bağ dokusunun yırtılması yanifıtık riskini artırır. Trafik kazaları ya da yüksekten düşme de diğer nedenlerarasındadır.
Bunların yanı sıra, duruş bozukluğuna yol açan uzunsüreli masa ya da bilgisayar başında oturanlarda da bu rahatsızlık sık ortayaçıkar.
Cep telefonunun uzun süre kullanımı, boynu eğerek uzunsüre ekrana bakmak, ya da telefonu boyna kıstırarak konuşmak da boyun fıtığınayol açabilir.
Telefon ya da tableti göz hizasından aşağıda tutmak veuzun süre bu şekilde bakmak boyun fıtığı için risk oluşturur.
Tam olarak genetik bir geçiş söz konusu olmasa da annebabasında bu hastalık görülen çocukların boyun fıtığı olma riski, diskeklemlerin hassasiyetinde genetik faktörlerin etkili olabilmesinden ötürü, dahafazladır.
Belirtiler
Boyun fıtığının en öne çıkanbelirtisi boyun ağrısıdır. Fakat her boyun ağrısı fıtıktan kaynaklanmaz.Bunların büyük bir kısmı kas kökenli ağrılardan kaynaklanır. Boyun fıtığızorlamaya ve ağır kaldırmaya bağlı olarak ortaya çıkar.
Fıtığa bağlı gelişen ağrılar; sırta,kürek kemiğine, omuza, başın arka tarafına ve parmak ucuna kadar inen ağrılarşeklinde görülür. Ağrı dışında, ileri derece fıtıklarda, sıkışan sinirinfonksiyonuna bağlı olarak kolların ve parmakların belli bölgelerinde uyuşukluk,karıncalanma, güç kaybı ortaya çıkabilir.
Çok nadir olarak fıtıklaşmış diskomuriliğe baskı yaparak bacaklarda da sorunlara sebep olabilir. Ayaklardauyuşma, idrar ve gaita kaçırma çok nadir olarak görülebilir.
Sinir köküne ya da bir omurilikdokusuna bası yapıldığında o bölgede ödem meydana gelebilir. Ödem de basıyıartırdığından rahatsızlık bir kısır döngüye girebilir.
Hekiminiz tarafından yapılacakmuayenede ağrının cinsi ve yeri tespit edilmeye çalışılır, ayrıca herhangi birkuvvet kaybı, duyu kaybı ve de anormal refleks kontrol edilir.
Doktorunuz kesin teşhis için röntgenfilmi, MR ve Bilgisayarlı Tomografi (CT) yöntemini kullanabilir.
Röntgen filmleri omurga yıpranıpbozuldukça ortaya çıkan kemik çıkıntıları ve disk aralıklarındaki daralmayıgösterebilir ancak diskin fıtıklaşmasını ya da omurilikten çıkan sinirlerigösteremez.
MR’da fıtığın omurilik ve sinirlereyaptığı bası net görülebilir. Sinir kalitelerini ve boyundan kola giden sinirinbaşka bir nedenle uyuşmasını gösteren EMG, sinirlerin geçtiği kanalı ya dakireçlenmiş bir diski ya da tahrip olmuş kemik yapıyı gösteren tomografi (CT)de boyun fıtığının tanısında kullanılır.
Ağrının cinsi ve yerini tespit etmeyeyönelik bir klinik değerlendirmeye ek olarak herhangi bir kuvvet kaybı, duyukaybı ve de anormal refleksin dikkatli muayenesi genellikle bir disk hernisiniteşhis edip yerini belirlemek için yeterlidir.
Doktorunuzun teşhisi röntgen filmleri,bilgisayarlı tomografiler veya manyetik rezonans görüntüleme ile kesinleşir.Röntgen filmleri omurga yıpranıp bozuldukça ortaya çıkan kemik çıkıntıları vedisk aralıklarındaki daralmayı gösterebilir ancak disk herniasyonunu ya da omuriliktençıkan sinirleri gösteremez.
BT ve MR taramaları tüm omurgabölümlerinin (omurlar, diskler, omurilik ve sinirler) ayrıntılıgörüntülenmelerini sağlar ve çoğu disk herniasyonunu tespit eder. Tüm bunlaraek olarak elektrotanısal test çalışmaları yapılarak bir bel fıtığı sonucuoluşabilecek sinir hasarının bulguları aranabilir.,
Boyunfıtığı (servikal disk hernisi) olan hastaların çoğu hiçbir tedavi görmeksiziniyiye gidebilir. Ağrısı devam eden hastaların tedavisi için değişik seçeneklermevcuttur. Boyun fıtığı ile ilgili ağrıyı azaltacak pek çok ilaç mevcuttur.
Pekçok hasta cerrahi olmayan medikal tedavi veya konservatif tedavi ile iyiyegidecektir. Doktorunuz gerekli gördüğü takdirde istirahat, boyunluk, sinirtahrişini azaltmaya yönelik anti-inflamatuar ilaçlar, ağrı kontrolü için ağrıkesiciler, fizik tedavi, egzersiz veya epidural steroid enjeksiyonları gibitedaviler önerebilir.
Boyunfıtığında cerrahi olmayan tedavinin amacı, sinirin fıtıklaşmış disktenkaynaklanan tahrişini azaltmak, ağrıyı dindirmek ve hastanın genel durumunudüzeltmektir. Boyun fıtığı tedavisi süreci boyunca işe gidip gitmeyeceğinizinbilgisini doktorunuza mutlaka sormalısınız.
Boyunfıtığına (servikal disk hernisi) bağlı ağrının başlamasından sonra kısa süreli(1-2 günlük) dinlenme faydalı olabilir. Bu kısa istirahat sonrasında yenidenharekete başlanması, eklem sertliği ve kas güçsüzlüğünün önlenmesi açısındanönemlidir.
Doktorunuzbir hemşire ya da fizyoterapist yardımı ile boynunuzu kuvvetlendirmeye yöneliközel egzersizleri öğreterek sizi bu konuda bilgilendirebilir.
Buegzersizleri evde uygulayabileceğiniz gibi ihtiyaç ve becerilerinize uygun dahaözel bir program uygulamak için bir fizyoterapiste gitmeniz gerekebilir.Egzersizlerin aynen doktorunuzun ya da fizyoterapistin anlattığı şekildeyapılması gereklidir.
Doktorunuzveya fizyoterapistiniz traksiyon (çekme, germe), sıcak uygulama, soğuk uygulamave elle masaj gibi tedavileri uygulayarak boyun fıtığı ağrısını, inflamasyonu(tahriş) ve kas spazmını azaltabilir.
Spinalenjeksiyonlar veya “bloklar”, boyun fıtığına bağlı çok şiddetli kolağrılarını rahatlatmak için kullanılabilir. Epidural boşluğa (spinal sinirleretrafındaki boşluk) doktor tarafından yapılan kortizon (kortikosteroid)enjeksiyonlarıdır.
İlkenjeksiyon ileri tarihlerde bir veya iki enjeksiyonla desteklenebilir. Bunlargenelde rehabilitasyon ve tedavi programı dahilinde yapılırlar. Bu enjeksiyonunamacı sinir ve diskteki inflamasyonu azaltmaktır.
Tetikleyicinoktalara (trigger point) yapılan enjeksiyonlar, omurga boyunca yer alan ağrılıyumuşak doku ve kaslara direk olarak yapılan lokal anestetik (bazenkortikosteroidler de eklenebilir) enjeksiyonlarıdır. Bazı durumlarda ağrıkontrolü için faydalı olmalarına rağmen tetikleyici noktalara yapılanenjeksiyonlar fıtıklaşmış servikal diskin düzelmesini sağlamaz.
Boyunfıtığı teşhisi konan ancak cerrahi olmayan tedavi yöntemlerinden fayda görmeyenhastalar için ameliyat gerekli olabilir.
Boyunfıtığı ameliyatının amacı diskin sinire bası yapan bölümünün çıkarılmasıdır. Budiskektomi adı verilen bir işlemle yapılır. Herniye olan diskin yerine görecerrah, omurgaya ulaşmak için boynun ön ya da arka tarafında bir kesi yapar.
Ameliyatınboynun önünden mi yoksa enseden mi yapılacağı ile ilgili teknik karar diskherniasyonunun tam konumu, cerrahın tecrübesi ve tercihleri gibi pek çokfaktörle belirlenir. Her iki yaklaşımda da diskin sinire baskı yapan bölümügenelde iyi sonuçlarla çıkarılır.
Öndenyaklaşımda herniye olan disk parçasına ulaşmak için diskin büyük bölümü deçıkarılacağından genellikle aynı seansta yapılan bir füzyon işlemi de gerekliolur.
BoyunFıtığıSpinal füzyon cerrahisinin en önemli dezavantajı uygulanan bölgedehareketin yok edilmesidir. Ancak füzyon, tek seviyede yapılan diskektomiler deboyun hareketi açısından bir dezavantaj oluşturmaz. Çünkü bu segmentin hareketidiğer sağlam segmentler tarafından üstlenilir ve tolere edilir.
Ancak,üst ve alt sağlam bölgede, ki hareket ve yük bu bölgelere binmiştir, ilerikiyıllarda bu bölgelerin yıpranmasına ve boyun fıtığı, ağrısı oluşmasına nedenolabilir. Günümüzde füzyon uygulamak yerine çıkartılan diskin yerine konacakhareketli protezler uygulanabilmektedir.
Ancakprotez uygulaması her hasta için geçerli olmaz. Genç faset eklemlerinde bozulmaolmamış ve disk aralığının yüksekliği nispeten korunmuş hastalardır. Protezuygunluğu için en iyi kararı doktorunuz verecektir.
Distoni, beyin tarafından iletilensinyalin yanlış gönderilmesi sonucunda, vücutta belirli bir bölgede ya dayaygın şekilde oluşan istemsiz kas spazmlarına verilen genel bir tanımlamadır.
Vücudun bir bölgesinden başlayarak(göz, boyun, kollar ve eller gibi) bazı durumlarda ağrılı bir şekilde gelişir.Distoninin birden fazla tipi bulunur.
Distoni; stres, üzüntü ve yorgunlukdurumlarında artabilirken, dinlenme, sakinleşme ve uyku halinde azalabilir.
Distoni Ne Sıklıkta Gözlenir?
Yayınlanan bilgilere göreİngiltere’de 70.000, Amerika’da ise 300.000’den fazla kişi farklı sayıdatipleri bulunan distoniden etkilenmektedir.
Distoni Kimlerde Sık Görülür?
Genellikle erişkinlerde görülendistoni, bazı durumlarda çocuklarda da meydana gelebilir. Çocukluk dönemindebaşlayan distoni, vücudun birçok bölümünde etkili olabilirken, erişkin dönemdesıklıkla vücudun sadece bir bölümüne etki eder.
Distoni, henüz tam birkür olmamasına rağmen, kişilerde farklı sebeplerden dolayı görülebilir.Genellikle tedavi edilebilir olan distoniler, çoğu zaman kötü gidişatlıdeğildir.
Kişinin günlükyaşantısını etkileyen distoni hastalığı, ölümcül değildir. Distoni hastalığıdoğru teşhis edilmesi durumunda ilaç veya cerrahi müdahale ile tedaviedilebilir.
Her distoni hastası ayrıayrı değerlendirilir ve kişiye uygun tedavi seçenekleri gözden geçirilir.Tedavi seçenekleri genellikle bulguları hafifletmeye yönelik uygulanır, bazıdurumlarda nadiren de olsa semptomların tamamından kurtulma görülür.
Distoninin birden fazlatipi mevcut olup, klinik özellikleri ve altında yatan sebeplere göre 2 kategoriiçinde değerlendirilir.
Distoninin kliniközellikleri; kişinin yaşı, distoninin vücutta yayılma oranı, diğer hareketbozuklukları ve nörolojik bulgulara göre değerlendirilir.
Distoninin altından yatannedenlere bağlı olarak; kalıtsal geçiş yapanlar, sinir sisteminde saptanabilirpatolojisi olanlar, sebebi bilinmeyen (idyopatik) ve kazanılmış olmak üzere 3gruba ayrılır.
Fokal distoniler;blefarospazm (kaş ve göz kapaklarında kasılma), servikal distoni (spazmodiktortikollis ve boyunda kasılma), oromandibular distoni (çene, ağız veya dildekikasılmalar), spazmodik disfoni (laringeal disfoni, ses tellerini etkileyenkasılma), yazıcı kramp/müzisyen distonisi (eldeki kramp, elde, parmakta ve önkoldaki kasılma), alt uzuvlarda distoni (bacak, ayak, parmakların kasılması)
Distoni tiplerininarasında en çok bilinen müzisyen distonisidir. Genellikle tekrar edilmek üzereel ve bilek hareketleri yapan kişilerde gelişir.
Erken başlangıçlı yaygındistoni (DYT1 olan ya da olmayan) gövde ve bacaklarda bulunan kasların, hareketesnasında gevşemesi yerine zıttı olarak kasılması ile meydana gelir.
Genellikle çocuklukçağında ve parkinson benzeri semptomlarla birlikte görülür ve dopamintedavisine olumlu yanıt verir.
Aniden ve kısa süreliolarak ortaya çıkan el ve ayak atması-sıçraması gibi ortaya çıkan istemsiz kashareketleridir. Bu istemsiz kasılmalar ritmik veya düzensiz şekildegörülebilir. Genellikle kalıtsal olduğu düşünülür, beyin sapı veya kortikalsebeplerden meydana gelebilir.
İstemsiz kasılmalarınsadece nöbetler şeklinde (belirli aralıklarla) ortaya çıkmasıyla meydana gelir.Sürekli olmayan kasılmalar esnasında bilinç kaybı meydana gelmez.
Hızlı başlangıçlıdistoni-parkinsonizm; kalıtsal geçişlidir.
Travma, ilaç kaynaklı(Tardiv distonisi-diskinezi), zehirlenme sonrası meydana gelebilir.
Hastalık süresine, türüneve altta yatan sebeplere göre değişiklik gösterebilir. Hekimin uygun gördüğütedavi sonucunda ilk yılda fark edilen distonilerde iyileşme görülebileceğigibi, uzun süreler boyunca devam da edebilir.
Evet, hastalığın genetikolduğu ve nesillere aktarıldığı düşünülmektedir.
Distoniye neyin yolaçtığı kesin olarak bilinmemekle birlikte beyin çekirdeklerinden kaynaklandığısavunulur. Bazı durumlarda travma veya ilaç kullanımı sonrası gelişebilendistoni, sıklıkla kendiliğinden ortaya çıkar.
Distoniden etkilenen herhasta ayrı ayrı değerlendirilir. İlaçsız tedavi, ilaçlı tedavi, botoksenjeksiyonu veya cerrahi müdahale ile yapılan tedavi yöntemlerinden en uygunolanı seçilir.
Halk arasında “sarahastalığı” olarak da epilepsi, beynin bir bölgesindekihücrelerin anormal elektrik sinyali yollamasıyla ortaya çıkar. Ülkemiznüfusunun yaklaşık yüzde 1’inin epilepsi hastası olduğu biliniyor.
Sara (Epilepsi), kronik bir hastalıktır. Doğumsırasında ya da daha sonra herhangi bir nedenle beyin hasarı yaşayan kişilerdegelişir.
En bilinen şekliyle epilepsinöbetleri ile kendini belli eder. Epilepsi nöbetleri, ani şekildeortaya çıkar ve beynin tümüne ya da belirli bir bölümüne yayılır. Nöbet tipleribeynin hangi bölgesinde başladığına göre değişir. Bazı epilepsi nöbetindebilinç kaybı, kontrolsüz vücut harekeleri olabileceği gibi, bazı nöbetlerdebelirtiler silik hissedilir.
Çoğu nöbet 30 saniye-2 dakika arasında sürer. Beşdakikadan uzun süren bir nöbet varsa acil tıbbi yardım alınması gerekir.
Bazı epilepsi nöbetleri; uyuşukluk, hantaldavranışlar, garip tat ve kokular alma, bozulan zaman ve mekan duygusu,az konuşma ve çok yavaş hareket etme şeklinde de ortaya çıkabilir. Çoğuzaman, hastalar meydana gelen nöbetin sadece kısmen farkındadır.
Epilepsi hastalığı tanısı koymak için kişinin en aziki kez nöbet geçirmiş olması gerekir. Beyin travmaları, tümörler vb. beyindehasara neden olacak durumlar bu hastalığa olabilir. Genetik etkenler dehastalıkta rol oynar.
Bu nedenle epilepsi nöbeti sırasında hasta yanyatırılmalıdır. Bu sayede nöbet sırasında salya ya da kusma varsa hastanınboğazına kaçması önlenir. Başını çarpmaması için altına yastık/destekkonulmalı, çevresindeki zarar verici eşyalar uzaklaştırılmalı ve gözlükleriçıkarılmalıdır. Ayrıca kişinin etrafı boş bırakılarak rahat nefes almasısağlanmalıdır.
Epilepsi Nöbet Çeşitleri
Basit parsiyel nöbetlerde bilinç açık olur. Üç türüvardır:
Temporal lobdan kaynaklanan nöbetler; ani korku, dahaönce olmuş bir olayı olmamış gibi hissetme veya olmamış bir olayı olmuş gibihissetme, kötü koku ve tatlar alma ve içten gelen hoş olmayan bir hisle kendinigösterir.
Frontal lobdan kaynaklanan nöbetlerde ise hareket ileilgili sorunlar görülür.
Parietal lobdan kaynaklanan nöbetlerde geçiciuyuşukluk belirtileri, oksipital lobdan kaynaklanan nöbetlerde de görmealanının yarısını etkileyen flaş şeklinde ışıklar ve değişik renkler görmebelirtileri gözlenir.
Kompleks parsiyel nöbetlerde bilinç etkilenmesimeydana gelir. Kompleks parsiyel nöbetlerde çiğneme, yalanma, yutkunma ve birşey arar gibi şaşkın bakınma hali görülebilir. Bazen hasta elbiseleriniçekiştirebilir ve etrafta dolaşabilir. Dakikalar sonra hatta bazen saatlersonra kendine geldiğinde hiçbir şey hatırlamayabilir.
Jeneralize nöbetler tüm beyne yayılır. Halk arasındasara nöbeti olarak bilinen nöbettir. Kişi önce kaskatı kesilir ve yere düşer.Bunun ardından tüm vücut kaslarında kasılıp gevşemeler olur. Nöbet esnasındakişiddetli hareketler kişinin kontrolü dışında gelişir. Bunun yanı sıra absans yada “petit mal” adı verilen kimi jeneralize nöbetlerde kişi her ne kadar vücutşeklini kaybetmese de bilincini kaybedebilir.
Belirtiler
Epilepsi beyindeki bir fonksiyon bozukluğu olduğundan,beynin etkilenen bölgesinin yürüttüğü işleve göre semptomlar farklılaşabilir.Bazı belirtiler şunlardır:
•Vücutta ani kasılmalar
•Kollarda ve bacaklarda kontrol edilemeyen sallantılar
•Şuur kaybı
•Seri şekilde baş sallama hareketi
•Kısa bir süre seslere veya konuşmalara yanıt verememe
•Sabit bir noktaya bakmak
•Hızlı göz kırpmak
•Korku, anksiyete ya da deja vu (o anı önce yaşamışgibi hissetme) gibi psikolojik semptomlar
NöbetÖncesi Belirtiler: Aura’lar
Nöbet, beynin küçük bir bölgesinden başlıyorsa, kişi nöbetin başlangıcında bazı belirtiler yaşayabilir. Buna “aura”denir. Bu belirtiler, beynin hangi alanın anormal elektriksel aktiviteyleilintili olduğunu gösterir.
•Uyuşma
•Görme veya duyma değişikliği
•Hoş olmayan kokular alma
•Mide bulantısı ya da midede baskı hissi
•Ani korku hissi
Tanı Yöntemleri
Epilepsi, birçok nedene sahip olabilen ve her yaştaortaya çıkabilen bir durumdur. Çoğunlukla çocukluk döneminde başlar. Beynietkileyen her türlü hastalık epilepsi nöbetlerine neden olabilir.
•Anne karnında geçirilen enfeksiyonlar
•Doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalması
•Kafa travması
•Genetik ve metabolik hastalıklar
•Tümörler
•Gelişimsel beyin malformasyonları
•Menenjit gibi beyin enfeksiyonları epilepsiye yolaçabilir.
Bazı epilepsi hastalarında nöbetleri tetikleyici bazıdurumlar olabilir. Örneğin uzun süreli açlık, uykusuzluk, aşırı yorgunluk,kullanılan ilaçların doktor izni dışında kesilmesi ya da değiştirilmesi,hormonal değişiklikler nöbetlere neden olabilir.
Epilepside nöbetlerin sıklığı, ne kadar sürdüğü, hangiyaşlarda başladığı doktor için önemli ipuçları verir. Bu nedenle hekiminizdetaylı tıbbi öykünüzü alacak ve fizik muayene yapacaktır.
EEG, beynin elektriksel aktivitesini ölçen bircihazdır; epilepside tanı konmasına ve kontrolsüz elektriksel deşarjlarınbeynin hangi bölgesinden başladığının tespitine yardımcı olur. Beyinde nöbetereneden olabilecek yapısal bir problem olup olmadığını gösteren MR veBilgisayarlı Tomografi incelemeleri epilepside kullanılan yöntemlerdir.
Tedavi Yöntemleri
Epilepsi hastalarının çoğu anti-epileptikdenilen epilepsi ilaçları yoluyla tedavi edilebilir. İlaçlarlanöbetlerin durdurulması amaçlanır. Bu nedenle ilaçların düzenli olarak kullanımıönemlidir. İlaç tedavisi, hastaların büyük bir bölümünde etkili olmasınarağmen, kimi hastalarda beklenen etkiyi sağlayamayabilir. Bu hastalardaepilepsiye sebep olan altta yatan duruma göre cerrahi tedaviler uygulanabilir.
İki tür epilepsi cerrahiyöntemi vardır. İlki epileptik odağın kendisinin kaldırılmasıdır(rezektiv cerrahi).
İkincisi nöbet yayılım yollarının kesilmesi yoluylanöbetlerin yayılmasını, sıklık ve şiddetini azaltmaya yönelik olan cerrahiyöntemdir (fonksiyonel cerrahi, palyatif cerrahi).
Kimi uygun hastalarda ise “vagus sinir stimülatörü”denilen tedavi uygulanabilmektedir. Göğüs altına yerleştirilen pil, vagussinirini belli aralıklarla uyarır ve bu nöbetlerde azalma sağlayabilir. Butedavi yöntemiyle hastalarda belirgin düzelme sağlanabilir.
Diğer bir tedavi seçeneği de ketojenik diyettir. Bazıtür epilepsilerde etkili olan bu diyet yağdan çok zengin beslenilmesiprensibine dayanır.
Kontrolsüz nöbetler ve hayatınız üzerindeki etkilerizaman zaman bunaltıcı olabilir veya depresyona yol açabilir. Ayrıca, stresiyönetmek, alkollü içecekleri sınırlamak ve sigaradan kaçınmak gibi sağlıklıyaşam seçimlerini yapılmalıdır.
•İlaçlarınızı doğru şekilde alın.
•Yeterli uyku almak da önemlidir. Uyku eksikliğinöbeti tetikleyebilir.
•Egzersiz yapmak, fiziksel olarak sağlıklı kalmanızave depresyonun azalmasına yardımcı olabilir.
•Aşırı alkol tüketiminden kaçının
•Nikotin kullanımından kaçının
Epilepsi nöbeti geçiren bir hastanın düşerken biryerlere çarparak yaralanması engellenmelidir. Hasta yan yatırılmalı, mümkünsekafasını yere vurmasını engellemek için yumuşak kıyafet, yastık gibi birmalzemeyle baş desteklenmelidir. Kişinin yakası sıkıysa gevşetilmeli, havaalabileceği bir alan yaratılmalıdır. Kişiye su içirmeye çalışmak, yüzünüıslatmak gibi hareketlerden kaçınılmalıdır.
Astrositomlar, oligodendrogliomlar ve epandimomalardahil birçok gliom tipi vardır. En yaygın gliom tipi astrositomdur. Gliomlartüm beyin tümörlerinin yaklaşık %30’unu oluşturur ve sıklıkla kötü huyluduryani habistir.
Belirtileri beyintümörlerindeki genel belirtilerdir. Baş ağrısı, nöbetler, midebulantısı ve kusma görülebilir. Yerleştikleri bölgelere bağlı olarak dabelirtiler verirler. Epilepsi (Sara nöbeti) bazı hastalarda ilk belirti olarakortaya çıkabilir. Kişilik değişikliklerine neden olabilirler.
Bu nedenle kötü seyirli gliomlardabeyin ameliyatı, Gamma Knife radyo cerrahisi, kemoterapi,radyoterapi gibi çeşitli tedavi yöntemleriyle tümürün yok edilmesi gerekir.
Nedenleri
Beyin tümörlerinin oluşum nedeni kesin olarakbilinmemektedir. Az sayıda insanda nörofirbomatozis ya da tüberöz skleroz gibigenetik hastalıklar gliomlara neden olabilir. Fazla radyasyona maruz kalmanında tümör oluşumuna neden olduğu düşünülmektedir.
Gliomların ya da diğer beyin tümörlerinin oluşumunuengelleyecek herhangi bir yöntem ya da önlem yoktur.
Bilinmesi gereken beyin tümörlerinin çocukluk çağıdahil her yaşta gelişebileceğidir.
BeyinTümörleri Risk Faktörleri
Diğer kanser türleri gibi genellikle ileri yaşlarda vebağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde daha sıklıkla görülmektedir. Fakat ençok bilinen faktörlerden bir tanesi uzun süreli radyasyona maruz kalmaktır.
Bunun yanı sıra kimyasallara, elektromanyetik alanlarave virüslerin enfeksiyonlarına maruz kalmak hastalığın riskini arttıranunsurlar arasındadır. Beyin tümörü dış etkenlerle gelişen bir hastalıkolabileceği gibi aile geçmişinde bu hastalığa rastlanan kişilerde degörülmektedir.
GliomlarınTürleri
Hangi tür glial hücrelerden kaynaklandığına göredeğişir. Başlıca tipler şunlardır:
Astrositom
Kötü huylu beyin tümörleri içinde en sık görülendir vebeynin herhangi bir yerinde görülebilir. İsmini, beynin içindeki yıldızşeklindeki hücreler olan astrositomlardan alır.
Oligodendroglioma
Bu gliomlar, beynin sinir liflerini kaplayan vemiyelin adı verilen olglial hücrelerden yani oligodendrositlerden kaynaklanır.
Oligoastrositom
Bu gliomlar anormal oligodendrositlerin veastrositlerin bir karışımıdır.
Ependimom
Bu tip bir gliom, beynin ve omurilik kanalınınboşluklarını kaplayan hücrelerden gelir. Çocuklarda en yaygın görülen tiptir.
Ganglioglioma
Beyinde veya omurlikte meydana gelebilen bu nadirgliom, hem glial hücrelerden hem de sinir hücrelerinden oluşur.
Belirtiler
Gliom tipi tümörlerin belirtileri, diğer beyintümörlerininki ile aynıdır ve büyük ölçüde tümörün beyinde olduğu yere vetümörün büyüklüğüne bağlıdır.
Beyin tümörleri, kafatası içinde yerleşen tümörleroldukları için basınç artışına bağlı olarak şiddetli baş ağrısı, bulantı vekusma gibi yaygın belirtiler görülür. Tümör büyüdükçe belirtiler şiddetlenir.
BaşAğrısı
DiğerBelirtiler Şunlardır;
Beynin etkilenen bölgesine göre farklı belirtiler deortaya çıkar. Bunlar; sağ veya sol vücut yarısında kuvvetsizlik, uyuşma, yürümebozukluğu, görme kaybı, işitme kaybı, hafıza bozukluğu, konuşmada güçlük,dengesizlik olabilir.
Tanı Yöntemleri
Nöroloji doktorunuz gliomlarıntanısını koymak için kapsamlı bir nörolojik muayene yapar. Muayenesırasında doktorunuz reflekslerinizi, görme, işitme, denge ve koordinasyonyetilerinizi kontrol eder.
Bunlarda bir ya da birden fazla sorun varsa, beyintümörünün beyninizin hangi bölümlerini etkileyebileceği hakkında bilgi edinir.Sonrasında beyinde bir tümör olup olmadığını anlamak için MR ve BilgisayarlıTomografi taraması yapılır.
MR taraması boyalı kontrast maddenin damardan verilmesi ile(Kontrastlı Beyin MR) yapılır. Bu tarama ile tümör ayrıntılı şekildegörülebilir ve doktorunuz beyindeki tümörün büyüklüğü, yeri ve tipini tespiteder. Beyinde ödem ya da beyin dokusunda değişiklik varsa görülebilir.
Ek olarak MRS adı verilen Magnetic RezonansSpetroskopi yapılarak tümördeki kimyasal ve mineral düzeyleri ölçülür.
Bu ölçümler, bir tümörün kötü huylu veya iyi huyluolup olmadığına dair bilgi verme amaçlıdır.
Ayrıca, belirtileri beyin tümörü ile karışabilecekenfeksiyon (tüberküloz, parazit, bakteri ve mantar), demiyelinizasyon (miyelinya da bir beyin nöronlarının koruyucu kılıfına) veya felç gibi başkahastalıklar mevcutsa, doktorunuz bu konuda bilgi sahibi olur.
Doktorunuz akciğer kanseri gibibeyne metastaz yapabilecek diğer kanserleri elemek için kanser taraması dayapabilir. Ancak gliomlar başka kanserler nedeniyle oluşmaz,yalnız beyinde oluşabilen tümörlerdir.
Kesin tanı tümörden alınan beyin biyopsisi sonrası, bukonuda uzman patologlar tarafından tümörün mikroskop altında ve moleküler(genetik) yapısının belirlenmesi ile konur.
Ameliyat ile tümörün tümün çıkarıldıktan sonra,tümörün zarar verdiği ya da yayılım gösterebileceği alanlar konusunda biyopsisonuçlarına göre karar verilir. Buna göre ışın tedavisi, ikinci bir cerrahi yada başka tedaviler uygulanabilir.
Tümör beynin ulaşılması zor ya da zarar görecek biryerindeyse steoreotaktik iğne biyopsisi tercih edilir. Kafatasınıza açılandelikten ince bir iğne yardımıyla doku örneği alınarak mikroskop altında analizyapılır.
Tedavi Yöntemleri
Gliomların tedavisi tümörün tipine, büyüklüğüne, hangi evredeolduğuna ve beyindeki yerine göre belirlenir. Ayrıca yaşınız ve sağlıkdurumunuza göre de uygulanacak tedaviye karar verilir.
Gliomlar dâhil tüm beyin tümörlerinin önceliklitedavisi cerrahidir. İster iyi huylu ister kötü huylu olsun, tüm tümörlercerrahi olarak tedavi edilirler.
Ancak bazı durumlarda cerrahi uygulamak mümkünolmayabilir. Şayet tümör beynin çok hassas olan bazı hayati bölgelerineyerleşmişse bu bölgelere dokunmak hayati tehlike yarattığından tümör yerindebırakılabilir. Bu durumda sadece ışın tedavisi (radyoterapi) ve ilaç tedavisi(kemoterapi) uygulaması yapılabilir.
Tümörün çıkarılmasının yanı sıra, tümörün yanetkilerini kaldırmak için ilaç tedavisi de verilebilir. Kortizonlu bazı ilaçlarbeynindeki ödemin inmesine yardımcı olur, ayrıca anti-epileptik ilaçlarnöbetleri önlemede kullanılabilir.
GliomaTedavisinde Gamma Knife Radyo Cerrahi
Açık ameliyat olmayan buyöntemde, Gamma Knife cihazı tarafından yollanan gammaışınları ile tümör yok edilir. Tedavide amaçlanan; hızlı büyüyen tümörler vebeyin damar yumaklarının tamamen ortadan kaldırılması; yavaş büyüyen tümörcinslerinde ise büyümenin durdurulmasıdır.
Hasta MR benzeri cihaza yatar ve ortalama 45 dk. sürenbir tedavide, beyin ve sinir cerrahisi uzmanının gözetiminde tedavigerçekleşir. Kişi ışın nedeniyle herhangi bir ağrı ya da acı hissetmez.
Yaklaşık 5 kişiden birindegörülen hipofiz bezi tümörleri (hipofiz adenomları), iyi huylutümörler arasında yer alıyor. Yani yaşam boyu belirti ve zarar vermedenkalıyor. Ancak hipofiz bezinin işlevi çok önemli olduğundan, tümörün büyümesive vücudun ihtiyacı olmayan hormonları salgılaması sonucu ciddi sağlıksorunları oluşturabiliyor.
Hipofiz bezi tümörleri kafaiçi tümörlerin yüzde 15’ini oluşturur ve çok nadirolarak habistir. Tedavisi ameliyat, ilaç ve radyocerrahi yani Gamma Knifetedavisidir.
Daha çok 25-45 yaşları arasın da kadın ve erkektegörülür ancak daha erken ve daha geç yaşlarda da görülebilir.
Beyinde yer alan ve fındık tanesikadar büyüklükte olan hipofiz bezi, vücuttaki salgı bezlerininkontrolünden sorumludur. Büyümeyi, kalp atış hızını ve üremeyi kontrol eder.Vücuttaki diğer hormon salgılayan bezlere emir veren bir orkestra şefi gibidir.Bu hormonlar da organlara emir vererek vücudumuzun belirli bir düzendeçalışmasını sağlar.
Hipofiz bezinde farklı hormonları salgılamak üzereprogramlı hücreler bulunur. Tümör, tek bir hücrenin genetik bozulmaya uğrayarakkontrolsüz çoğalması sonucunda ortaya çıkar. Hangi hormon hücresininetkilendiğine bağlı olarak, tümör belirtileri de o hormonun aşırısalgılanmasına bağlı olarak değişir.
Hipofiz bezi tümörleri arasında en sık görülenler; süt salgılatan prolaktinhormonunun hücrelerindeki tümörlerdir. Bu hastalığı akromegali, Cushinghastalığı, hormon salgılamayan tümörler ve birden fazla hormon salgılayantümörler takip eder. Daha nadiren tiroid bezini uyarıcı hormon salgılatanhücrelerin adenomu tiroid bezi yetmezliği ya da fazlalığına ait belirtileryapar.
Nedenleri
Hormon salan veya salmayan hücrelerin, durduk yerde,emir komuta zinciri dışında çoğalarak oluşturdukları yapıya yani tümöre“adenom” denir.
Hipofiz bezindeki kontrolsüz hücre gelişiminin nedeni bilinmemektedir.Çok nadir de olsa ailede hipofiz bezi tümörü varlığı etken olabilir ancak çoğuvakada böyle bir aile öyküsü yoktur. Ancak yine de genetik faktörlerin etkiliolabileceği düşünülmektedir.
Ailesinde çoklu endokrin neoplazisi sendromu – tip 1(MEN 1) gibi genetik hastalıklar bulunan kişilerin daha fazla risk taşıdığıkabul edilmektedir. Özellikle MEN 1 hastalarında, endokrin sistemdeki farklıbezlerde tümör oluşabilmektedir.
Belirtiler
Hipofiz adenomları yavaş belirti verir. Bu nedenle başağrısı, halsizlik, görme bozuklukları gibi tümörden kaynaklı belirtilere karşıdikkatli olarak doktora başvurulması gerekir.
Hormon bozukluklarında da kişi belirtileri hissettiğianda doktora başvurarak gerekli hormon testlerini yaptırmalı, sorunun nedenkaynaklandığı saptanmalıdır.
TümörünKitlesi Nedeniyle Ortaya Çıkan Bası Belirtileri
TümörünSalgıladığı Hormon Nedeniyle Ortaya Çıkan Değişiklikler
Çeşitleri
HipofizBezi Tümörleri
Diğer adıyla hipofiz adenomlarının en önemlileriProlaktinoma, akromegali ve Cushing hastalığıdır. Her birinin hastalıkbelirtileri, tanı testleri ve tedavi protokolleri birbirinden farklıdır.
Prolaktinoma
Prolaktin üreten hücrelerden kaynaklanan bir hipofizadenomudur. Bu rahatsızlıkta memeler büyüyor, hassaslaşıyor ve süt salgılamayabaşlıyor, Bunun yanı sıra kadınlarda adetler düzensizleşiyor ve kesiliyor,hamile kalınamıyor. Erkeklerde ise cinsel güç kaybı, kısırlık ve jinekomastigörülüyor.
Akromegali
Beyin tabanında bulunan hipofiz bezinin ön lobundançok fazla miktarda büyüme hormonu salgılanması sonucunda oluşuyor.
Büyüme hormonunun aşırı salgılandığı akromegalihastalığında; el ve ayaklarda büyüme, çenenin öne doğru uzaması, yüz hatlarınınkabalaşması, burnun büyümesi, alnın öne çıkması, cildin kalınlaşması, çeneninyanlış kapanması veya kapanamaması ile ellerde sinir sıkışması gibi belirtilergörülüyor.
Bu hastalarda; terleme, yüksek tansiyon, diyabet,horlama ve uyku apnesi gibi yan belirtiler de görülüyor. Kansere eğilimin dearttığı bu hastalarda eğer tümör, büyüme kıkırdakları kapanmadan önce ortayaçıkarsa, devlik hastalığı oluşur.
CushingHastalığı
Hipofiz bezinin böbreküstü bezini uyaranadrenokortikotrop hormonunu (ACTH) fazla ürettiği durumlarda ortaya çıkan birhastalıktır. Cushing hastalığına hipofiz bezinin fazla büyümesi (hiperplazi) yada bir tümör neden olur. Cushing hastalığı Cushing sendromunun birşeklidir.
Cushing hastalığı ile Cushing sendromunun belirtileriaynıdır ama Cushing sendromuna neden olan tümör böbreküstü bezinde, hipofizdeveya nadiren de vücudun başka bir yerinde olabilir. Uzmanlar tümörün yeriniçeşitli testlerle saptayabilir.
CushnigHastalığında
Gövde fazla kilolu, kol ve bacaklar ince, yüz yuvarlakve tombuldur (aydede şeklinde). Akne ya da cilt enfeksiyonları, ciltte kolayzedelenme, kıllanma, karında, uyluklarda ve göğüste mor çatlaklar, kolaymorarabilen hassas bir cilt, ensede yağ toplanması, zayıf kaslar, sırt ağrısı,kemik ağrısı ve kemiklerde hassasiyet gibi belirtileri vardır. Ayrıca kontrolügüç olan hipertansiyon ve diyabet hastalığı görülebilir.
Tanı Yöntemleri
Hastanın tıbbi öyküsü alınıp, fizik muayeneninyapılmasının ardından hormonal sorunun kaynağını bulmak için kandaki hormondüzeyleri ölçülüyor.
Testlerin hipofizbezinde bir tümör olduğunu düşündürmesi durumunda MR ve BilgisayarlıTomografi (CT) çekiliyor ve tümörün saptanması halinde Beyin ve Sinir CerrahisiUzmanına başvuruluyor.
Tedavi Yöntemleri
Prolaktinomalar genellikle ilaçtedavisine çok iyi yanıt veriyor. Prolaktinomalar dışındaki bütün hipofiztümörlerinde cerrahi tedavi ön plandadır. Endoskopik ameliyatyöntemiyle tümör çıkarılır. Radyoterapi, cerrahi olarak çıkartılamayan tümörkalıntılarını tedavi etmek için kullanılabilir.
Ayrıca tümörün küçültülmesi ve yokedilmesi için hekimin kararına göre Gamma Knife radyocerrahi tedaviside uygulanabilir. Gamma Knife tedavisi açık bir ameliyatdeğildir ve gamma ışınları kullanılarak genellikle tek seansta tedavi sağlanır.
Hipofiz tümörüameliyatı sonrası hipofiz bezinden hormon salınımı yeterli değilse hormonyerine koyma (replasman) ilaçları verilebilir.
Büyüme hormonu salgılayan adenomlariçin de ilaç tedavisi vardır, ancak ilaç ameliyata rağmen çıkarılması mümkünolmayan tümör kalıntılarının salgısını azaltmak için verilir, ayrıca GammaKnife tedavisi de kullanılabilir.
Cushinghastalığında ideal tedavi tümörün cerrahi ile çıkarılmasıdır, ancak bunarağmen istenen kortizol seviyesine ulaşılamazsa hipofiz bezinin tamamı cerrahiolarak çıkarılır, ya da aynı amaçla Gamma Knife tedavisi uygulanabilir.
Hormon salgılamayan adenomlardaGamma Knife tedavisi kullanılabilir, bunlarda ilaç tedavisi pratikte işeyaramaz. Bazı hormon salgılamayan küçük tümörlerin hastanın genel sağlık durumuile birlikte değerlendirilmesi ve takip edilmesi tercih edilebilir.
Hipofiz Bezindeki Her Kist Tümör müdür?
Hipofiz bezindeki her kist tümördeğildir. Rastlantısal olarak başka nedenle çekilen MR’larda bazen hipofizkistleri fark edilebiliyor. Bunlar Rathke kesesi kistleri denilen doğumsal vemasum kistler olabiliyor. Belirti vermeyen bu kistlerin izlenmesi gerekiyor.
Hipofiz Tümörlerinde Endoskopik Cerrahi
Hipofiz bezitümörlerinin tedavisinde erken teşhis önemlidir, hastalığınkomplikasyonları ortaya çıkmadan ve tümör çok büyümeden tedavi edilirse dahaiyi sonuç alınır.
Hastalık teşhis edildiğindeendoskopik yöntemle tümör çıkarılabiliyor. Bu yöntemle kesi yapılmadan, sadeceburun deliklerinden girilerek tümör daha yakından ve daha geniş açıylagörülebiliyor. Özellikle büyük ve çevreye yayılmış (invaziv) tümörlerdemikroskopik yönteme oranla başarı şansı yüksek olabiliyor. Ameliyattan sonraburun deliklerine tampon konmadığı için hastanın iyileşme süreci çabuk oluyor.
Ameliyattan sonra düzenli olarakhormon kontrollerinin yapılması ve gerekli görüldüğü takdirde ilaç tedavisininverilmesi de gerekiyor. Hatta bazı durumlarda tedavi ömür boyu bilesürebiliyor.
Hipofiz tümörleri iyi huyludur ancakinatçı tümörlerdir. Yıllar sonra da olsa tekrarlama ihtimalleri olabilir.İlerleyen dönemlerde doktor kontrolü devam eder. Bu dönemde yapılan tetkikler,geride tümör kalıntısı olup olmadığını gösterir. Ancak inatçı tümörlerin tekraredebilme riskine karşı, hastalar yılda bir kez kontrole çağrılır.
Menenjit,beyin ve omuriliği saran meninks adı verilen zarların inflamasyonu yaniiltihaplanmasıdır. Bu inflamasyon; bakteriyel, viral, fungal (mantar) veparaziter enfeksiyona bağlı olarak gelişebilir. Bunların yanı sıra kimyasalreaksiyonlar, ilaç alerjileri, bazı kanser türleri de enfeksiyona nedenolmaksızın zarlarda inflamasyona yol açabilirler. Menenjitin pek çok farklısebebi olabilmekle birlikte bakteriyel ve viral menenjitler en sık görülentürlerdir. Her yaştan kişiyi etkileyebilen menenjit hastalığı özellikle küçükyaşlarda daha çok görülür.
Menenjitbelirtileri en başta gribe benzer şekilde ilerler. Menenjitle ilgilibelirtilerin gelişmesi ise birkaç saat ile birkaç gün içinde gerçekleşir.
2 yaşındanbüyük kişilerde görülen menenjit belirtileri:
· Anibaşlangıçlı ateş
· Ensesertliği
· Normaldenfarklı tipte görülen şiddetli baş ağrısı
· Başağrısına eşlik eden bulantı ve kusma
· Bilinçbulanıklığı, odaklanmada zorlanma
· Nöbetgeçirme
· Uykulu hal
· Yürümedegüçlük
· Işığahassasiyet
· Açlık vesusuzluk hissetmeme, iştah kaybı
· Deridöküntüsü (meningokoksik menenjitte olduğu gibi) şeklinde sayılabilir.
2 yaşındanküçük bebeklerde menenjit belirtileri:
· Yüksekateş
· Sürekliağlama
· Aşırıuyuma ya da huzursuzluk
· Uykudanuyanmada güçlük
· Uyuşukluk,hareketlerde yavaşlama
· Emmeye yada yemek yemeye karşı ilgisizlik
· Zayıfbeslenme
· Kusma
·Bıngıldakta şişkinlik
· Vücuttaveya ensede sertlik olarak sıralanabilir.
Menenjitbelirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Menenjit geçiren herkestetüm belirtiler gözlenmeyebilir. Menenjit belirtilerinden bir ya da birkaçınıgösteren kişilerin vakit kaybetmeden en yakın sağlık merkezine başvurması faydalıolur.
Menenjit Neden Olur?
Meninjiyomlar, beyni saran zarlardan kaynaklanan,yavaş büyüyen ve çoğu iyi huylu olan tümörlerdir. Beynin içindenkaynaklanmadığı için teknik olarak beyin tümörü olmasalar da büyümeleriyleberaber beynin üzerinde baskı yaratarak bir takım belirtilere sebep olurlar.
Genellikle iyi huylu olmaları nedeniyle kanserlitümörlerden farklı olarak vücudun diğer bölgelerine yayılma (metastaz) göstermeeğilimde değildirler.
Ancak bu tümörler büyüdükçe nörolojikrahatsızlıklara ve beyin ve omuriliği sıkıştırdıkları için ciddi durumlara yolaçabilirler. Ağrı kesicilerle dindirilemeyen baş ağrıları, felç, hormonalbozukluklar, görme kaybı, epilepsi nöbetlerine ve beyin kanamalarına nedenolabilen meninjiyomlar mutlaka takip edilmelidir.
Meninjiyomlar genellikle yetişkinlerde 40’lı yaşlardansonra ortaya çıkmaktadır. Kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülür.
Çeşitleri
Meninjiyomların birden fazla çeşidi bulunmaktadır,bunlar;
Nedenleri
Menenjiyomlar oluşumunun kesin nedeni bilinmiyor.Ancak yapılan çalışmalarda aşağıdakilerin rol oynadığı düşünülüyor.
Belirtiler
Meninjiyomlar, beyindeki herhangi bir yerleşimdeortaya çıkabiliyor. Bu nedenle farklı semptomlarla kendinigösterebiliyor. Çevre dokular ve damarlar etkilenebildiği ve hastalığıntedavisi de zorlaşabildiği için tümörün ortaya çıktığı yer önem taşıyor.
Bu tip tümörler genellikle yavaş geliştiğinden, tümörbüyüye kadar herhangi bir belirti vermeden büyüyebiliyor.
Belirtileri, tümörün ortaya çıktığı ve beynietkilediği bölgeye göre değişmekle beraber, genel olarak aşağıdaki gibiolabilmektedir:
Tanı Yöntemleri
Meninjiyomlara hem yavaş ilerledikleri, hem de ilkdönemlerinde herhangi bir şikayet yaratmadıkları için tanı koymakzorlaşabiliyor. Tanıda hekiminizin alacağı ayrıntılı bir tıbbi öykü ve ardındanyapacağı nörolojik muayene, sonrasında beyin MR ve bilgisayarlı tomografi (CT)yöntemleri kullanılıyor.
Tedavi Yöntemleri
Tedavilerindeki ilk seçenekte cerrahi girişim yeralıyor. Ancak bazı meninjiyomların tamamen çıkarılması mümkün olmayabiliyor.Bazen de yapılacak bir cerrahi girişimin riskleri yüksek olabiliyor.
Bu durumda Gamma Knife radyocerrahisi kullanışlı birseçenek olabiliyor. Ayrıca cerrahi sonrası kalıntı olan veya tümörü tekrarbüyüyen hastalarda da kullanılabiliyor.
Gözlemve Takip
Farklı nedenlerle nedenlerle yapılan MR ve tomografigörüntülemelerinde tesadüfen fark edilen tümörlerde, eğer tümörün beyne dolaylıya doğrudan olumsuz etkisi yoksa bir tedavi uygulanmayabiliyor.
Bu küçük tümörler genellikle düzenli olarakgörüntüleme yöntemleriyle takip ediliyor. Takipler sırasında tümör büyümüyor,zarar verebilecek büyümeye ulaşmıyor ya da menopoz dönemde küçülebilentürlerdense kişi ömür boyu herhangi bir tedavi almadan hayatınısürdürebiliyor.
Ancak, kişide olumsuz etkiler gösteren, takiplerindedüzelme olmayan, beyinde yerleştiği noktaya ve cerrahi gerektiren büyüklüklereulaşmış tümörlerde ise cerrahi tedavi öneriliyor.
Cerrahi
Meninjiyomların çoğu cerrahiye uygun oluyor. Kişiningenel sağlık durumuna, beklenen yaşam süresine, tümörün büyüklüğüne ve yerleşimyerine göre de ameliyat kararı veriliyor. Ameliyatta damar veya sinirdokularının zarar görme ihtimali çok yüksekse veya tümör büyükse operasyonsonrasında radyocerrahi (Gamma Knife yöntemi) öneriliyor.
Radyocerrahi– Gamma Knife Tedavisi
Cerrahi uygulandığında ameliyat performansı düşük,ameliyat yapıldığında kalıcı hasar riski yüksek olan kişilerde radyocerrahiuygulanıyor ancak tümörün bu tedaviye uygun büyüklükte olması gerekiyor.
Radyocerrahinin amacı tümörün büyümesini durdurmak,küçültmek, hatta ortadan kaldırabilmektir. Uygun hastalarda Gamma Knife ilemeningiomlarda tümör büyümesinin durdurulması ve zaman içinde küçültülmesiyüzde 95 oranında sağlanabiliyor.
Parkinson hastalığı, beyinde dopamin adı verilen, beyin hücrelerininbirbirleriyle haberleşmesini sağlayan maddeyi üreten hücrelerin bozulmasısonucu ortaya çıkar. Beyinde dopamini üreten hücreler hareketlerin kontrolünden,uyumundan ve akıcılığından sorumludur.
Hareketlerde yavaşlık, dinlenme halindeyken titreme,psikiyatrik rahatsızlıklarla kendini belli eden hastalık, çoğunlukla 60 yaşsonrası kişilerde görülür. Ancak genetik nedenlerle 40’lı yaşlarda darastlanabilir.
Nedenleri
Parkinson hastalığı beyinde dopamin üreten bölgedeki hücre kaybınedeniyle bu maddenin az salınımı sonucu oluşur. Bu hücre kaybına zirai ilaçlargibi kimi kimyasallar neden olabilmekle beraber, genetik faktörler de sebepolabilmektedir.
Parkinson Hastalığı beyin sapında dopamin üreten bölgedeki hücrekaybı nedeniyle bu maddenin az salınımı sonucu oluşur. Hastalarınhareketleriyle ilişkili olan bu bulguların yanında birçok farklı şikayeti deolabilir. Yorgunluk, bilişsel fonksiyonlarda azalma, depresyon, anksiyete,davranış bozuklukları, görme ile ilgili bozulmalar, kilo kaybı, uykuanormallikleri ve ağrı gibi.
Atipik parkinson veya parkinson plus hastalıklar erkendönemlerde parkinson hastalığını taklit edebilirler. Klasik parkinsondiyebilmek için ana bulgulara ek olarak kısa dönem bile olsa hastanınLevodopaya yanıtı iyi olmalıdır.
Atipik parkinson hastalığı denildiğinde multiplesistem atrofisi, ilerleyici supranukleer palsi ve kortikobazal dejenerasyondediğimiz hastalıkları sayabiliriz. İkincil parkinsonizm nondejeneratif olaraktanımlanabilen farklı nedenlerin sonucunda görülür; bunlar ilaç kullanımı,toksine maruz kalma, beyinde su toplama ya da beyin tümörü olabilir
Belirtiler
Klasik bulguları (tremor) titreme,(rijidite) katılık, (bradikinezi) hareketlerde yavaşlama ve (posturalinstabilite) ayakta duruş bozukluğu dur. Parkinson hastalığı sıklıkla yavaşyavaş ortaya çıkar ve vücuttaki bulguları sıklıkla asimetriktir. Kademeliolarak hastalığın durumunda ilerleme görülür. Dopaminerjik ilaçlara yanıtvardır.
Parkinson Hastalığı Neden Görülür?
Parkinson Hastalığı beyin sapındadopamin üreten bölgedeki hücre kaybı nedeniyle bu maddenin az salınımı sonucuoluşur. Hastaların hareketleriyle ilişkili olan bu bulguların yanında birçokfarklı şikayeti de olabilir. Yorgunluk, bilişsel fonksiyonlarda azalma,depresyon, anksiyete, davranış bozuklukları, görme ile ilgili bozulmalar, kilokaybı, uyku anormallikleri ve ağrı gibi.
Atipik parkinson veya parkinson plushastalıklar erken dönemlerde parkinson hastalığını taklit edebilirler. Klasikparkinson diyebilmek için ana bulgulara ek olarak kısa dönem bile olsa hastanınLevodopaya yanıtı iyi olmalıdır.
Atipik parkinson hastalığıdenildiğinde multiple sistem atrofisi, ilerleyici supranukleer palsi vekortikobazal dejenerasyon dediğimiz hastalıkları sayabiliriz. İkincilparkinsonizm nondejeneratif olarak tanımlanabilen farklı nedenlerin sonucundagörülür; bunlar ilaç kullanımı, toksine maruz kalma, beyinde su toplama ya dabeyin tümörü olabilir.
Parkinson ana bulgularınıtek tek ele alırsak;
Bağırsak hareketlerininazalması ile kabızlık şikâyeti özellikle erken dönem belirtilerindendir. Depresyon,idrara çıkma da zorluklar, ayakta duruş pozisyonunda bozulmalar ve tansiyondüşüklüğü görülebilir. Mimikler azalır ve yüzde ciddi bir ifade bulunur. İlerievrelerde yutkunma güçlüğü görülebilir.
Spina bifida, anne karnında oluşan bir hastalıktır. Hamileliğin ilkayında oluşan bu anomalide, bebeğin omurgası şekillenirken tam olarak kapanmazve bu nedenle halk arasında “Ayrıkomurga hastalığı” olarak da bilinir. Türkiye’deher bin bebekten 3’ünde görülür.
Spina bifida’da omurilik vesinirler, açık kalan omurların arasından çıkarve bebeğin sırtında bir yumru oluşturur. Bu da vücuttaki bazı işlevleri kontroleden sinirlere zarar verir. Çocukta kısmi felç, yürüme problemleri,hidrosefali, bağırsak ve mesane problemleri, ileride skolyoz gibi sorunlargörülebilir.
Hastalığın en büyük nedeninin folik asit eksikliğiolduğu düşünülmektedir. Bu nedenle hamilelik planlayan kadınların en az 3 ayöncesinde kadın doğum uzmanına başvurarak folik asite başlaması çok önemlidir.
Spina bifida hamilelik sırasında yapılan kan veultrason testleriyle saptanabilir. Bu rahatsızlıkla dünyaya gelenbebekler doğumdan sonra ilk 35 saatin içinde ameliyat edilirse anomalinin nedenolduğu kimi sorunlara engel olmak mümkündür.
Ayak hareketlerini etkileyen, idrar ve gaita tutamamaile cinsel sorunlara yol açan spina bifida, çocuk beyin cerrahisi, nörolog,nefrolog, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı gibi farklı branşlardanuzmanlar tarafından takip ve tedavi edilen çok yönlü bir rahatsızlıktır.
Ameliyatın ardından düzenli bir kontrol dönemi ile buçocukların sağlık sorunlarında kısmi düzelmeler sağlanabilir.
Çeşitleri
Şiddetine ve yol açtığı sorunlara göre üç çeşidibulunsa da spina bifida denince akla en ağır seyreden “miyelomeningosel”geliyor.
Hastalığı daha hafif yaşayanlar ameliyat sonrasıhayatının kalanın yüzde 100 normal olarak sürdürebiliyor.
SpinaBifida Okülta (SBO)
Hastalığın en sık görülen ve en hafif formudur. Birçokinsan hastalığın farkında bile değildir, başka bir nedenle çekilen röntgendefark edilir. Omurgadaki kemiklerin ufak bir kısmı açıktır ve kapalı-gizli spinabifida olarak da adlandırılır. Genellikle herhangi bir rahatsızlığa neden olmazve ameliyat gerektirmez.
Bebeğin sırtında doğum lekesi ya da tüy öbeğigörülebilir.
Bazı durumlarda omuriliğin sıkışabilir ve gerilebilir,buna gergin omurilik sendromu denir. Omuriliğin gerilmesi sinir sisteminietkileyerek bacak hareketlerinde zayıflık ve idrar kaçırmaya neden olabilir.
Meningosel
Spina bifida’nın en nadir türüdür. Omurilik sıvısı birkese şeklinde bebeğin sırtındaki açıklıktan çıkar. Ancak dışarı çıkan kısımdasinirler bulunmadığından ciddi problemlere yol açmaz. Bazı bebeklerde hiçbirsoruna yol açmazken, bazı bebeklerde ise mesane ve bağırsaklarıyla ilgilişikayetler yaşanabilir. Çok nadir olarak hidrosefali (beyinde sıvı birikmesi)görülebilir.
Myelomeningosel
Spina bifida’nın ciddi ve sık görülen türüdür. Omurgakemiklerinin arasından çıkan kese, omurilik ve sinirlerin bir kısmını tutar vesinirler zarar görür. Bu durum motor ve omurilik problemleri, kısmi felçler,ayakta his kaybı ve yürüme zorluğu, hidrosefali, idrar ve dışkı kaçırma, ileriböbrek yetmezliği ile skolyoz gibi bir takım hastalıklara neden olabilir.Şikayetler hangi sinirlerin etkilendiğin bağlı olarak değişir.
Nedenleri
Günümüzde spina bifida’nınnedeni tam olarak bilinmiyor ancak folik asit eksikliğinin önemli roloynadığın tahmin ediliyor. Avrupa ülkelerinde bu konudaki bilinçlenmenedeniyle hastalığın görülme oranı çok daha düşük.
Her 100 yenidoğandan 5’i spinabifida ile doğmakta, bir kez spina bifida’lı bebek dünyayagetiren annenin bir sonraki bebeğinde risk yüzde 15’e yükselmektedir. Bunedenle ikinci gebelik düşünülüyorsa öncesinde folik asit kullanımınabaşlanması önemlidir.
Diyabeti olan ve iyi kontrol edilmeyen, aşırı kiloluolan (obez) kadınlarda spifa bifida’lı çocuk sahibi olma riskinin artmaktadır.
Tanı Yöntemleri
Hamileliğin ikinci trimester (ikinciüç ay) döneminde yapılan tarama testleri, tanı için önemtaşımaktadır. Kan testi, ultrason ve amniyosentez, spina bifida’nıntanısı için kullanılır.
Üçlü testte elde edilen alfaprotein(AFP) değeri beklenenden fazla çıkarsa, spina bifida olasılığınıdikkate almak gerekir.
AFPYüksek Çıkarsa Şüphe Durumunda Yapılan Kan Testinden Sonra Ne Yapılıyor?
Kan testinin 16.-17. Haftalarda yapılması gerekiyor.Sonrasında detaylı bir ultrason tetkikine sıra geliyor. Hamilelik haftasınıntam olarak bilinmesi büyük önem taşıyor. Ultrasonda spina bifidayı saptanmamaihtimali ise çok düşük.
Sonraki adımı da herhangi bir anomali olup olmadığınıanlamak için sistematik olarak kafatası ve vücudun geri kalanını incelenmesioluşturuyor. Genellikle spina bifida hemen saptanabiliyor.
Tedavi Yöntemleri
Doğumuna karar verilmiş spina bifidalı bebeğin dünyayageldikten sonraki ilk 36 saat içinde ameliyat edilmesi gerekmektedir. Böyle birgebelik olduğunda perinatolog veya kadın doğum uzmanı hekim, ilgili çocukcerrahisi ekibiyle temas kurar ve doğumun hemen ardından bu bebek acilenameliyata alınabilir.
Ameliyat
Bebeğin meningoseli varsa,doğumdan sonra 36 saat içinde cerrah omuriliğin etrafına bir zar yerleştirir, omuriliğiçıktığı yerden geri koyarak açıklığı kapatır.
Spina bifidalı bebek myelomeningosel iledoğmuşsa yine sırttaki doku ve omurilik geri konularak kese ameliyatlakapatılır. Hidrosefali gelişmişse, beyindeki fazla sıvıyı vücudun kandolaşımına boşaltan ‘şant’ sistemi beyne yerleştirilir.
SpinaBifida’nın Tedaviside Üç Önemli Aşama Vardır
Erken Müdahalenin Kazanımları Şunlar:
Bu hastalarda tedavide geç kalınmış olanlara göreklinik sonuçlar belirgin derecede daha iyi olmaktadır. Zamanında müdahaleetmezseniz sorunlar büyüyebilir. Erken ameliyat ile bu sorunların büyümesineengel olunması amaçlanır.
AnneKarnında Cerrahi
Günümüzde Spina Bifida’lı bebeklerin anne karnındaameliyat edilmeye başlanmıştır. Hamileliğin 26. haftasından yapılan buameliyatta rahme girilerek bebeğin omuriliği üzerindeki açıklık kapatılır.
Anne ve bebek için riskli olan bu ameliyatlar henüzyaygınlık kazanmamıştır.
AmeliyatSonrası
Tedavi süreci hastanın ameliyatı ile bitmiyor. Spinabifidalı çocuklar sonraki yıllar boyunca da izleniyor. Çocuk beyin cerrahlarıbu çocukları yılda bir kez kontrol ederken nefrologlar ve ürologlar takiplerinidört ayda bir yapıyor.
Spina Bifidalı bir çocuğu, çocuk beyin cerrahisi,ortopedi, çocuk nörolojisi, nefroloji ve çocuk ürolojisi uzmanları muayeneeder. Bu çocuklarda, çocuk beyin cerrahisi alanının dışında idrar ve dışkıyapma sorunu olabilir. Ayaklarında ortopedik deformatiler görülebilir.
Beyin ve beyinciklerde ek sorunlar olabilir. Bunlarıntakibinin tek bir hekim tarafından yapılması mümkün değildir. Bu nedenle SpinaBifida poliklinikleri çok önemlidir.
Tremor, titreme anlamına gelir ve farklı birçok hastalıklabirlikte görülebilir. Parkinsonhastalığının, Periferik Nöropati gibi beyin vebeyincik hastalıklarının, alkol yoksunluğunun belirtisi olabilir veya birilacın yan etkisi olarak titreme görülebilir.
Tremor postural, istirahat ve hareket tremoru olaraksınıflandırılabilir.
Tremor türlerinden biri olan EsansiyelTremor, ellerde, bacaklarda, seste, gövde de ve kalçada görülen ritmiktitremeye yol açan nörolojik hastalıktır.
Günlük pratikte en sık rastlanılan hareket bozukluğuolan Esansiyel tremor cinsiyet farkı gözetmeksizin sıklıkla 60 yaş üzerindegözlenir. Titremeler; yemek yerken veya yazı yazarken kişiyi rahatsız edecekboyutlara gelebilir. Titreme şikayeti ile gelen hastaya ailede el titremesiöyküsü olup olmadığı sorulmalıdır.
Esansiyel tremor sıklıkla tek taraflı ve elde başlar,hastalık ilerledikçe kafada sallanma, seste titreme ve bacaklarda titremegözlenebilir.
Genellikle Parkinson hastalığı ile karıştırılsa da,temel titreme başka bir hastalığa bağlı değildir. Esansiyel Tremorun nedeni tamolarak bulunamamıştır ancak genetik olduğu düşünülmektedir. Genellikle ailedebirden çok kuşakta bu rahatsızlık görülür.
Esansiyel titreme, inme hariç tüm nörolojikhastalıkların en sık görülenidir. Parkinson hastalığından daha yaygındır. 100binde 350 gibi bir sıklıkla dünyada en fazla görülen hareket hastalığı olaraknitelendirilir.
Diğer Tremor Çeşitleri
Fizyolojik tremor nedir?
Fizyolojik tremor; genellikle strese bağlı olarakgelişen olaylar sonucu meydana gelir. Anksiyete bozukluğu, kafeinli içecektüketimi, aşırı yorgunluk, kan şekeri düşmesi sonucunda ellerde oluşabilecekgeçici titremelere denir.
Patolojik Tremor (hastalığın eşlik ettiği) nedir?
Titremeye neden olabilecek beyinde ya da beyinciktebir hastalığın olması, kalıtsal bir hastalığın bulunması (Esansiyel Temor) yada Parkinson hastalığının varlığı patolojik tremor olarak tanımlanır.
Ortostatik Tremor, Periferik Nöropati ve alkolyoksunluğunda karşımıza çıkabilir.
Parkinson tremorunda titreme genellikle tek taraflı başlar veçoğunlukla istirahat halinde ortaya çıkar. Gün içinde değişen şiddetlerdearalıklı olarak görülebilir ve uykuda kaybolur, stres durumunda iseşiddetlenir. Tipik belirtisi ise para sayma hareketi yapar gibi, işaret vebaşparmağın birlikte titremesidir.
Serebellar tremor beyinciği etkileyen damarsal, tümöral,dejeneratif ya da kalıtsal nedenli hastalıklarda görülür. İstemli bir hareketsırasında ortaya çıkar. Örneğin kişi elektrik ya da asansör düğmesine basarkentitreme meydana gelir.
Ortostatik tremor ayağa kalktıktan birkaç saniye sonra bacaklardagörülür. Kişi durduğu müddetçe devam eder ve düşmeye yol açabilir. Oturuncaveya destek alındığında ise belirtiler sona erer.
Tanı Yöntemleri
Hekim tarafından incelenen bulgular ve yapılan testlersonucunda Esansiyel Tremor teşhisi konulur. Hastalığın derecesinideğerlendirmek için hem fiziki, hem tarama testlerin mutlaka yapılmasıgereklidir.
Tedavi Yöntemleri
Hekim tarafından incelenen bulgularve yapılan testler sonucunda Esansiyel Tremor teşhisi konulur.Hastalığın derecesini değerlendirmek için hem fiziki, hem tarama testlerinmutlaka yapılması gereklidir.
TitremeHastalığı (Esansiyel Tremor) Tedavisi Nedir?
Esansiyel tremor hastalarına, bulguya yönelik ilaçtedavisi uygulanır. İlaç tedavisi ile sonuç alınamayan durumlarda cerrahitedavi tavsiye edilir.
En güncel cerrahi tedavi yöntemi olarak beyinstimulasyonu olarak bilinen beynin derin yapılarına yerleştirilen (elektrod)beyin pili ameliyatıdır.
Titreme Hastalığından Nasıl Korunulabilir?
Kafa ve yüz bölgesine (Kraniyofasiyal bölge) uyarıgötüren sinirlerden biri olan 5. Sinirin (trigeminal sinir) herhangi birnedenle etkilenmesi sonucu ortaya çıkan bir ağrı hastalığıdır. Toplumda“delirten hastalık” veya “intihar” hastalığı olarak da bilinir. Dünyada görülmesıklığı 100 binde 5’tir. Türkiye nüfusunu 80 milyon olarak düşünürsek, biranlamda Türkiye’de her yıl 4000 yeni trigeminal nevralji vakası olmaktadır.Kadınlarda yaklaşık 2 kat daha sık görülebilmektedir.
TrigeminalNevralji “Delirten Hastalık” Nedenleri Nelerdir?
Hastalığınbaşlıca nedeni trigeminal sinirin yüz bölgesine yayılımı sırasında çeşitlinedenlerle basıya uğramasıdır. En sık sebebi sinire beyincik damarının basıyapmasıdır. Daha nadir sebepler arasında tümör basısı, iltihap, multipleskleroz ve nedeni belli olmayan grup gibi nedenlerdir. Trigeminal nevraljigenellikle 50 yaş sonrası görülür.
TrigeminalNevralji “Delirten Hastalık” Belirtileri Nelerdir?
Trigeminalnevraljide ağrı bu sinirin dağıldığı yüz bölgesinde ani ve ataklar halindegörülür. Ağrı trigeminal sinirin 1.2. ve 3. dallarında görüldüğü gibi birveya birkaç dalında birden olabilir. Çok nadir olarak iki taraflı olabilir.Trigeminal sinirin dağılımı olan üst ve alt çene, yanak ve göz bölgesinde olur.Ağrı zonklayıcı, şimşek çakar tarzda olur. Belli aralıklarla gelir ve geçer.Gün geçtikçe ağrı aralıkları kısalır ve dayanılmaz hale gelir. Yemek yeme, traşolma, diş fırçalama, yüz yıkama gibi durumlarda ağrı tetiklenir. Hasta buağrısını diş ağrısı şeklinde tarif edebilir ve ilk başvuru yerleri dişhekimleridir, bundan dolayı tanı konulması zaman alabilir. Bazen dişleriniçektirecek kadar ağrı şiddetlidir.
TrigeminalNevralji “Delirten Hastalık” Tanı Yöntemleri Nelerdir?
Tanıdaayrıntılı bir nörolojik muayene yanı sıra ağrının tipi, süresi, lokalize olduğuyer, yayıldığı yer, daha önce yapılmış müdahaleler, ilaca yanıtı var mı? gibidurumlar sorgulanmalıdır. Ayrıntılı sorgulamalar sonrası görüntülemeişlemlerine geçilir. MR ve MR anjiografi ile trigeminal sinirin köken aldığıyerden yüz bölgesine yayılımına kadar herhangi bir yerde tümör basısı veya sıkgörülen beyincik damarı basısı var mı diye araştırılır. Unutulmamalıdır ki bubölgenin değerlendirilmesi özel bir uzmanlık alanı (Nöroradyolog veNöroşirurjiyen) ve deneyim gerektirir. Bu görüntüleme yöntemi ve ayrıntılınörolojik muayene sonrası;
Ağrıtipi şimşek çakar tarzda ise
Süresikısa aralıklarla gelip geçiyorsa ve tetikleyici faktörler (rüzgar, dişfırçalama vs) varsa
Lokalizeolduğu ve yayıldığı yer trigeminal sinirin yayıldığı yüz bölgesinde ise
Özellikleepilepsi ilaçlarına yanıtı varsa, Trigeminal nevralji tanısı konulur.
TrigeminalNevralji “Delirten Hastalık” Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Öncelikletrigeminal nevraljinin tedavisi hastanın yaşına, altta yatan hastalığa göredeğişir. Altta yatan bir tümör, kitlesel bir bası varsa öncelikle cerrahiönerilir. Bunun dışında trigeminal nevraljide 3 tip tedavi yöntemi uygulanır.
1-İlaç tedavisi: Trigeminalnevraljinin hem tanı hem tedavisinde ilaç ilk tercihtir. Oksakarpazepin,difenilhidantoin, gapapentin vb gibi ilaçlar tek başına veya dönüşümlükullanılır. Tedavi düşük dozda başlanır. Gerektiğinde kombine kullanılır. Dozlar ağrı şiddetine göre arttırılır. İlaç tedavisi aylar veya yıllarcauygulanabilir. Maksimum doz ve kombinasyonda ağrıya yanıt alınmazsa veya ilaçyan etkisi gelişirse bu durumda girişimsel ve cerrahi yöntemleruygulanır.
2-Cerrahi olmayan sık kullanılan girişimsel yöntemler
3-Cerrahi (Mikrovasküler Dekompresyon)
Trigeminalsinirin beyin sapından çıktığı yerde damarsal bir bası varsa bu basınınkaldırılması esasına dayanır. Erken dönem başarı oranı %99 iken başarı oranı 5yıl için %63- %84 arasında değişmektedir. Cerrahi deneyimli ellerdeuygulandığında komplikasyon oranı oldukça düşüktür. Yaşlı hastalarda dakolaylıkla uygulanabilir. Siniri tahrip etme durumu olmadan, sinir ile damararasına teflon materyeli yerleştirilmesi esasına dayanır.
Anal fissür (makat çatlağı) nedir?
Anal fissür, en basit tanımı ile makat bölgesinde çeşitlinedenlere bağlı olarak oluşan çatlaklardır. Bu bölgede oluşan yırtılmalardışkılamada zorlanma ve sürekli olarak ıkınmaya bağlı olarak gelişebileceğigibi ishale yakalanan kişilerde sık dışkılama ve makat bölgesinin sürekliolarak temizlenmesine bağlı olarak da ortaya çıkabilmektedir. Bölgede oluşançatlaklar oldukça basit görünümlü olabilir, yine de bölgenin hassas yapısınedeniyle çok şiddetli ağrılara yol açabilir. Bu ağrı, dışkılama sırasındamakat bölgesine cam parçasına benzer keskin bir cismin batması gibi hissedilir.Aynı zamanda çatlağın boyutuna göre değişebilen miktarlarda kanama da sözkonusu olabilir. Kabızlık nedeniyle makat bölgesinde anal fissür oluşankişiler, yırtılmanın verdiği ağrıyı azaltmak amacıyla makat kaslarını sürekliolarak kasılı tutma ihtiyacı hisseder. Aynı zamanda her dışkılamada ağrı hissioluştuğu için hastalar tuvalete gitmekten de kaçınır. Bu durumlar kabızlığınşiddetini arttırarak hastalığın iyileşmesi önünde engel teşkil eder. Bazıhastalarda makatta bulunan çatlak, anal kanal içerisinde daha geniş bir alanayayılmış olabilir. Bu durumda hastalığın iyileşmesi daha zor olup kabızlık veishale yönelik olarak alınacak önlemlerin tedavideki payı daha büyük olacaktır.Tüm bu nedenlere bağlı olarak anal fissür sorunu yaşayan kişiler mutlaka birsağlık kuruluşuna başvurarak gerekli muayenelerden geçmeli ve tedavigörmelidir.
Anal fissür (makat çatlağı) belirtileri nelerdir?
Makatta çatlak (anal fissür) sorunuyaşayan tüm bireylerde hastalığın belirtileri hemen hemen aynıdır. Fakatçatlağın boyutuna bağlı olarak hissedilen belirtilerin şiddeti kişiden kişiyefarklılık gösterebilir. En yaygın belirtiler şu şekildedir:
Tüm bu belirtiler genellikle analfissürü işaret eden semptomlardır. Fakat hemoroid, makat apsesi veya siğilleri,makat sarkması, makat kanseri gibi bazı hastalıklar da anal fissür ile benzerbelirtilerle kendini gösterebildiğinden durumun bu hastalıklarlakarıştırılabilme ihtimali de söz konusudur. Bu nedenle yukarıdaki belirtileringörülmesi durumunda hastalar mutlaka bir hekime başvurarak gerekli muayene vetetkikleri yaptırmalıdır.
Anal fissür (makat çatlağı) nedenleri nelerdir?
Uzun süren kabızlık, ishal, Crohn hastalığı veyaülseratif kolit gibi inflamatuar bağırsak hastalıkları, doğum ve benzerinedenlere bağlı olarak anal fissür gelişebilmektedir. Bunun yanı sıra herhangibir nedene bağlı olmadan da makatta çatlak oluşması mümkündür. Hastalarınbirçoğunda çatlağın oluşumundan önce belirli bir süre boyunca devam etmişdışkılama güçlüğü söz konusudur. Çatlak oluşumuna yol açan bir diğer etken isedışkının çok sert yapılı olmasıdır. Tuvalet ihtiyacı hissedilmesine rağmen buihtiyacı ertelemek, dışkının kalın bağırsak içerisinde daha uzun süre kalmasınave sertleşmesine neden olur. Ayrıca yetersiz sıvı tüketimi ve lifli ürünleregünlük beslenme planı içerisinde yeterli miktarda yer verilmemesi de dışkınınsert yapılı olmasına neden olan faktörlerdendir. Bu gibi nedenlere bağlı olarakolması gerekenden çok daha sert bir yapıya sahip olan dışkı, hassas yapıdakimakat derisinin çatlamasına neden olur.
Yukarıda belirtilenlerin haricindetıpta tanı ve tedavi amacıyla uygulanan işlemler sırasında rektaltermometrelerin yerleştirilmesi, kolonoskopi uygulanması, lavman yapılması gibidurumlarda makat ve rektum bölgelerinde travmalar meydana gelebilir. Bu gibidurumlarda işlem sırasında ve sonrasında anal fissür oluşumunu önleyici kremveya pomadların kullanımı önerilebilir.
Anal fissür (makat çatlağı) tanısı nasıl konulur?
Anal fissür tanısı, uzman bir hekim tarafından yapılacak detaylı fizikimuayene ile kolaylıkla konulabilir. Gerekli görüldüğü durumlarda rektum veyakolon bölgesinin incelenmesine yönelik olarak endoskopi işlemleri deuygulanabilir. Tanının koyulması sırasında anal fissür ile karışabilen benzermakat hastalıkları mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Anal fissürvakalarının bir kısmında küçük yapılı bir memenin oluşumu söz konusuolabilmektedir. Bunlar bazı durumlarda hemoroid (basur) memesi ilekarıştırılabildiğinden dikkatli olunmalıdır. Makatta çatlak ve buna bağlı ağrışikayeti ile kliniklere başvuran hastaların detaylı olarak tıbbi öyküsüalınmalı, bağırsak düzeni sorulmalı, uzun süredir devam eden ishal veyakabızlık sorununun bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Altta yatan farklı birbağırsak hastalığı veya sindirim sorununun tespit edilmesi halinde çatlağıntedavisine ek olarak bunlara yönelik bir tedavi planı da belirlenmelidir.
Anal fissür (makat çatlağı) tedavisi nasıl yapılır?
Makat çatlağının tedavisinde birinci basamak, kabızlık sorunununortadan kaldırılmasıdır. Bunun için en iyi yöntem ise sağlıklı ve dengeli birbeslenme planının oluşturulmasıdır. Tam tahıllı ekmekler, bulgur, kurubaklagiller, meyve ve sebzeler ile yağlı tohumlar diyet liflerinin en iyi ve ensağlıklı kaynaklarıdır. Bu besinlerin düzenli bir şekilde beslenme planıiçerisine yerleştirilmesi dışkı hacminin artırılması ve kıvamının olmasıgereken şekle getirilmesi açısından oldukça etkilidir. Buna ek olarak günlükolarak 2-2,5 litre aralığında su tüketimine özen gösterilmelidir. Beslenmedüzenine dikkat etmesine karşın spastik kolon, bağırsak tembelliği gibinedenlere bağlı olarak kabızlık sorunu devam eden hastalarda veya doğumsonrasında anal fissür sorunu ile karşılaşan kişilerde dışkı yumuşatıcı ilaçkullanımı önerilebilir. Ayrıca sıcak su ile yapılacak oturma banyoları, topikalkrem ve pomadların kullanımı, şiddetli ağrı şikayeti bulunan kişilerde ağrıkesici ilaçların kullanımı gibi uygulamalar da makat çatlaklarınıniyileştirilmesi ve çatlağa bağlı oluşan komplikasyonların azaltılması üzerinde etkilidir.
İlaç kullanımı ve beslenme düzenininsağlanması ile erken dönemde tespit edilen anal fissürlerin büyük bir kısmıkısa bir süre içerisinde iyileştirilebilmektedir. Fakat uzun süredir devameden, tedavi edilmemiş ve çatlak yüzeyi genişlemiş, meme oluşumu gelişmiş makatçatlaklarında cerrahi operasyon gerekebilir. İnternal sfinkteroktomi adıverilen operasyon kronik hale gelmiş anal fissürlerin tedavisinde sıklıklatercih edilen ve makat iç kasının kesilip gevşetilmesi şeklinde uygulanan birişlemdir. Genel veya lokal anestezi altında uygulanabilen bu işlem ile birçokkronik ilerlemiş makat çatlağı tedavi edilirken hastaların 48 saat gibi birsüre içerisinde günlük yaşamına dönmesi mümkün olabilmektedir. Aynı zamandaanal kanaldaki basıncı azaltmaya yardımcı merhemlerin kullanımı, anal fissürtedavisinde hem tek başına hem de diğer yöntemlerin yanında destekleyici olaraktercih edilebilir. Son yıllarda kullanılmaya başlanan botoks enjeksiyonu dauygun şartları taşıyan hastalarda anestezi gerektirmeksizin çok kısa bir süreiçerisinde uygulanabilen bir diğer tedavi yöntemidir.
Fistül nedir?
Fistül, bir organla başka bir yapı arasında oluşan tüpşeklindeki anormal bir bağlantıdır. Mesane ve vajina gibi iki vücut boşluğununveya vücut boşluğu ile cildin bağlantısı biçiminde olabilir. Fistül terimiLatincede tüp anlamına gelen fistula kelimesinden türetilmiştir. En sık olarakanüs ve çevresinde görülür ve bu durumda anal fistül adını alır. İkinci enyaygın yerleşim yeri iki bağırsak bölümü arasındadır ve bunlara enteroenterikfistül denir. Fistüller ayrıca rektum ve vajina, bağırsak ve cilt, bağırsak vemesane arasında da sıktır.
Fistül çeşitleri nelerdir?
Prensip olarak, vücudun herhangi biryerinde görülebilir; ancak en yaygın olarak bağırsak ve anüste gelişir. İdraryollarında da çeşitli organlara açılan fistüller gelişebilir.
Anal fistül
Anal fistül, bağırsağın son kısmı ile anüs çevresindeki deriarasında gelişen küçük tünel şeklindeki anormal yapılardır. Genellikle anüsyakınındaki bir enfeksiyonun sonucu olarak gelişen apse nedeniyle ortaya çıkar.Apse boşaldığında geriye küçük bir kanal kalabilir. Anal fistül, rahatsızlıkhissi ve cilt tahrişi gibi hoş olmayan belirtilere neden olabilir ve genelliklekendi başına iyileşmez. Çoğu durumda cerrahi yolla kapatılması gerekir.
Anal fistülün en önemlinedeni gibi anüs çevresinde gelişen apselerdir. Anal apseli her iki iladört kişiden birinde fistül geliştiği tahmin edilmektedir. Anal fistüllergenellikle tedavi edilmediği takdirde nadiren iyileştikleri için ameliyatedilmeleri gerekir.
İdrar yolu fistülleri
İdrar yolu fistülleri, idrar yollarını oluşturan organlarla cilt veyayakındaki bir başka organ arasındaki anormal bir bağlantıdır. Üriner fistülleridrar kaçırma ve enfeksiyona neden olabilir. Sıklıkla çeşitli ameliyatlardansonra, travma nedeniyle, belirli hastalıkların komplikasyonu olarak veyaradyasyon tedavisinden dolayı oluşur. En sık olarak histerektomi (rahminalınması) ve sezaryen gibi karın veya pelvik ameliyatlar sırasında mesaneyezarar verilmesi neticesinde ortaya çıkar.
Çoğu idrar yolu fistülü cerrahi işlemle tamir edilir. En sık olarak idraryolları ile vajina arasında görülür ve anormal bağlantı nedeniyle vajinadandışkı ve idrar sızıntısına neden olabilir. İdrar yollarında çok sayıda fistültürü görülebilir.
Diğer fistüller
Anal fistül belirtileri
Fistülün ucu deride makat yakınındaküçük bir delik şekilde görülebilir, ancak bunu hastanın kendisinin görmesi zorolabilir.
İdrar yolu fistülü belirtileri
Fistül tanısı nasıl konur?
Fistüller genellikle hastanınşikâyetleri ve fizik muayene ile teşhis edilir. Gerekli görülürse bilgisayarlıtomografi (BT), baryum lavmanı, kolonoskopi, sigmoidoskopi, üst endoskopi veyafistulogram gibi çeşitli görüntüleme yöntemleri kullanılabilir.
Fistülogramda fistül içine bir boyaenjekte edilir ve röntgen filmi çekilir. Boya, fistülün filmde daha iyigörünmesine yardımcı olur. Rektumdaki fistüller için lavmana benzer şekildeuygulanır. Cilde açılan fistüllerde ise küçük bir tüp ile açıklığa konulur.Grafiler hastanın pozisyonu değiştirilerek birkaç farklı açıdan çekilir.
Fistül tedavisi nasıl yapılır?
Fistül tedavileri bulundukları yereve belirtilerin ciddiyetine göre değişiklik gösterir. Antibiyotikler veya başkailaçlar fistül ile ilişkili enfeksiyonun tedavisinde kullanılabilir.
Enterovajinal, enterokutanöz veenterovesiküler fistüller için enteral diyet tedavisi uygulanabilir. Enteraldiyet ağızdan veya bir besleme tüpü yoluyla verilen sıvı beslenmedir. Sıvıbeslenme formülleri vücut için elzem besin maddelerini içerir ve katı gıdanınyerini alır. Katı gıda tüketilmemesi daha az dışkı oluşumuyla fistülüniyileşmesine yardımcı olur.
Bazı küçük fistüller kateterkullanılarak tedavi edilir. Kateter yardımıyla fistül boşaltılarak enfeksiyonkontrol altına alınmaya çalışılır. Fistüllerin tedavisinde içlerini doldurarakuygulanan fibrin yapıştırıcılar da kullanılabilir. Diğer tedavilere cevapvermeyen olgularda cerrahi işlemle fistülün kapatılması ya da çıkarılmasıgerekebilir.
Göbek Fıtığı Nedir?
Göbek fıtığı en basit tanımıylabağırsak veya yağ dokularının göbek deliğinin yakınındaki bir bölgeden geçmesive dışarıya doğru bir çıkıntıya (fıtık) neden olması sorunudur. Göbek fıtığındabağırsak veya yağ dokuları, anne karnındaki dönemde anne ve bebeği birbirinebağlayan göbek kordonunun karın boşluğu içerisindeki küçük açıklıktan geçtiğiyere doğru uzanır. Bebeklerdegöbek fıtığıçok yaygın olarak görülür ve zararsızdır.Genellikle ilk iki yaş içerisinde herhangi bir cerrahi müdahale ve tedavigerektirmeden fıtık kendiliğinden kapanır, çok nadir olarak kapanma sürecibeşinci yaşa kadar devam eder. Dördüncü yaş ile birlikte halen kapanmamış olangöbek fıtıklarında cerrahi müdahale gerekebilir. Buna ek olarak göbek fıtığı yetişkinlerde degörülebilen bir sağlık sorunudur ve yetişkinlerde görülen göbek fıtıklarısıklıkla cerrahi müdahale gerektirir.
Bebeklerde göbek fıtığının görülme olasılığını arttıran birtakımrisk faktörleri söz konusudur. Prematüre ve düşük doğum ağırlığı ile doğum,karın kasları arasında göbek kordonunun geçtiği açıklığın tam olarakkapanmaması gibi durumlar bunlardan en önemlileridir. Yetişkinlerde ise göbekfıtığının en önemli nedeni karın kaslarının zayıf olduğu bölgeye çok fazlabaskı yapılmasıdır. Bu baskıya neden olan etmenler fazla kilolu olmak, karıncerrahisi geçirmiş olmak, sık hamilelik, çoğul gebelik, karın boşluğunda aşırısıvı birikimi, kalıcı ve şiddetli öksürüklerdir. Aynı zamanda ani eğilipkalkmak, ağır sporlar yapmak, hızlı kilo alıp vermek ve kronik kabızlık dakarın içi basıncını arttırdığından göbek fıtığına neden olan faktörler arasındasayılabilir. Kadınlarda hamileliğe bağlı olarak erkeklere oranla çok daha sıkşekilde göbek fıtığına rastlanmaktadır.
Göbek fıtığı, belirtileriilk hissedildiği andan itibaren ciddiye alınması ve derhal sağlıkkuruluşlarına başvurulması gereken hastalıklardandır. Göbek fıtığındagünümüz koşullarında en sık önerilen ve en güvenli olan tedavi yöntemi yamatekniğidir. Yama yöntemi kullanılarak yapılan fıtık tedavilerinde fıtığınyeniden nüksetme oranı %1 gibi oldukça düşük bir orana indirgenebilir.Kadınlarda hamilelik, karındaki iç basıncın artmasına bağlı olarak göbekfıtıklarının yaygın olarak oluştuğu bir dönemdir. Göbek deliğinin direkt olarakiçinden veya komşuluğunda yer alan bölgelerden çıkan göbek fıtıkları 1santimetre ile 6-7 santimetre aralığında herhangi bir boyutta olabilmektedir.Medical Park Genel Cerrahi uzmanlarından Prof. Dr. Adem Dervişoğlu, fıtıkameliyatlarında hem açık operasyon hem de laparoskopik cerrahi uygulamaları ileyapılan ameliyatlarda sentetik yamalardan yararlanılarak fıtık tedavi edilirkentekrarlama olasılığının da neredeyse ortadan kalktığını belirtmektedir.
Göbek fıtığı olgularındatedavinin etkinliği ve başarı oranı, cerrahi müdahalenin zamanında yapılmasıile yakından ilişkilidir. Tek tedavi seçeneği cerrahi operasyon olan göbekfıtıklarında ameliyat haricindeki diğer tedavi yöntemlerinin birçoğubaşarısızlıkla sonuçlandığı gibi tedavinin gecikmesine neden olarak operasyonuda zorlaştırır. Fıtığın boyutu, konumu ve hastanın sağlık durumunun müsaitolması halinde öncelikli olarak laparoskopik cerrahi tercih edilse de bazıhastalarda açık ameliyat da gerekebilir. Bu iki cerrahi yöntemden hangisinintercih edilmesi gerektiğine hekim tarafından hastanın klinik bulguları vefıtığın yapısı değerlendirilerek karar verilir. Genellikle 3 santimetreden dahaküçük boyuttaki fıtıklarda açık ameliyat tercih edilir. Bunun nedenilaparoskopi tekniğinde 3 farklı giriş kesisinin açılması gerekirken; fıtıkküçük olduğundan açık ameliyat ile tek bir küçük kesi ile tedaviningerçekleştirilebilecek olmasıdır. Fakat büyük fıtıklarda açık ameliyat ileaçılacak olan kesi çok daha büyük olduğundan laparoskopi daha uygun birseçenektir. Açık veya kapalı olarak yama yöntemi ile yapılan cerrahi fıtıkoperasyonlarında tül benzeri özel bir malzeme yardımıyla fıtık tarafındanoluşturulmuş olan açıklığın üzeri tıpkı bir yama gibi gerdirilmeden kapatılır.Yama tekniğinin uzman bir cerrah tarafından uygulanması hastalarda yabancı bircisim varlığı hissetme ve rahatsızlık hissi gibi olumsuzlukların ortayaçıkmasını önler, operasyon bölgesinde sağlıklı dokunun gelişimini mümkün kılar,gerilmelere karşı dayanıklı olmasını sağlar. Operasyon sonrasında tedavisitamamlanan hastalarda alkol ve sigara kullanımı yaranın iyileşme süreciniuzatır ve fıtığın nüksetme riskini arttırır. Bu nedenle sigara ve alkolkullanımından uzak durmaya özen gösterilmelidir.
Hemoroid(Basur) belirtileri nelerdir?
Hemoroid (Basur) belirtileri hemoroid türüne göre farklılıkgösterir. Eksternal hemoroidi olanlarda:
en sık görülenbelirtilerdir. Bölgenin aşırı zorlanması, ovulması veya temizlenmesibelirtileri daha da kötüleştirebilir. Birçok kişide dış hemoroid ileilişkili bu belirtiler birkaç gün içinde kaybolur.
İnternal hemoroid rahatsızlığında görülen belirtiler:
olarak sıralanır. Genelliklesarkık olmayan iç hemoroid ağrılı değildir. Fakat sarkmış içhemoroid ağrıya ve rahatsızlığa neden olur.
Anüsle ilgili belirti ve bulgularınen büyük nedeni basur olsa da hepsinin sebebi değildir. Bazı hemoroid semptomları,diğer sindirim sistemi problemlerine benzerlik gösterir. Örneğin; makattan kangelmesi; crohn hastalığı, ülseratif kolit, kolon veya rektum kanseri gibi çokfarklı bağırsak hastalıklarının bir işareti olabilir.
Hemoroid(Basur) nedenleri nelerdir?
Hemoroid; kronik kabızlık, tuvalette uzun süre oturma vedışkılama sırasında zorlanma ile ilişkilidir. Bunların hepsi alana gelen vebölgesel kan akışını etkileyerek damarları havuz haline getirip büyütür. Bu,aynı zamanda genişleyen uterusun, damarlara baskı uygulaması nedeniyle gebeliksırasında hemoroid sıklığında artışı da açıklar.
Yapılan son çalışmalar, basur rahatsızlığınasahip bireylerde anüse ait düz kasların, rahatsızlığı taşımayanlara göreistirahat halinde bile daha sıkı olma eğiliminde olduğunu göstermektedir.Kabızlık, bu sıkıntılara katkıda bulunur çünkü bağırsak hareketleri esnasındaortaya çıkan gerilme, anal kanaldaki basıncı arttırır. Bu da hemoroidleri anüsistemli sfinkter kasına doğru zorlar. Hemoroidi tutan bağ dokuları yaşlabirlikte zayıflar ve hemoroid daha da şişer ya da sarkar.
Dış hemoroid, genellikle hastada rahatsızlık hissine neden olmadıkçaspesifik bir tedavi gerektirmez. Düşük dereceli iç hemoroidler ise etkiliilaçlar ve farklı ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebilir. Bu yöntemler veilaçlarla başarılı olunamazsa, komplikasyonlar gelişirse ya da hemoroid ileriderecede ise cerrahi tedavi seçenekleri gözden geçirilir.
Tıbbi ilaç tedavisinin asıl amacı, hemoroidi iyileştirmekten ziyade belirtilerikontrol altına almak ve altta yatan rahatsızlığı ortadan kaldırmaktır. Bununiçin hap, fitil, krem ve mendil gibi farklı ilaç formlarıkullanılmaktadır. İlaç tedavisine dirençli düşük derecelihemoroidler, yüksek dereceli hemoroidler, boğulma ve tromboz gibikomplikasyonlara neden olan hemoroidlerde genellikle cerrahi müdahale gereklidir.
Hemoroidten korunma yöntemleri
Eğer basur kaynaklıolduğunu düşündüğünüz belirtilere sahipseniz, rahatsızlık ilerlemeden tedaviolmak için bir sağlık kuruluşuna başvurabilirsiniz.
Kasık fıtığı nedir?
Fıtık, yeni doğan bebeklerden ileri yaştaki kişilere kadarher yaşta ve cinsiyette görülebilen bir hastalıktır. Fıtığın görüldüğü bölgelerçoğunlukla karın duvarının zayıf olduğu yerlerdir. Kasık fıtığında karın içiorganlarından birinin, çoğunlukla bağırsağın bir kısmının, kasık kısmında yeralan karın zarı duvarının zayıf bir noktasından dışa doğru cilt altındançıkmasıdır. Başlangıçta ayakta, hapşırınca, öksürünce, ıkınma ve zorlanma ilekarın içi basıncın artmasına bağlı olarak kasık bölgesinde görünür olan fıtık,kişi yattığında görünmez olur. Ancak tedavi edilmemesi durumunda fıtıkgenişleyerek şişlik artar. Beslenme ve diyet, egzersiz ya da ilaç yardımıylazaman içinde kendi kendine iyileşmez. Toplumda yaklaşık olarak her 10 erkektenbirinde görülen kasık fıtığının üç tipi bulunur: Direkt herni, indirektherni ve femoral herni.
Kasık fıtığı neden olur?
Erkek bebeklerin ana karnında iken,karın içinde yer alan testislerinin, inguinal adlı iki ayrı kanaldangeçerek, gebeliğin son iki ayında torbalarına iner. Her iki tarafta yer alaninguinal kanal, normal şartlarda doğumdan kısa bir süre sonra bebeğinkaslarının gelişmesi ile kendiliğinden kapanır. Ancak bazı durumlardakanallardan biri ya da her ikisi kapanmaz ve fıtık oluşumu için gerekli olanzayıf bölgeyi oluşturur. Erkeklerde, kadınlara göre daha sık görülmesininsebebi budur. Kalıtımsal nedenler, kolajen sentezinin azalması, bağ dokularınınzayıflaması, yaşlılık, aşırı zayıflama ya da kilo alma, ağır kaldırma,kabızlık, ıkınma, kronik öksürük, idrar güçlüğü, gebelik, travmalar, karıniçinde olan tümörler de fıtık oluşumuna yol açabilir. Kasık fıtığının oluşumunaneden olan diğer faktörler şöyledir:
Kasık fıtığının ilaçlıtedavisi bulunmamaktadır ve tek tedavi yöntemi cerrahidir. Ancak ameliyatedilemeyecek fizyolojiye sahip kişiler ve ileri yaşta hastalar, hekimin önerisidoğrultusunda nadiren kasık bağı kullanabilir. Kasık bağı bacakların hareketlerinikısıtlar ve fıtık üzerine tampon oluşturarak fıtığın dışarı çıkmasını engeller.Ancak kasık bağının kenarından çıkması durumunda sıkışarak, fıtığın boğulmasınasebep olabilir. Bu yüzden eğer mümkün ise mutlaka ameliyat tercihedilmelidir. Fıtık cerrahisinde amaç fıtığın karın içine yerleştirilmesi, keseoluşumunun ortadan kaldırılması, çıkışa sebep olan boşluğun kapatılması ve nüksetmesini engellemek maksadıyla karın duvarında bulunan defektin onarılmasıdır.
Abdominal duvarda yanikarın duvarında oluşan yırtık doğal seyrinde küçülmek ve iyileşmek yerinebüyümeye meyillidir. Bu yüzden fıtık teşhisi konmuş kişilerin zaman kaybetmedenopere edilmesi önerilir. Fıtık küçük ise, lokal anestezi altında dahi kolaycaopere edilebilse de çoğunlukla genel anestezi tercih edilir. Açık ya dalaparoskopik olarak adlandırılan kapalı ameliyat yöntemleri ile opereedilebilen kasık fıtıkları, açık yöntem uygulandığında, kasık bölgesineyaklaşık 5 ile 6 cm. uzunluğunda bir kesi ile yapılır. Laparoskopik cerrahideise 3 adet küçük kesi oluşturulur ve bu deliklerin birinden içeri sokulankamera ile ameliyat gerçekleştirilir. Her iki ameliyatta da fıtıklıbölgenin içinde yer alan organlar karın içine alındıktan sonra mesh adı verilenbir yama, kas ile karın zarı arasında bulunan bölge üzerine konarak, tekrarfıtık oluşmasının önüne geçilir. Mesh vücut tarafından kolayca kabul edilir veyan etkisi bulunmaz. İki ameliyat türünde de yapılan işlem aynı olmasına rağmenkapalı ameliyat, açık ameliyata göre daha konforlu, ve az ağrılıdır. Ancakgenel anestezi kullanımının mümkün olmadığı, prostat ameliyatı öyküsü olan,sıkışmış ve boğulmuş fıtıkların olduğu ya da çok büyük fıtıklarda kapalıameliyat uygulanmaz. Ameliyattan birkaç saat sonra hasta beslenebilir veyaklaşık olarak 8 saat sonra ayağa kalkabilir. Çoğunlukla hastalar bir günsonra taburcu olurlar. Herhangi bir diyet programı bulunmaz ve kişi kendini iyihissettiği an işe başlayabilir. Evde de bir buçuk ay boyunca ağırkaldırmamaları, yapılan egzersizlere aynı süre ile ara verilmesi, düzenli vedengeli beslenerek kilonun kontrol altında tutmaları gerekir.
Kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) nedir?
Tıp literatüründe “pilonidal sinüs”olarak adlandırılan kıl dönmesi hijyen koşullarının sağlanması ve vücuttakitüylerin düzenli periyotlar ile alınması ile önlenebilen bir hastalıktır. Fakathastalık ortaya çıktıktan sonra yapılacak tek şey klinik ve hastanelerebaşvurarak bir genel cerrahi uzmanından destek almaktır. Çünkü kıl dönmesibelirli bir zaman sonra kendiliğinden geçebilecek bir rahatsızlık değildir.
Kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) vücudun hangibölgelerinde görülür?
Kıl dönmesinin vücudumuzda en yoğungörüldüğü yer kuyruk sokumunda intergluteal oluk olarak adlandırılan iki kalçaarasındaki oyuntudur. Vakaların neredeyse tamamına yakını kuyruk sokumundagörülür. Nadir olmakla birlikte belirli bir kısmına göbek deliğinde rastlanır.Buralar dışında yüz, kasık bölgesi, parmaklar ve koltuk altında da oluşabilir.
Kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) neden olur?
Uzmanlar pilonidal sinüsün oluşumunailişkin 2 farklı teori ileri sürmektedir. Bunlardan ilki vücuttan dökülen kılve tüylerin özellikle terleme de varsa derideki delik ve gözeneklerdencildimizin altında birikmesidir. Vücudun hareketi sırasında deri altına girenkılların 60 – 70 civarına ulaşabildiği görülmüştür. Kılların biriktiği bölgebir zarla çevrilerek kistik bir yapı oluşturur. Kıllara reaksiyon olarak ortayaçıkan sıvı ise sinüs ağzından dışarıya doğru akan kötü kokulu bir apseye nedenolur. Kıl dönmesini açıklayan ve daha az kabul gören diğer teori ise ilgilibölgede doğuştan var olan kök hücrelerin 20’li yaşlardan sonra hormonal etkilerile aktifleşmesi sonucu kıl üretimine başlaması şeklindedir.
Kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) belirtilerinelerdir?
Kıl dönmesi, sinsi ilerleyen birhastalıktır; fakat kıl ve tüylerin deri altında birikmesi sırasında vücudaverdiği sinyaller vardır. Başlangıç aşamasında hastayı rahatsız etmeyenbelirtiler ilerleyen evrelerde dayanılmayacak bir hal alabilir. Kıl dönmesinedeniyle sağlık kuruluşuna müracaat eden hastaların neredeyse tamamındagözlenen bazı belirtiler aşağıda sıralanmıştır;
Kıl dönmesinde görülen kötü kokununnedeni ilgili bölgenin iltihaplanarak apseleşmesidir. Sinüs ağzından çıkanakıntılar mikroplar ile birleşerek kötü kokulu ve iltihaplı bir apseninoluşmasına zemin hazırlar. Pilonidal sinüs bölgesinde meydana gelen şişliğinboyutu bölgede biriken kılların yoğunluğuna göre değişiklik gösterir. Kistingerilerek apse halini almasıyla meydana gelen ağrı dayanılmayacak bir şiddetesahip olabilir. Kişi bu ağrı nedeniyle oturamaz ve yürüyemez hale gelebilir.Gündelik faaliyetlerin dahi yapılamadığı bir ağrının varlığı hastalığın sonevresinde olunduğunun işaretidir.
Sayılan bu belirtilerden biri ya dabirkaçı ile karşılaşıldığında bitkisel formüller gibi zaman kaybına neden olanyontemlerden uzak durmalı işi uzmanlarına bırakmalısınız.
Kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) için risk faktörlerinelerdir?
Hareketsiz yaşamın birçok hastalığa davetiye çıkardığıherkes tarafından bilinir. Özellikle masa başı işlerde çalışan kişilerinkarşılaştığı sağlık sorunlarından biri de kıl dönmesidir. Yapılan araştırmalaragöre dik bir şekilde oturmanın kıl dönmesi sıklığını azalttığıbildirilmektedir. Bu nedenle masa başı işlerde çalışırken ya da gündelikyaşamda dik bir pozisyonda oturmayı tercih etmekte fayda vardır.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere binicilik gibi sürekli oturarak yapılan işlerdekıl dönmesi sıklığında artış olmaktadır. 2. Dünya Savaşı döneminde de süreklijeep kullanmak zorunda olan askerlerin büyük bir çoğunluğunda kıl dönmesiortaya çıkmıştır. Belirli bir zaman sonra bu vakalar “jeep hastalığı” olarakadlandırılmıştır. Pilonidal sinüs oluşumu için diğer risk faktörleri arasında;
Bu noktada kıl dönmesine ne iyigelir sorusu kısaca hareketli bir yaşam tarzı, dik pozisyonda oturmak vevücuttaki tüylerin belli aralıklarla temizlenmesi şekilde cevaplanabilir.
Kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) tedavisi nasıl yapılır?
Kıl dönmesi tedavisininyapılabilmesi için öncelikle bölgede gelişen apsenin boşaltılması gerekir. Apsetamamen boşaltıldıktan ve tedavisi sağlandıktan 1-2 ay sonra kıl dönmesitedavisi uygulanır. Apse boşaltma işlemi modern klinik ve hastanelerde 5 dakikagibi kısa bir zaman diliminde yapılır. Cilt üzerinde iz bırakmayan küçük birkesi ile apse boşaltılır ve içi özel bir sıvı ile temizlenerek kapatılır. GenelCerrahi Uzmanlarının yaptığı bu işlemin deneyimli ellerde yapılması şarttır.
Kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) ameliyatı
Kıl dönmesi ameliyatı steril bir ortamda yapılır. Kıldönmesinde en etkili tedavi seçeneği cerrahidir. Ameliyatsız yönteme görehastalığın tekrarlama olasılığı daha düşüktür. Ameliyat sorunlu bölgede izbırakmayacak küçük bir kesik açılarak gerçekleştirilir. Ameliyattan sonra kesibölgesi iyi bir şekilde temizlenir ve sonrasında dikiş atılarak kapatılır.
Lokal anestezi ile yapılan, narkozve hastanede yatış gerektirmeyen mikro sinüsektomi yöntemi en az riske sahipolan operasyon olduğundan giderek daha fazla tercih edilmeye başlanmıştır.Operasyondan sonra hastanın vücudunda iz kalmaması, hastanede yatmayarakgündelik yaşamına geri dönmesi ve 20-30 dakika gibi kısa süreli bir işlemolması ve klasik cerrahi işlemle aynı sonucu vermesi nedeniyle hasta vedoktorlar tarafından tercih edilmektedir.
Ameliyatsız kıl dönmesi (Pilonidal Sinüs) tedavisi
Küçük bir operasyon dahi olsaameliyat kavramı hastaları korkutur. Muayene olmak, tetkikler yaptırmak,anestezi almak, neşter kullanılması ve hastanede yatış gibi bir süreci gözününönünden geçiren ve ameliyattan uzak duran kişilerin sayısı azımsanmayacak kadarçoktur. Hâl böyle olunca birçok hasta ameliyatı son çare olarak düşünür vealternatif tedavi yolları denemeyi seçer. Bu nedenle de hastalık ilerleyerekdaha ağır belirtiler vermeye başlar. İşte tam da bu noktada hastalarınkorkusunu azaltacak ameliyatsız kıl dönmesi tedavisi devreye girmektedir. Tıpsektöründe çağdaş bir anlayışa sahip olan klinik ve hastanelerde uygulananameliyatsız kıl dönmesi tedavisi ile hastalar kısa bir sürede rutin yaşamınadönebilir. Ameliyatsız yöntemde ilgili bölgeye ilaç enjeksiyonu yapılır. Fakatcerrahi tedavi kadar etkili degildir ve tekrarlama olasılığı bulunur.
Laparoskopi nedir?
Laparoskopi, cerrahlar tarafındancilt üzerinde büyük kesiler açmaksızın karın boşluğu ve pelvis içerisineulaşılmasını sağlayan bir cerrahi tekniğidir. Minimal invaziv cerrahi veyaanahtar deliği tekniği olarak da bilinen laparoskopi, laparoskop adı verilencihazlar yardımıyla gerçekleştirilir. Laparoskop, uç kısmında yüksekçözünürlüklü kamera bulunan ışıklı ince bir tüptür ve karın ya da pelvis içininrahatlıkla görülebilmesine imkan verir. Kameradan elde edilen görüntüler birmonitör üzerine yansıtılır ve cerrah bu monitör üzerinden takip ederekişlemleri gerçekleştirebilir. Vücut içerisinin görülmesini sağlayanlaparoskopun haricinde birkaç adet tüp benzeri aygıt yardımıyla da karıniçerisinde gerçekleştirilmek istenen işlemler yapılabilir. Normal şartlardaaçık ameliyat yöntemi ile karın içerisinin net olarak görülebilmesi için büyükbir kesi açılması gerekirken laparoskopi tekniğinde yalnızca birkaç adet 1-1,5cm boyutlarında kesiye ihtiyaç duyulur. Aynı zamanda komplikasyon riski, iyileşmesüresi, ameliyat sonrası iz oluşumu gibi yönlerden de büyük avantajlarıberaberinde getirir. Önceleri yalnızca safra kesesi ameliyatları ve jinekolojikameliyatlar için tercih edilen bu yöntem günümüzde karaciğer, bağırsaklar vediğer birçok organ için teşhis ve tedavi amaçlı tercih edilir.
Karın veya pelvisiçerisinde gelişen birçok hastalığın teşhis ve tedavisinde laparoskopitekniğinden yararlanılabilir. Özellikle jinekoloji, üroloji ve gastroenterolojibirimleri laparoskopi tekniğini çok sık kullanan tıbbi birimler arasındadır.Laparoskopik operasyonların yaygın olarak tercih edildiği durumlardan bazılarışunlardır:
Tedavinin haricindeteşhis aşamasında da laparoskopi tekniğinden yararlanılabilir. Pelvis ve karınboşluğunda bulunan hastalıklara yönelik araştırmaların birçoğu için ultrason,manyetik rezonans (MR), bilgisayarlı tomografi (BT) gibi görüntüleme yöntemleriyeterlidir. Fakat bazı durumlarda ise teşhisin doğrulanması için tek yollaparoskopi yoluyla yapılacak incelemelerdir. Pelvik inflamatuar hastalık,endometriozis, dış (ektopik) gebelik, yumurtalık kistleri, inmemiş testis,fibroidler ve açıklanamayan kadın kısırlığı, karın ağrısı gibi durumlardateşhis amaçlı laparoskopiden yararlanmak gerekebilir. Ayrıca pankreas,karaciğer, yumurtalıklar, safra kanalı ve safra kesesine ilişkin kanserlerinteşhisinde de laparoskopi tekniğine başvurulabilir.
Laparoskopi, genelanestezi altında yapılan bir operasyon türüdür. Hastalar operasyon öncesindeanesteziye uygunluk açısından değerlendirilir. Ameliyat zamanına 12 saat kalahasta yemek yemeyi ve su içmeyi bırakmalıdır. Ayrıca kan sulandırıcı ilaçkullanan bireylerden de operasyondan birkaç gün önce bu ilaçları kullanmayıbırakmaları istenir. Operasyona başlarken cerrah tarafından karın duvarında birveya birkaç delik açılır. Bu deliklerden laparoskop, karın içerisinikarbondioksit ile şişirmek için kullanılan tüp ve küçük cerrahi aletleryerleştirilir. Laparoskopik operasyonlarda karın içerisi daha iyi bir görüş vehareket alanı elde edilebilmesi için karbondioksit gazı kullanılarak şişirilir.Ardından gerekli inceleme ve tedaviler kesiler kullanılarak yerleştirilen aletleryardımıyla gerçekleştirilir. Operasyon tamamlandığında karın içerisindekikarbondioksit gazı boşaltılır, aletler çıkarılarak kesilere dikiş atılır vepansuman yapılır. Teşhis amaçlı uygulanan laparoskopik cerrahide işlem süresigenellikle 30-60 dakika aralığında seyreder. Tedavi amaçlı laparoskopilerde iseyapılacak uygulamalara göre ameliyat süresi de değişkenlik gösterir. Hastalargenellikle aynı gün veya ertesi gün taburcu edilir. Laparoskopik cerrahi,minimal invaziv (az zararlı) bir operasyon olduğundan komplikasyon riski açıkoperasyonlara oranla çok daha düşüktür. Fakat cerrahi bir girişim olmasınedeniyle nadir de olsa enfeksiyon, kesiler çevresinde kanama ve morluk,anesteziye bağlı mide bulantısı ve kusma gibi komplikasyonlar görülebilir. Bugibi olasılıklar nedeniyle hastalar genellikle 24 saat müşahede altındatutulur. Bazı hastalarda enfeksiyon riskine karşılık antibiyotik tedavisiuygulanması tercih edilebilir.
Laparoskopik cerrahide,klasik cerrahi tekniğine oranla iyileşme süresi çok daha kısadır. Genelanestezi uygulanması nedeniyle ilk saatlerde hastalarda mide bulantısı, kusmave halsiz hissetme gibi semptomlar görülebilir. Bu nedenle hastalar genelliklebirkaç saat hemşire gözetiminde tutulur. Hastaneden ayrılmadan önce hastayakullanması gereken ilaçlar, kaçınması gereken hareketler ve dikkat etmesigereken diğer hususlar hakkında hekim tarafından gerekli bilgiler verilir.Günümüzde laparoskopi sırasında açılan kesilerin dikişlerinde genelliklekendinden eriyen dikiş iplikleri kullanılır. Bu şekilde yapılmayan dikişleriçin ameliyattan belirli bir süre sonra dikişlerin alınması için randevuverilir. Operasyon sonrası ilk birkaç gün boğaz ağrısı görülebilir. Bununnedeni genel anestezi sırasında kullanılan solunum tüpünün boğazı tahrişetmesidir. Ayrıca kesilerin bulunduğu bölgelerde ağrı ve rahatsızlık söz konusuolabilir. Bu olasılıklar dolayısıyla hekim tarafından genellikle ağrı kesiciilaçlar reçetelendirilir. Laparoskopik cerrahi sonrasında ateş, şiddetli karınağrısı ve kusma, normal dışı vajinal akıntı, yaralar etrafında kaşıntı, şişlikve akıntı gibi sorunlar yaşayan hastaların bir an önce sağlık kuruluşlarınabaşvurarak yardım alması gerekir. Ameliyat sırasında karnın şişirilmesi içinkullanılan gazın bir kısmı karın içerisinde kalabilir. Bu nedenle gaz sancısıve karın krampları görülebilir. Ayrıca yine gazdan kaynaklı olarak omuzlardaağrı görülebilir. Bu rahatsızlıklar gazın vücut tarafından emilerek dışarıatılması ile birlikte birkaç gün içerisinde kendiliğinden iyileşir. Hekimtarafından verilen öneriler doğrultusunda belirli bir süre dikiş bölgelerine sudeğdirilmemesi ve bazı fiziksel aktivitelerden kaçınılması gerekebilir. Günlükyaşama ve iş yaşamına dönme süreleri, laparoskopi işleminin hangi amaçlagerçekleştiğine göre farklılık gösterir. Teşhis amaçlı laparoskopilerde 5-7 güniçerisinde hastalar normal yaşantılarına dönebilirler. Apandisit veya basityumurtalık kistlerinin alınması gibi küçük laparoskopi operasyonlarında busüreç 3 haftayı bulabilir. Kanser tedavisine yönelik olarak yapılan daha genişçaplı operasyonlarda ise normal yaşantıya dönüş için 12 haftaya kadarbeklenmesi gerekebilir. Normal fiziksel aktivitelere dönüş ve bedensel olarakçalışmayı gerektiren işlere başlama zamanı konusunda operasyonu gerçekleştirencerrahi ekibe danışılmalıdır.
Eğer siz de laparoskopitekniğiyle tedavi edilebilen bir sağlık sorununa sahipseniz hekiminizedanışarak hastalığınızın laparoskopik cerrahi ile tedavi için uygun olup olmadığıhakkında bilgi alabilirsiniz. Uygun operasyonlar için laparoskopik cerrahi iletedavi seçeneği sunan sağlık kuruluşlarını tercih ederek daha düşükkomplikasyon riski ve hızlı bir iyileşme süreci ile cerrahi tedavilerinizigerçekleştirebilirsiniz.
Lenfosit nedir?
Kemik iliği tarafından üretilenlenfositer (LYM), beyaz kan hücrelerinin (WBC) 5 farklı türünden biridir. Kemikiliğinde bulunan kök hücreler tarafından üretilen lenfositlerin temel görevi,vücuda giren virüs, bakteri, mantar ve parazitler gibi patojenleri ortadankaldırır. Dolaşım sisteminde bulunan lenfositler, patojenleri ortadan kaldırmakiçin antikor üretir. Zararlı canlılar tarafından enfekte olan vücut hücreleride yine lenfositler tarafından öldürülerek etkisiz hale getirilir. Ayrıcalenfositler, enfekte olan vücut hücrelerine karşı sağlıklı hücrelere bilgigönderir. Tüm bu işlemler sonucunda var olan enfeksiyon ortadan kaldırılır.Sıklıkla merak edilen “Lenfosit ne demek?” sorusu bu şekilde yanıtlanabilir.Beyaz kan hücrelerinin bir türü olan lenfositlerin de NK, T ve B hücreleriolmak üzere 3 farklı alt türü bulunur. Bu hücre türlerinin de farklı görevleribulunur. Farklı bir deyişle lenfositlerin bir türü olan B hücreleri, üretildiğibölgede kalır. Farklı antikor türlerine sahiptir ve gerekmedikçe sayıları sabitkalır. Toplam lenfosit miktarının yaklaşık olarak %10’unu oluşturan Bhücreleri, vücut savunmasının önemli bir parçasıdır. Vücuda giren virüs,bakteri ve toksin gibi patojenleri kimyasallar ile işaretler. Ayrıcapatojenlere saldırmak için antikor ve proteinler üretir. Kemik iliğindeüretilen B hücrelerinin, göğüste bulunan ve timüs adı verilen lenf bezinegitmesi ve bu bölgede olgunlaşması ile hücreler, T hücresi olarak adlandırılır.Lenfositlerin bir diğer türü olan T hücreleri, enfekte olan hücreyi bulmak veyok etmekle görevlidir. B hücreleri ile iletişim halinde olan T hücreleri,toplam lenfosit miktarının yaklaşık olarak %80’ine sahiptir. T lenfosithücreler, lenf bezleri başta olmak üzere, bademcik, bağırsak, dalak, lenfoidgibi bölgelere ulaşır. T hücrelerinin temel görevi, vücutta bulunan yabancıorganizmalara karşı diğer bağışıklık sistemi hücrelerini uyarmaktır. Bunun içinlenfokin olarak adlandırılan kimyasalı salgılar ve bağışıklık sistemine aithücrelerin, patojenlere saldırmasını sağlar. Lenfositlerin 3. ve son türü olan NK(natural killer, doğal öldürücü, doğal katil hücre) hücreleri ise sadece virüsve tümör tarafından etkilenen vücut hücrelerini, sağlıklı hücrelere zararvermeden öldürür. Farklı bir deyişle NK hücreleri, yabancı organizmalara direktolarak saldırmak yerine bu organizmalar tarafından enfekte edilen vücuthücrelerine saldırır. NK hücreleri de toplam lenfosit miktarının yaklaşık%10’unu oluşturur.
T hücreleri ya da farklı bir deyişleT lenfositlerinin diğer bağışıklık hücrelerini uyarması bir dizi kimyasal reaksiyonlagerçekleşir. Sitokin adı verilen bu hücresel yanıt, T hücrelerinin yanı sıramononükleer hücre türleri ve stroma hücreleri gibi farklı yapılardan dasalınır. Vücutta bulunan grip, soğuk algınlığı ve COVID-19 gibi enfeksiyonlarınvarlığında hızla sitokin salgılanarak bağışıklık sistemi hücreleri uyarılır.Son derece hızlı bir tepki olan sitokin üretiminin çok fazla olması durumundasitokin fırtınası olarak bilinen durum ortaya çıkar. Sitokin fırtınasıvarlığında bağışıklık sistemi aşırı uyarılır. Bu da kişinin bağışıklıksisteminin kendi sağlıklı hücrelerini yok etmesine neden olarak toksik bir etkiyaratır. Sitokin fırtınası, kişinin yaşamını tehlikeye atacak boyutaulaşabilir.
Lenfosit normal değeri kaçtır?
Beyaz kan hücresinin bir türü olanlenfositler, virüs, bakteri ve diğer toksik maddeler ile savaşarak vücudunhastalıklara karşı savunmasında rol oynar. Kemik iliğinde üretilenlenfositlerin büyük bölümü kemik iliğinde üretildikten sonra lenf bezi,bademcik ve dalak gibi organlara yerleşir. Kan testlerinde LYM olarak görülenlenfosit düzeyi, yaşa göre farklılık gösterir. Ayrıca gebelerde de lenfositdeğeri farklılaşır. Lenfosit normal değerinin yetişkinlerde 1000-4800 mcL,çocuklarda ise 3000-9500 mcL aralığında olması gerekir. Fakat ölçüm değerlerilaboratuvarlar arasında farklılık gösterebilir.
Lenfosit düşüklüğü (Lenfopeni) nedir?
Tıp dilinde lenfopeni olaraktanımlanan lenfosit düşüklüğü, yapılan kan testinde lenfosit değerininyetişkinlerde 1000 mcL, çocuklarda ise 3000 mcL değerinin altında olması olaraktanımlanabilir. Bağışıklık sisteminin zayıfladığının bir göstergesiolabilen LYM düşüklüğü, aynı zamanda yeterince lenfosit üretiminingerçekleşmediğinin, lenfositlerin bir hastalık nedeniyle dalak veya lenfbezlerinde tutulduğunun ya da mevcut toksinlerin lenfositleri yok ettiğiningöstergesi olabilir. Lenfosit düşüklüğü çoğunlukla belirtiye yol açmaz. Diğerbir deyişle lenfosit düşüklüğü genellikle yapılan kan testlerinde fark edilir.Ancak bazı vakalarda lenfosit düşüklüğüne bağlı olarak, yorgunluk, halsizlik,üşüme ateş, burun akması, eklem ağrısı, öksürük, döküntü, gece terlemesi vekilo kaybı gibi semptomlar ortaya çıkabilir. Fakat bu belirtilerin pek çokfarklı durumda da ortaya çıkabildiği unutulmamalıdır. Lenfosit düşüklüğüneyol açan etkenlerin başında hastalıklar gelir. Grip gibi enfeksiyonhastalıklarının yanı sıra, bazı kanser türleri ve AIDS gibi hastalıklar dalenfosit değerinin referans değerinin altında çıkmasına neden olabilir. Ayrıca,yetersiz beslenme, stres, kemoterapi ve kortizon gibi tedaviler de lenfositdüşüklüğüne neden olabilir. Lenfosit düşüklüğü genellikle var olan hastalığıntedavi edilmesiyle kendiliğinden iyileşse de ilaçlı olarak da kolay bir şekildeyapılabilir. Bunların yanı sıra, yağsız balık eti, süt ürünleri, C vitaminbakımından zengin meyveler de lenfosit düşüklüğünün giderilmesinde etkilidir.Ancak geçmeyen ya da tekrarlayan bazı lenfosit düşüklüğü vakalarında ileritetkiklerin yapılması gerekebilir. “Lenfosit düşüklüğü nedir?” sorusu buşekilde açıklanırken sıkça sorulan sorulardan biri de “Lenfosit yüksekliğinedir?” şeklindedir.
Lenfosit yüksekliği (Lenfositoz) nedir?
Tıp dilinde lenfositoz olarakadlandırılan lenfosit yüksekliği, yapılan kan testinde lenfosit değerininyetişkinlerde 4800 mcL, çocuklarda ise 9500 mcL değerinin üzerinde olmasıolarak tanımlanabilir. Lenfosit yüksekliği büyük oranda var olan enfeksiyonlarsırasında artış gösterir. Vücut savunması için lenfosit sayısındaki artışnormal kabul edilse de sürekli olarak lenfosit değerinin yüksek olması farklıhastalıklardan kaynaklanabilir. Kızamık, kabakulak, sarılık, tüberküloz,brusella, vaskülit ve AIDS gibi hastalıkların varlığında LYM artışıgörülebilir. LYM yüksekliği genellikle belirtiye yol açmaz. Lenfosit yüksekliğiçoğunlukla yapılan kan tahlilinde fark edilir. Ancak pek çok hastalıktagörülen, halsizlik, ishal, mide bulantısı, kusma ve ateş gibi belirtilerlenfosit yüksekliği belirtileri olarak da sıralanabilir. Lenfosit yüksekliğinintedavisi, genel olarak odak hastalığın tedavisiyle yapılır. Farklı bir deyişle,kişide var olan rahatsızlığın iyileştirilmesiyle lenfosit seviyesi, normalaralığa geriler. Ancak kişide herhangi bir hastalık olmaksızın, rutin testlersırasında ortaya çıkan lenfosit yüksekliği varlığında ek tetkikler yapılmasıgerekebilir. Bebeklerde ve çocuklarda ise lenfosit değerinin yetişkinlerekıyasla daha yüksek olması normaldir. Bu durum çoğunlukla bebek ve çocuklarınbağışıklık sisteminin yeni gelişmeye başlamasından kaynaklanır. Lenfositdüzeyinin çocuklarda 9500 mcL, bebeklerde ise 11000 mcL değerinden yüksekolması durumda lenfosit yüksekliğinden bahsedilebilir. Ancak lenfosit değerininbebek ve çocuklarda geçici olarak yükselmesi, yetişkinlerde olduğu gibigenellikle yakın zamanda geçirilen bir enfeksiyondan kaynaklanır. Ancaklenfosit yüksekliğinin devamlı olduğu durumlarda altta yatan sebep mutlakaaraştırılmalıdır.
Makattan kan gelmesi nedir?
Makat ve çevresi olarak tanımlananperianal bölgenin kanaması ya da alt gastrointestinal sistem kanaması olarak datanımlanabilen rektal kanama, pek çok ciddi hastalığın habercisi olabilen vemutlaka önemsenmesi gereken bir belirtidir. Kişinin istirahat hâlindeyken,tuvaletini yaptığı ya da temizlendiği sırada fark ettiği kanamanınşiddeti, kanamaya neden olan hastalığa göre farklılık gösterir. Kanama, gaitadaçizgi şeklinde, ağrılı ya da ağrısız, tuvalet ihtiyacının giderildiği sıradadamla damla, pıhtılı, tuvalet kağıdında ya da taze kan şeklindegörülebilir. Kabızlık ya da hemoroit gibi rahatsızlıklarınbelirtisi olabileceği gibi ciddi sağlık problemlerinin ön belirtisi olabilenrektal kanama, genelde insanların kendi aralarında konuşmak istemediği,utandığı ve hekime başvurmaktan çekindiği rahatsızlıklardan biridir. Nadiren deolsa kolorektal kanser gibi ciddi sağlık problemlerinin belirtisiolabildiğinden kişinin, hekime geç başvurması erken tanı ve tedavinin degecikmesine neden olur. Oysa makattan kan gelmesi şikayetiyle hastaneyebaşvuranların sayısı bir hayli fazladır.
Tıpta rektal kanamaolarak tanımlanan makattan kan gelmesi, pek çok farklı rahatsızlıktankaynaklanabilir. Genellikle dışkılama sırasında görülen kanamanın şeklihastalık hakkında ön bilgi sağlasa da fizik muayene ve gerektiğinde yapılan ektetkikler, kanamaya neden olan rahatsızlığın netleştirilmesi için gereklidir.Bu yüzden kişinin rektal kanamayı fark ettiği anda çekinmeden hekime başvurmasıson derece önemlidir. Makattan kan gelmesine neden olan rahatsızlıklarınbazıları şunlardır:
Rektal kanamaların küçükbir bölümü, bağırsak kanseri gibi kanser türlerinin belirtisi olarak görülsede çoğunlukla hemoroit ve anal fissür gibi anorektal hastalıklardandolayı oluşur. Makattan gelen kanın yoğun olması ise çok daha nadir olarakgörülür. Makattan taze kan gelmesi, gaitada çizgi şeklinde kan olması,tuvalet kağıdında kan görülmesi, pıhtılı kanama, ağrılı ve ağrısız kanama gibipek çok farklı türü bulunan rektal kanamanın neden kaynaklandığının mutlakaaraştırılması ve sorunun erken dönemde teşhis edilmesi gerekir. “Makattankan gelmesi nasıl geçer?” sorusu ise kanamaya neden olan rahatsızlığınbelirlenmesi ile kesin olarak yanıtlanabilir. Kanama, pek çok farklırahatsızlıktan kaynaklandığından, kişinin durumu fark ettiği anda hekimebaşvurması gerekir. Makat kanaması da diğer tüm rahatsızlıklar gibi bir sağlıkproblemidir ve çekinilmeden hekim ile paylaşılmalıdır. Böylece makattan kangelmesine neden olan hastalığın tanı ve tedavisi erken aşamada yapılabilir.
Mastektomi nedir?
Mastektomi, meme kanserinin tedaviedilmesi için meme dokusunun çıkarıldığı cerrahi operasyondur. Geçmiş yıllardameme kanserinin standart tedavisi meme dokusu, tümör, koltuk altındaki lenfdüğümleri ve göğüs altındaki bazı kasların tamamen çıkarılması ile gerçekleştirilenradikal mastektomi operasyonlarıydı. Fakat tıbbi teknolojinin ve onkolojikcerrahi tekniklerinin geliştirilmesi ile birlikte daha yeni mastektomiteknikleri ortaya çıkmıştır. Bu teknikler yardımıyla uygun profildekihastalarda göğüs derisinin korunması, işlem sonrasında daha doğal bir görünümelde edilmesi ve daha az invaziv şekilde operasyonların gerçekleştirilmesi gibiimkanlar elde edilebilir. Mastektomi operasyonu tek meme üzerindegerçekleştirilebileceği gibi aynı anda iki meme için de uygulanabilir.Mastektominin ardından hastanın sağlık durumu ve tercihine bağlı olarak memerekonstrüksiyonu olarak da adlandırılan uygulamalarla meme yenidenşekillendirilebilir. Bu işlem mastektominin hemen ardından yapılabileceği gibifarklı bir tarihte yeni bir operasyon şeklinde de planlanabilir.
Mastektomi operasyonuişlemin tekniğine ve hangi dokuların çıkarıldığına göre farklı türlere ayrılır.Bunlar şu şekildedir:
Yukarıdakilerin haricindebirçok meme kanseri olgusu için tedavi seçeneği olarak değerlendirilenlumpektomi, tümör ve çevresindeki sağlam dokunun az bir kısmı çıkarılırken,göğüs yapısının korunmasını sağlayan operasyondur. Kuadrenektomi iselumpektomiye oranla daha fazla meme dokusunun çıkarıldığı fakat halen memeninbüyük bir kısmının yerinde bırakıldığı kısmi mastektomi tekniğidir. Buteknikler minimal invaziv meme kanseri cerrahisi teknikleri olmakla birlikteyalnızca uygun hastalarda ve çoğunlukla radyoterapi ile kombine şekildeuygulanır.
Mastektomi operasyonuyapılacak hastalarda operasyona ve risklerine ilişkin tüm bilgilendirmelerhekim tarafından hastaya iletilir. Olası riskler arasında kanama, omuz ağrısıve sertliği, koltuk altında uyuşma, ağrı, enfeksiyon, ödem, hematom ve skaroluşumu gibi komplikasyonlar yer alır. Bunlar hakkında da gereklibilgilendirmeler hastaya yapılır. Mastektomi sonrasında meme rekonstrüksiyonuyaptırmak isteyen hastalarda bu konuda gerekli planlamalar operasyon öncesindehekimle birlikte yapılmalıdır. Operasyondan önce hekimin önerdiği zamanda kansulandırıcı ilaç kullanımı söz konusu ise bırakılır, yemek yeme ve su tüketimibırakılır. Operasyona başlanırken hastaya genel anestezi uygulanır, ardındanplanlanmış olan teknikle mastektomi operasyonu başlatılır. Uygun bölgeden kesiaçılır ve meme dokusu üzerinde bulunan deriden ve göğüs kaslarındanayrıştırılarak çıkarılır. Sentinel düğüm diseksiyonu koltuk altından bir dizilenf düğümü çıkarılır, aksiller lenf nodu diseksiyonu uygulanacakhastalarda ise yalnızca tümörün etkilediği ilk birkaç düğüm çıkarılır.Lenf düğümlerinin çıkarılması gerekmeyen hastalarda bu aşama atlanır. Çıkarılanlenf düğümleri kanser açısından teste tabi tutulur ve herhangi bir sorunarastlanmaması halinde başka lenf düğümünün çıkarılması gerekmez.Rekonstrüksiyon planlanmış ise plastik cerrahi uzmanı devreye girerek memeninyeniden şekillendirilmesi işlemini gerçekleştirir. Ardından göğüs cerrahı tarafındangöğüse kanalizasyonlar yerleştirilerek koltuk altından tümör bölgesine doğrusıvı birikiminin oluşması önlenir. Bu işlemin sonrasında açılan kesiyedikiş atılarak bandajlama yapılır ve operasyon sonlandırılır. Ortalama 2-3saat süren bir operasyondur fakat meme rekonstrüksiyonugerçekleştirilecekse operasyon süresi uzayabilir. Hastalar genellikle birkaçgün hastanede gözetim altında tutulur.
Polip nedir?
Polipler, insan vücudunda belirlibölgelerde çoğunlukla bilinmeyen nedenlere bağlı olarak gelişen ve geneli küçükyapıya sahip tümörlerdir. Bazıları milimetrik yapılara sahipken bazıları birkaçsantim boyutlarına ulaşabilir. Genellikle iyi huylu oluşumlardır ve kanserleşmeeğilimi az bir kısmında görülür. Çoğu insanın vücudunda belirli bölgelerdepolipler mevcuttur; fakat bunlar sağlık açısından herhangi bir probleme nedenolmaması ve kişiye rahatsızlık vermemesi nedeniyle genellikle fark edilmez.Vücutta poliplere en çok rastlanılan bölgeler, rahim ve rahim ağzı, sestelleri, bağırsaklar ve safra kesesidir. Rahimde oluşan polipler gebeliğe engelolabilmekle birlikte genellikle kısırlık nedeninin araştırılmasına yönelikolarak yapılan incelemeler esnasında saptanırlar. Bağırsak, ses telleri vesafra kesesi gibi yerlerde oluşan polipler, boyutları büyüdükçe kişide birtakımbelirtilerin oluşumuna yol açar ve bu belirtiler sonrasında tespit edilir.Herhangi bir ciddi probleme yol açmayan polipler kendi kendilerineiyileşebildikleri için takiple kontrol altında tutulabilir. Az bir kısmında isekanserleşme riskinin tespit edilmesi, gebeliğe engel olması, boyutunun büyükolması gibi sorunlar görülebilir. Bu polipler, cerrahi operasyonlar yardımıyla çıkartılır.
Polip belirtileri nelerdir?
Polipler bilinmeyen nedenlere bağlıolarak oluşup müdahele edilmeden yok olabilir. Özellikle küçük yapılı olanpolipler çoğu bireyde ciddi sağlık problemlerine yol açmaz. Bu sebeple ancakfarklı bir nedene yönelik olarak yapılan araştırmalar esnasında tespitedilebilirler ve çoğunlukla alınmaları gerekmez. Fakat bazıdurumlarda kişinin günlük yaşamını olumsuz yönde etkileyebilecekrahatsızlıklara neden olabilirler. Özellikle de boyutlarının büyük olduğu durumlardabelirtiler aracılığıyla kendisini gösterir. Bu belirtilerin şiddeti poliplerinoluştuğu bölgeye, oluşan poliplerin sayısına ve boyutlarına göre değişir.
Rahim ve rahim ağzı poliplerinde;
En çok kadınlarda, rahim ve rahimağzı bölgelerinde görülen polipler yukarıda da belirtildiği gibi vücudun farklıdoku ve organlarında da oluşabilir. Örneğin safra kesesinde polip oluşumu,bulantı ve kusma, karın ağrısı, sarılık ve dışkı görünümdeki değişiklikler ilekendini belli edebilir ve ultrasonik incelemelerde diğer safra kesesihastalıkları ile karıştırılabilir. Ses tellerindeki polipler ses yapısındakianormallikler ve değişimler ile, bağırsaktaki polipler ise sindirim sisteminindüzensiz çalışması, tekrarlayan ishaller ve dışkıda kan görülmesi gibibelirtilerle kendisini belli edebilir.
Polip çeşitleri nelerdir?
Polipler oluştukları bölgelere göreisimlendirilir ve farklı çeşitlere ayrılır. En yaygın görülen poliptürleri şunlardır:
Poliptedavisi; poliplerin türüne, oluşum gösterdikleri organ vedokunun tipine, sayılarına ve boyutlarına, iyi huylu veya kötü huyluolduklarına göre değerlendirilerek uzman hekimler tarafından belirlenir.Büyük bir kısmı iyi huylu olan ve kansere dönüşme ihtimali olmayanpolipler herhangi bir olumsuzluğa neden olmuyorlarsa alınmaları gerekmez.
Halk arasında polip kürüolarak bilinen bazı doğal yöntemler bilinse de bu gibi uygulamalar tam birtedavi değil, bir destekleyici olarak tercih edilmeli ve uygulanmadan öncemutlaka hekime danışılmalıdır. Takibe rağmen iyileşmeyen, kanserleşmeihtimalinden şüphelenilen, inceleme sonucunda kötü huylu olduğu tespit edilen,gebeliğe engel teşkil eden veya bağırsakta ise sürekli olarak bağırsakproblemlerine yol açan poliplerin alınması gerekir. Poliplerin cerrahioperasyon yardımıyla çıkarılması, polipektomi olarak da adlandırılan basit biroperasyon yardımıyla gerçekleştirilir. Bulundukları bölgeye uygungörüntüleme tekniği eşliğinde, gerekli cerrahi ekipman yardımıyla poliplerinyeri tam olarak tespit edilir ve polipler çıkartılır. Bu işlem hekimintercihine ve çalışılan bölgeye bağlı olarak genel veya lokal anestezi altındayapılır. Yaklaşık 20-30 dakika süren kısa bir operasyondur. Genelliklehastanede kalmayı gerektirmez ve hastalar aynı gün içerisinde taburcu olupertesi gün işlerine ve günlük yaşamlarına dönebilir.
Safra kesesi nedir, safra kesesi nerede bulunur?
Safra kesesi, karnın sağ üstbölgesinde karaciğerin hemen altında bulunan armut şeklindeki birorgandır. Bağırsaklara salgıladığı sarı-yeşil renkteki safra ile vücudunsindirim işlevlerine önemli katkıda bulunur.
Safra kesesi taşı nedir?
Kolelitiazis olarak tanımlanan safrakesesinde taş oluşumu, genellikle gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan ancakdünyanın her kesiminde tespit edilebilen bir problemdir. Ortaya çıkma sıklığıyaş ile birlikte artış gösterir.
Safra kesesi taşları, bu sindirimeyardımcı safranın içeriğinde çok yüksek düzeyde kolesterol bulunması sonucukatılaşarak çökelti oluşturması sonrası meydana gelir. Taşların boyutu vesayısı kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.
Safra kesesi taşı nedenleri nelerdir?
Safra kesesi taşı nedenleri arasında3 çeşit oluşum yolu ön plana çıkar:
SAFRADA AŞIRI KOLESTEROLVARLIĞI
Normal şartlarda safra kesesindebulunan safranın kimyasal içeriği karaciğerden buraya atılan kolesterolünçözünmesi için yeterlidir. Bazen karaciğerden safranın içinde çözünebilecekdüzeyin üzerindeki miktarda kolesterol atılabilir ve bu aşırı kolesterolkristalleşerek zaman içerisinde taş oluşumuna neden olabilir.
SAFRADA AŞIRI BİLİRUBİNVARLIĞI
Solunum gazlarının taşınmasındagörev alan kırmızı kan hücreleri bu görevlerini içerisinde yer alan hemoglobinmolekülü ile gerçekleştirir. Ömrünü tamamlayan ve yeni hücrelerin üretilmesiamacıyla parçalanan hücrelerde hemoglobin çeşitli biyokimyasal süreçlerdengeçer ve bilirubin maddesi oluşur.
Karaciğer sirozu, safra kanalıenfeksiyonları ve çeşitli kan hastalıkları varlığında vücutta aşırı miktardabilirubin ortaya çıkar ve bu aşırı bilirubin safra kesesinde birikerek taşoluşumuna neden olabilir.
SAFRA KESESİNİN TAM OLARAKBOŞALAMAMASI
Safra kesesinin çalışmasını olumsuzyönde etkileyen çeşitli durumlarda kesenin içerisindeki sıvı oldukça yoğun birhal alarak taş oluşumuna neden olabilir.
Safra kesesi taşı belirtileri nelerdir?
Safra taşı oluşumu başladıktan sonrataşların sayısı ve büyüklüğü artarken ilk başta genellikle herhangi safrakesesi belirtileri meydana getirmezler. Büyük çoğunluğu sessiz olarak seyredensafra kesesi taşları, acil haller dışında bazı tetkikler yapılırken ya da kimiameliyatlarda tesadüfen fark edilirler.
Safra kesesi içinde bulunan veyerçekiminin etkisiyle hareket eden taşlar, safra kesesinin çıkışını tıkayıp,olağan boşalmasını engellediği zaman çeşitli belirtileri oluşturmaya başlar.Safra taşı hastalığının seyri esnasında taşın ana safra kanalına düşmesidurumunda çok daha sorunlu bir sürece girilir. Tıkanma sarılığı olarakadlandırılan bu süreçte hastada karın ağrısı, sarılık, idrar renginin kırmızıveya kahverengi olması, bulantı, kusma ve bazen de ateş gibi belirtilergörülebilir.
Taşın safra kanalını birkaç saatsüre ile tıkaması sonrasında bu bölgede enflamatuar (iltihabi) değişikliklermeydana gelir ve bu durum kolesistit olarak isimlendirilir. Eğer bu tabloyaenfeksiyon da eklenirse hayatı tehdit edecek çok ciddi problemlere nedenolabileceği için dikkatli olunmalıdır. Bu hastalığa ise kolanjit adı verilir.Kolanjit dışında ortak safra kanalına düşen bir safra taşı, pankreasın iltihabihastalığı olan akut pankreatite de neden olabilir. Bu hastalık hayatıciddi anlamda tehlikeye sokabilir.
Taşın safra kanalını tıkaması ileortaya çıkan safra kesesi hastalığının belirtileri şu şekilde özetlenebilir:
Safra kesesi taşları başka hastalıklara neden olabilirmi?
Safra kesesi taşları; safrakesesinin iltihaplanması, safra kanalına taşın düşmesiyle gelişen tıkanmasarılığı, tüm safra kanallarının ve pankreasın iltihaplanması gibi çok ciddibirçok hastalığa neden olabilir.
Hastalarda oluşan yakınmalargenellikle karın sağ-üst kısmında ağrı, bu ağrının sağa doğru yayılması vesırtta sağ tarafta da hissedilmesi, bulantı ve bazen kusma atakları şeklindedir.
İltihaplanma varsa tabloya ateş deeklenir. Bu ağrılı ataklar genellikle yağlı ağır bir yemeğin ardından başlar ve1-5 saatlik bir süre boyunca devam edebilir.
Safra kesesi taşlarının diğer yolaçtığı hastalık daha seyrek olarak da safra kesesinde bulunan büyük bir taşınkese duvarını uzun bir süre zarfında delerek, bağırsağa geçmesi ve incebağırsağın dar bir yerinde mekanik tıkanmaya neden olabilmesidir. Doğal seyriesnasında giderek büyüyen ve sayıları artan safra taşları sürekli olarak safrakesesinin iç cidarını tahriş eder ve kronik bir iltihap şeklindeki tablonunilerleyerek kansere dönüşme riskini de arttırabilir. Özellikle 2–3 cm’likboyutları aşan taş olgularında bu risk yüksek olarak kabul edilir.
Safra kesesi taşlarına bağlı oluşanbu durumlar komplikasyon olarak tanımlanır. En sık ortaya çıkan komplikasyonlar4 adettir:
SAFRA KESESİ İLTİHABI(KOLESİSTİT)
Kese içerisinde oluşan taşlarkanalın boyun bölgesine oturması ile birlikte burada enflamasyon (iltihaplanma)meydana getirmesi durumudur. Kolesistit gelişimi ile birlikte kişide şiddetliağrı ve ateş şikayeti meydana gelir.
Semptomatik seyreden safra kesesitaşlarında akut (ani başlangıçlı) kolesistit gelişme riski %1-3 arasındadeğişkenlik gösterir. Ağrı ve ateş şikayetine ek olarak üşüme-titreme, iştahkaybı ve bulantı-kusma gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Kolesistit acilolarak müdahale edilmesi gereken bir durumdur.
ORTAK SAFRA KANALININTIKANMASI
Safra kesesi taşları karaciğerdeüretilen ve safra kesesi vasıtası ile ince bağırsaklara aktarılan safrayollarında tıkanıklığa neden olabilir. Ortak kanalın tıkanması sonrası kişideyoğun ağrı, sarılık ve kanal iltihaplanması gibi durumlar oluşabilir.
PANKREATİK KANALIN TIKANMASI
Pankreatik kanal, bu organdanbaşlayarak ortak kanal ile birleşir ve ince bağırsağa açılır. Kanalın görevipankreasta üretilen sindirim enzimlerinin oniki parmak bağırsağınaulaştırılmasını sağlamaktır. Safra kesesi taşları pankreatik kanala geçerekburada tıkanıklık oluşturabilir. Bu durum pankreatit olarak ifade edilenpankreasın iltihaplanması ile sonuçlanabilir.
Pankreatit gelişimi sonrasındakişide ani ve yoğun bir karın ağrısı meydana gelir. Pankreatit gelişen kişilergenellikle hastanede yatırılarak tedavi edilirler.
SAFRA KESESİ KANSERİ
Uzun süreli tahriş nedeniyle safrakesesi taşı öyküsü olan kişilerde safra kesesi kanseri görülme riskinde birartış söz konusudur. Her ne kadar risk yükselse de safra kesesi kanseri nadirbir kanser türü olduğu için oldukça az rastlanılan bir komplikasyondur.
Safra kesesi taşı risk faktörleri nelerdir?
Safra kesesi taşlarına kadınlardaerkeklere göre daha sık rastlanılır. Taşların oluşumunda risk faktörü olarakkabul edilen birçok farklı durum mevcuttur:
Hamilelikte safra kesesi taşıoluşumuna yatkınlığın artmasının sebebi gebelik süreci içerisinde yüksekdüzeyde salgılanan progesteron hormonundan kaynaklanır. Progesteron hormonusafra kesesinin kasılmalarını yavaşlatır ve akış hızının kesilmesine sebep olur.
Bu faktörler dışında uzamışaçlıklar, bariatrik cerrahi operasyonlar ve crohn hastalığı gibi durumlarda dasafra taşı oluşma riskinde artış meydana gelebilir.
Safra kesesi taşları genelliklesafra akışının ve kesenin boşalmasının yavaşladığı durumlarda oluşmaeğilimindedir. Taş oluşumdaki en sık neden ise kolesterol içeriği yükseksafrada kolesterolün yoğunlaşmasıdır. İkinci en sık tespit edilen taş formu isepigmente taşlardır.
Kolesterol taşları genellikle sarırenkli olup çözünmemiş kolesterolden meydana gelir. Pigment taşları ise koyukahverengi ya da siyah renkte olup safra içeriğindeki aşırı bilirubindenkaynaklanır.
Bazen çeşitli maddelerin bir arayagelmesi sonucu oluşan mix tipte taşlar tespit edilebilir. Mix tipteki taşlartespit edilme sıklığında 3. sıradadır. Bu taşların yapısında kalsiyum karbonat,kalsiyum fosfat, kolesterol ve safra bulunabilir.
Safra kesesi taşlarının 4. tipikalsiyum taşlarıdır. Kan dolaşımında yüksek düzeyde kalsiyum bulunan kişilerdemeydana gelir ve bu kişilerde genellikle safra kesesi taşlarına ek olarakböbrek taşlarının varlığı da tespit edilebilir.
Safra kesesi taşı tanısı nasıl konulur?
Hastalığın tanısı; tipik muayenebulguları ile beraber kan, idrar, gaita tetkikleri ve ultrasonografi (USG) ilekonulur. Bu tetkiklerle %100’e yakın kesin teşhise ulaşılabilir. Seyrek olarakbilgisayarlı tomografi, MRI gibi diğer görüntüleme yöntemlerine başvurulur.Ayrıca safra kanalında bulunan taşlar için ultrason dışında ERCP dediğimizendoskopik girişimlerden hem tanı hem de tedavide yararlanılabilir.
Safra kesesi taşı hastaları sağlıkkuruluşlarına tipik olarak yağlı ve baharatlı bir öğünü takiben ortaya çıkansağ üst bölgedeki karın ağrısı ile başvururlar. Bu şikayetlerine bulantı vekusma eşlik edebilir.
Hekimler tarafından gerçekleştirilenfizik muayenede hastanın nefes alması esnasında sağ üst karın bölgesine derinpalpasyon (parmakların o bölgeye bastırılması) yapılması ile kişide tipik safrakesesi ağrısı oluşması tanısal öneme sahiptir. Kişide sarılık bulgularınınmevcut olması ortak safra kanalının taşa bağlı olarak tıkanmasına işaret ediyorolabilir.
Safra kesesi taşlarına tanısalyaklaşımda ilk olarak başvurulan tetkik ultrasonografidir. Bu radyolojik tanıyöntemi ile 2 mm küçüklükteki taşların bile tespiti sağlanabilir. Safrakesesinin duvarında kalınlaşma tespit edilmesi ve çevresinde sıvı varlığınıngörülmesi gibi bulgular kişide safra kesesi iltihabı olduğunu gösterenbelirtilerdir.
Çok küçük olup ultrasonografi iletespit edilemeyen taşlar için endoskopik ultrasonografi işlemi ile tanıkonulabilir. Bu işlemde ince ve esnek endoskop ağızdan girilerek sindirimsistemi içerisinde ilerletilir ve ses dalgaları vasıtası ile küçük taşlarıngörüntülenmesi sağlanır.
Ortak safra kanalındaki bir taştanşüphelenilmesi halinde manyetik rezonans kolanjiopankreatografi (MRCP) adıverilen görüntüleme yönteminden faydalanılabilir. Bu işlem ile ortak kanaldakitaşın tespit edilmesi halinde endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) adı verilen işleme geçilir. ERCP işlemi sırasında taşlarınçıkarılması da gerçekleştirilebilir.
Safra kesesi ameliyatı ve taş tedavisi nasıldır?
Hastalığın ve komplikasyonlarınıntedavilerinde çeşitli yöntemler kullanılır. En sık kullanılan yöntemlaparoskopik ameliyatlardır. Safra kesesi ameliyatlarının %5’ten daha azı açıkameliyat ile gerçekleşir. Açık ameliyat yapılmasının en önemli sebebi karıniçerisinde önceden geçirilmiş ataklar ya da ameliyatlara bağlı oluşmuşyapışıklıklardır. ERCP ve PTK gerekli olan durumlarda kullanılan diğer tedaviyöntemleridir.
Safra kesesi taşı tedavisi içinsafra kesesinin alınması işlemi kolesistektomi olarak isimlendirilir. Altınstandart kolesistektomi yaklaşımı ise laparoskopik ameliyatlardır. Çeşitlinedenlerle ameliyatın laparoskopik olarak gerçekleştirilmemesi halinde açıkameliyat yöntemi tercih edilebilir. Cerrahi işlem sırasında kesenin bırakılaraksadece taşların alınması günümüzde akılcı bir yaklaşım olarak kabul görür.Bunun sebebi hastalarda yaklaşık 1 yıl içerisinde tekrar taşların meydanagelmesi ve komplikasyon oluşma riskidir.
Genel anestezi altındagerçekleştirilen laparoskopik kolesistektomi ameliyatında operatör hekimhastanın karın bölgesinde 3-4 adet insizyon (kesi) gerçekleştirir. Bu insizyonbölgelerinden küçük ve ışıklı ameliyat aletleri hastanın karın boşluğununiçerisine sokulur ve safra kesesinin çıkarılması sağlanır. Hastalar ameliyatsonrasında bir süre gözlenir ve istenmeyen bir durumla karşılaşılmaması halindegenellikle aynı gün veya operasyon sonrası günde taburcu edebilirler.
Laparoskopik kolesistektomiameliyatı olan kişilerde ishal gelişmesi normal kabul edilir. Bu durum ameliyatsonrasında, kişilerde safranın direkt olarak karaciğerden ince bağırsağageçişinden kaynaklanır. Konsantre forma geçemeyen safra bağırsaklarda laksatifetki gösterir ve dışkının sulu hale gelmesine neden olur. Bu durumun üstesindengelmede atılacak en önemli adımlardan biri öğünler ile birlikte yağ içeriğiyüksek gıdaların tüketiminden kaçınmaktır.
Cerrahi dışında medikal tedavi velitotripsi adı verilen yöntem ile de safra kesesi taşlarına müdahaleedilebilir. Medikal tedavi günümüz şartlarında gelişen ameliyathane ve prosedürşartları nedeniyle tercih edilir. Opere olması olanaksız olan kişilerdeözellikle kolesterol kaynaklı oluşan taşlarda ursodiol etken maddeliilaçlara başvurulabilir. Bu ilaçların kullanımında günde 2 ile 4 kez değişendozlarda alınması, safra kesesi taşlarını geçirmelelerinin yılları bulabilmesive tedavinin sonlandırılmasını takiben hastalarda tekrar taş oluşumunungözlenmesi gibi problemlerle karşılaşılabilir.
Litotripsi ameliyat dışı safrakesesi taşı tedavisinde başvurulabilen bir diğer yöntemdir. Bu uygulamadakişiye şok dalgaları verilerek taşlarının daha küçük parçalara ayrılmasısağlanır.
Safra kesesi taşı gelişiminden vetaşa bağlı olumsuz etkilerden korunmak adına hekimlerin bilgisi ve önerisidahilinde yapılabilecek bir takım beslenme değişiklikleri mevcuttur:
Kahve safra kesesi taşı ve diğerhastalıklarına karşı koruyucu etki gösterebilir ancak yüksek düzeyde kafeiniçeren içeceklerden, yüksek yağlı süt ürünlerinden ve şeker içeriği yüksektatlı gıdalardan diyare (ishal) yapıcı etkileri nedeniyle uzak durulmasıönerilir.
Sindirimi kolaylaştırmak adınaöğünleri küçülterek beslenmek ve günlük en az 6-8 bardak su tüketmekyapılabilecek diğer beslenme uygulamaları arasında yer alır.
Safra kesesi taşı veya gelişme riskibulunan kişiler kilo verirken yavaş kilo verme yöntemlerini seçmesi önerilir.Hızlı şekilde kilo vermek hem safra kesesi taşı gelişimine hem de diğer sağlıkproblemlerine neden olabileceği için dikkatli olunmalıdır.
Yağ bezesi nedir?
Vücuttaki yağ birikimlerinin derialtında yerleşerek bir kapsül şeklinde sarılması, lipom adı da verilen yağbezelerinin oluşumu ile sonuçlanır. Basit bir tümör şekli olarak danitelendirilebilen bu bezeler, genellikle iyi huyludur ve görüntü açısından kişilerirahatsız etmesi haricinde herhangi bir sağlık sorununa neden olmaz. Vücudun tümbölgelerinde yağ bezesi görülebileceği gibi en yaygın olarak yüz, omuzlar, saçderisi, genital bölge, boyun ve sırt bölgesinde oluşur. Birçoğu yumuşak biryapıya sahiptir ve üzerine elle bastırıldığında hareket ediyormuş gibi bir hisverir. Bunun sebebi deri ile tamamen bütünleşik yapıda olmamalarıdır. Yağbezeleri her yaştan insanda görülebilecek bir sorun olmakla birlikte çocuklardaoldukça seyrek görülür. Genellikle ağrıya neden olmazlar. Bu tip bezelerdesonradan ağrı oluşması, genellikle yağ bezesinin tıbbi açıdan müdahalegerektirdiğini işaret eden bir durumdur. Tüm hücreler gibi zamanla büyüyüpçoğalan yağ hücreleri, bazı durumlarda yağ bezelerinin boyutlarının kontroldençıkmasına ve aşırı büyümesine yol açabilir. Bu durumlarda cerrahi operasyonlaryardımıyla büyüyen yağ bezelerinin çıkartılması gerekir.
Yağ bezelerinin oluşumnedeni tam olarak bilinmemektedir. Fakat oluşma ihtimalini arttırdığı bilinenbazı hususlar mevcuttur. Yağ bezesi oluşumuna zemin hazırlayan faktörlerdenbazıları şunlardır:
Gözle görülebilen yağbezeleri, hekimler tarafından yalnızca fiziksel muayene ile tespit edilebilir.Yağ kistleri genellikle yuvarlak bir yapıya sahip, ortasında bir nokta bulunanve etrafı hafif kızarık görünümdedir. Yağ bezesinin birçok türünde deri altındabulunan yağ kitlesi elle bastırıldığında yer değiştirir. Kolaylıkla hareketetmeyen sabit yapıda bir şişlik olması farklı bir hastalığı işaret ediyorolabilir. Oluştuğu bölgeye göre değişebilmekle birlikte lipomlar genellikleyumuşak bir yapıya sahiptir ve elle muayene esnasında bastırıldığında şekildeğişikliğine uğrayabilirler. Daha büyük ve sert yapılı yağ bezelerininteşhisinde benzer görünümlü farklı hastalıklarla karıştırılmaması açısındanultrasonografik görüntüleme ile tanı desteklenebilir.
Yağ bezelerinin neredeyse%99’luk bir kısmı iyi huyludur ve kanserleşme eğilimi göstermezler. Fakatözellikle yüz ve boyun gibi vücudun gözle görülür kısımlarında bulunan yağbezeleri estetik anlamda hoş gözükmediği için hastalarda rahatsızlığa yol açar.Buna ek olarak sırt bölgesinde oluşan yağ dokusu tümörleri sağlık açısındanherhangi bir risk teşkil etmese de, arkaya yaslanma, sırt çantası kullanma gibidurumlarda baskı altında kalması nedeniyle ağrıya yol açabilir. Bazı yağbezelerinde alınan darbeler sonucunda veya kendiliğinden enfeksiyongelişebilir, buna bağlı olarak ağrı, kızarıklık, akıntı ve ateş gibi semptomlargörülebilir. Tüm bu durumlarda yağ bezesi aldırma işlemi olarak da bilinenbasit bir cerrahi operasyon yardımıyla bezeler çıkartılmalıdır. Bu operasyonlokal anestezi altında yapılır, genellikle yarım saatten daha kısa bir süreiçerisinde tamamlanır. Hastanede kalmayı gerektirmez, hastalar aynı gün taburcuolabilir ve ertesi gün günlük yaşamlarına dönebilir.
Yağ bezelerinin estetikgörüntü veya sağlık açısından bireyde herhangi bir rahatsızlığa neden olmadığıdurumlarda alınmaları gerekmeyebilir. Fakat çok nadir de olsa bu kitlelerinkötü huylu olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle kanserleşmeşüphesi bulunduran veya hızlı bir büyüme eğiliminde olan kitleler için bazıdurumlarda biyopsi ile örnek alınabilir. Bu örneğin patolojik incelemesiyapılarak kitlenin iyi huylu mu yoksa kötü huylu mu olduğu tespit edilebilir vesonraki tedavi süreci bu sonuca göre planlanabilir. Eğer siz de vücudunuzunherhangi bir bölgesinde yağ bezesine sahipseniz ve yağ bezesi nasıl geçer diyemerak ediyorsanız bir sağlık kuruluşuna başvurarak doktor kontrolündengeçebilir, sizi rahatsız eden yağ bezelerinden kurtulabilirsiniz.
Artroskopi
Artroskopi kapalı bir ameliyat şekliolup, ameliyathanede anestezi altında, steril koşullarda uygulanan birişlemdir. Anestezi; hastanın akciğerlere verilen gazlarla tam uyutulmasındaolduğu gibi genel anestezi şeklinde yadaameliyat edilecek bölgenin uyuşturulmasında olduğu gibi lokal anestezi şeklinde olabilir. Her türlüanestezi şeklinde de hasta hiç ağrı duymaz. Lokal anestezi uygulanan olgulardaeğer hasta isterse monitörden ameliyatını izleyebilir.
Hastanın, ameliyattan önce rutin tetkikleriyapılarak ameliyata engel bir hali olup olmadığı, kendisi için ne tür biranestezinin uygun olduğu değerlendirilir. Mide içeriğinin boşalması içinyaklaşık altı saatlik bir açlık süresinden sonra servis yatağında ameliyathanekıyafetleri giydirilir ve sakinleştirici bir iğne yapıldıktan sonraameliyathaneye alınır. Ameliyat edilecek eklem, tüylerden arındırıldıktan sonraiyice yıkanıp temizlenir ve steril su geçirmez örtülerle örtülür.
Artroskopinin uygulanacağı ekleme veyapılacak cerrahi müdahaleye göre, cillte 4-5 mm. lik kesiler yapılır ve budeliklerden skop bir kanül içerisinden ilerletilerek eklem içine sokulur.Eklem, kanül içinden gönderilen özel sıvılarla basınçlı olarak şişirilir. Buesnada monitörde eklemin içi görünür hale gelir ve belli bir sıra dahilindeeklemin içindeki tüm yapılar özel aletlerle tek tek kontrol edilerek birpatoloji olup olmadığı tespit edilir. Eğer bir patoloji tespit edilmişse onayönelik işlemler uygulanır. Eklemin basınçlı olarak sıvı ileşişirilmesinin amacı, dar olan eklem aralığının genişletilmesi ve daha rahatgörüntüleme ve cerrahi uygulama yapılmasını sağlamaktır. Aynı zamandaeklem içerisindeki kesilmiş, aşınmış doku parçaları da bu basınçlı sıvıaracılığıyla eklem dışına alınmaktadır. Bu yüzden monitördeki görüntügenellikle onlarca metre denizin altında çekilmiş video görüntülerine benzer.
Artroskopi işlemi tamamlandıktan sonra,eklemde fazla kanama ve ağrı olmaması için eklem içerisine özel hazırlanmışilaçlar uygulanır. Gerekli olan olgularda eklem içinde kan birikmemesi içindren konulur. Kesi yerleri estetik olarak tek bir dikişle yada görünmezdikişlerle kapatılır, buz uygulaması yapılıp, hasta anesteziden uyandırıldıktansonra servisteki odasına alınır.
Artroskopi AçıkAmeliyatlara Oranla Tedaviyi Kısaltıyor
Yıllar içinde, yapılanaraştırmalarda artroskopik uygulamaların sonuçlarının açık yapılan cerrahiyekıyasla çok üstün olduğu ortaya çıktı. Hastalıktan iyileşme süresi vekomplikasyonlar ciddi oranda azaldı. Diz ekleminden sonra diğer eklemlerde de artroskopiuygulanmaya başlandı. Omuz, ayak bileği, dirsek, el bileği ve kalça gibieklemlere önce tanısal amaçlı, sonraları girişimsel yani tedavi amaçlı olarakartroskopi uygulamaları yapıldı.
Yıllar geçtikçe de; daha farklı veüstün görüntüleme yöntemleri ve daha iyi tedavi metodları ortaya çıkacaktır.Modern teknolojinin de yardımıyla, eklem içi patolojilerinin çoğunda endoskopiktedavi mümkün olacaktır.
Son çeyrek yüzyılda, başta diz eklemiolmak üzere birçok eklemde, tanı amaçlı ve cerrahi tedavi amaçlı olarak yapılangirişimlerde artroskopi çok popüler bir hale gelmiştir. Bunda artroskopininaçık cerrahiye göre birçok üstünlük ve avantajının büyük rolü vardır. İşlemlereklemlere açılan 4-5 mm.lik deliklerden uygulandığı ve eklem kesilerekaçılmadığı için ameliyat sonrası dönemde ağrı çok azdır ve iyileşme süresi çokkısa olmaktadır.
Artroskopinin AvantajlarıNelerdir?
ArtroskopininUygulandığı Hastalıklar:
Artroskopi günümüzde birçok eklem içihastalığın teşhis ve tedavisinde uygulanabilmektedir.
Diz ekleminde;
Omuz ekleminde;
El bileğinde;
Ayak bileği, kalça ve dirsek eklemlerinde de benzer lezyonların teşhisve tedavisi sayılabilir.
Ayak Başparmak Çıkıntısı ( HalluksValgus )
Ayak şekil bozuklukları içerisindedüztabanlıktan sonra en yaygın görülen şekil bozukluğu, ayak başparmağınınşekil bozukluğudur. Hafif şekillerinde, görünüm problemi dışında soruna yolaçmaz. Ancak ileri formlarında ağrı ve ayakkabı giymekte zorlanma gibi ciddişikâyetlere yol açar. Yürümeyi engelleyebilir, çirkin bir ayak yapısıgösterebilir.
Şekil Bozukluğu NedenOlur?
Tıpta Halluks Valgus deformitesi olarakadlandırılan, ayak başparmağının şekil bozukluğu genellikle ucu dar ayakkabı,ayağa uygun olmayan ayakkabı giyme, genetik sebepler ve ayak yapısı gibisebeplerle ortaya çıkar. Bazen adolesan çağda, ergenlik çağında başlar.Genellikle 25-40 yaş arası ve sıklıkla bayanlarda görülür. Ağrıya ve ayakkabı giymeyeengel olmaya yol açmıyorsa bu şekil bozukluğuna katlanılabilir. Ancak sıkı veucu dar ayakkabı giymeye devam edilirse sıklıkla ağrılı şişlik ve artmış şekilbozukluğu oluşur. Ayak ön kısmının geniş olması (taraklı ayak yapısı) vedüztabanlığın bu şekil bozukluğunu artırıcı etkisi vardır.
Ameliyata HangiDurumlarda Gerek Görülür?
Hafif şekil bozukluklarında ayakkabıkurallarına uyma, parmak arası makara ve koruyucu petlerle ağrısız ayak eldeetmek mümkündür. Ancak şekil bozukluğunu ameliyatsız düzeltmek mümkün değildir.İleri şekil bozukluğu olanlar, ağrılı olanlar, uzun yürümelerde zorluk çekenlerve ayakkabı – ayak şekil bozukluğundan rahatsız olanlar da ameliyatla tedaviedilmelidir.
Ayak başparmak şekil bozuklukameliyatlarına karar vermek için ayağın yere basar pozisyonda 2 yönlü röntgenfilmi çekilir. Ayaktaki bozukluğun ayağın neresinde olduğu, açısal sapmalarınmiktarı belirlenir. Bu şekil bozukluğunun farklı ameliyat tipleri vardır.Bozukluğun derecesine göre bu ameliyat tiplerinden hangisinin tercih edileceğibelirlenir.
Ameliyat Sonrası SüreçNasıl İşler?
Ameliyat süresi yaklaşık 45-90 dakikakadardır. Ameliyat sonrası ayağa kısa bir alçı, bandaj veya breys uygulanır.Cilt altı dikiş uygulanarak, steril malzeme ile kapatılan ameliyat sahası nadirenpansuman gerektirir. Özel ayakkabılar veya sadece topuğa basarak yürümeye 3-4günde izin verilir. Ağrı kesici dışında nadiren ilaç kullanımı gerekir.Hastanın medikal durumuna göre bazen kan sulandırıcı, 3-7 gün arası antibiyotikverilebilir.
4 haftalık süre sonunda röntgen filmiçekilerek, alçı veya breys çıkarılır. Ayak başparmağına sıcak suda egzersizlerverilir. Ayağa tam basmaya izin verilir. Ancak ayağın yürümenin itme fazında,başparmağın zorlanmamasına 4 hafta kadar daha dikkat edilmesi gerekir. Ayakameliyatlarından sonra doku ödemi geç çözüldüğünden, 3-6 aya kadar ayakta hafifşişme beklenebilir. Ancak ağrısız, daha düzgün ayak elde edilir.
Ameliyat SonrasındaHastalar Nelere Dikkat Etmelidir?
İlk 3-4 gün tuvalet ve yemek ihtiyacıiçin kalkmaya izin verilir. Ayakta şişmeyi engellemek için bu sürede ayak, kalpseviyesinden yukarda tutulmaya çalışılır. 3-4 günden sonra topuğa basarakyürümeye izin verilirken, ayak ön tarafına yük verilmesine 4 hafta izinverilmez. Bu ameliyatlarda kemik ameliyatı yapıldığından, kemiğin kaynamasıiçin gerekli sürede kemiğin ameliyat edilen bölgesine ağırlığın gelmemesigereklidir. Yeterli kaynamadan sonra tam olarak basmaya izin verilir. Bu durumgenellikle 4-6 haftayı geçmez.
Şekil bozukluğunda ayağın bozulan kısmıve miktarına göre farklı ameliyatlar yapılır. Ameliyatın tipi ameliyat öncesifilm, muayene ve gerekirse ek incelemelerle belirlenir. Sadece estetikkaygılarla, şişliği alma ameliyatları bazen hastaların tercihi, bazen dedoktorların tercihi olarak uygulanabilmektedir. Sadece şişliği alma sonrasışekil bozukluğunun tekrarlaması kaçınılmazdır. Estetik kaygılarla yapılanişlemler dışında bu ameliyatlardan sonra nüks, yani şekil bozukluğununtekrarlaması beklenen bir durum değildir.
Tedavi sonrası genellikle ağrısız, dahadüzgün, yürümede sorun yaratmayan ayaklar elde edilmektedir. Hasta memnuniyetibu ameliyatlardan sonra, 4-6 ayın sonunda genellikle % 60-90 arasıdır.
Boyun düzleşmesi nedir?
Omurgayı oluşturan 33 omurun yedisi boyun bölgesinde bulunur. Omurgasağlıklı bir insanda düz değil kıvrımlı bir yapıdadır. Bel ve boyunbölgesindeki omurlar hafif oyuklar, sırt ve kalça bölgesindeki omurlar isetümsekler oluşturacak şekilde sıralanmıştır. Bu oyuklara tıp dilinde lordoz,çıkıntılara ise kifoz denir. Örneğin, bir insanın beli olması gerekenden dahaçukur olursa lordoz, sırtı ise daha çıkıntılı olursa kifoz olarak adlandırılır.Servikal lordoz boyunun normal kıvrımını ifade eden bir terimdir. Servikallordoz düzleşmesinde bu hafif “C” şeklinde olan kıvrım düzleşir, hatta dahaileri vakalarda ters yöne doğru çıkıntı (servikal kifoz) oluşturabilir.
Boyun düzleşmesi belirtileri nelerdir?
Boyun düzleşmesinin en sık görülen belirtisi kas ağrısıdır. Omurganızanormal bir şekilde kıvrıldığında, kaslarınız farklı yönlerde çekilerekkasılmaya veya spazmlar yaşamaya başlar. Servikal lordozunuz varsa, bu ağrıboynunuza, omuzlarınıza hatta belinize kadar uzanabilir. Düz bir yüzeydeyatarak boynunuzun eğrisi ile sırtınızla yer arasında çok fazla boşluk olupolmadığını kontrol ederek boyun düzleşmesi belirtisini kendiniz kontroledebilirsiniz.
Boyun düzleşmesi belirtileri her insanda aynı şekilde kendinigöstermeyebilir. Boyundaki doğal kıvrımı kaybetmek, boyun ağrısı, baş ağrısı vediğer sorunların olasılığını artırırken servikal lordoz düzleşmesi olanherkes bu semptomları yaşamaz. Bazı hastalar ise hiçbir belirti vermez. Bununlaberaber bazı insanlar ağrı yaşamasa da, fiziksel aktiviteler yaparken zorlandıklarınıfark etmeye başlayabilir.
Herhangi bir aktif semptomunuz olmasa bile, anormal bir boyun eğriliğinidikkate almamak sizi bir kazada, kaymada veya düşmede, sakatlanmaya daha yatkınhale getirebilir. Omurgası güçlü bir insanı rahatsız etmeyecek bir koşul, bozukduruşlu bir insanda uzun vadeli hasara yol açabilir.
Boyun haricinde aşağıda sayılan semptomlardan birini yaşıyorsanız,doktorunuza danışmanızda fayda vardır:
Bunlar, sıkışmış bir sinir gibi daha ciddi bir durumun belirtileriolabilir.
Boyun düzleşmesinin nedenleri nelerdir?
Boyun düzleşmesinin en yaygın nedeni, uyanıkken veya uyurken uzun sürebozuk bir duruşta kalmaktır. Bozuk duruş, meslek koşullarından, tekrarlayanhareketlerden veya cep telefonu ya da bilgisayara uzun süre bakmaktankaynaklanabilir. Bununla birlikte, boyun düzleşmesinin diğer olası nedenleriaşağıda sıralanmıştır:
Boyun düzleşmesi nasıl teşhis edilir?
Boyun düzleşmesi teşhisinde doktorunuz önce tıbbi geçmişinizi alacak vesizi fiziksel bir muayeneden geçirecektir. Ayrıca gerekli gördüğü takdirdetanısını doğrulamak için çeşitli görüntüleme tetkikleri isteyebilir. Bu testleraşağıda sıralanmıştır:
Boyun düzleşmesi nasıl tedavi edilir?
Belirtilerinize yanlış bir duruş neden oluyorsa, ilaç ve kimyasallarınkullanımı sadece semptomlarınızı yatıştırmada işe yarar. Boyun düzleşmesi çoğuzaman mekanik bir problemdir ve ancak vücudun doğal duruşunu eski halinegetirmek, sinirler, kaslar ve diskler üzerindeki yükü azaltır.
Fizik tedavi, boyunluk ve hafif ağrı kesiciler genellikle boyun eğrisiomuriliğe basmadığı sürece tedavi için tercih edilir. Servikal lordozdüzleşmesi artık kifoza ilerleyip omuriliğe baskı yapmaya başlarsa bu durumdacerrahi müdahale gerekebilir ancak bu çok nadir gözlenir ve ameliyat sonseçenek olarak tercih edilir. Servikal kifoz için en sık uygulanan cerrahispinal füzyondur.
Bağımsız bir tedavi olarak veya ameliyattan sonra verilen fizik tedavi,kasları kuvvetlendirmek için servikal lateral fleksiyon, servikal fleksiyon veekstansiyon veya servikal rotasyon gibi spesifik boyun egzersizleriniiçerebilir. Fizyoterapist ayrıca boynun hafifçe uzadığı boyun çekişini degerçekleştirebilir.
Evde uygulayacağınız tedavilerde doktorunuz veya fizyoterapistaşağıdakileri yapmanızı önerebilir:
Buerger hastalığı nedir?
Buerger hastalığı, kol ve bacaklardaki atardamarlarda ve toplardamarlardagörülen nadir bir hastalıktır. Bilimsel olarak tromboangiitis obliteransolarak da adlandırılan Buerger hastalığında kandamarları iltihaplanır, şişer ve kan pıhtılarının oluşumu nedeniyledamar tıkanıklıkları gelişir. Bu durum bir süre sonra cilt dokularına zararverir, yok eder ve ilerleyen zamanlarda enfeksiyon ile kangrene kadar ilerleyebilenciddi komplikasyonlara yol açar. Buerger hastalığı öncelikli olarak ellerde veayaklarda ortaya çıkar. Daha sonra kollara, bacaklara hatta daha genişalanlara yayılabilir. Yapılan araştırmalar bu hastalığa sahip olan hastalarıntümünün tütün ürünleri kullandığını ortaya koymuştur. Bu nedenle hastalığınönlenebilmesinin veya tedavi edilebilmesinin en önemli ön koşulu tütünürünlerinin kullanımını bırakmaktır. Hasta bireylerin tütün kullanmaya devametmeleri halinde bir uzvun veya tamamının amputasyonu gerekli olabilir.Amputasyon yapılmadığı durumlarda hastalık daha geniş alanlara yayılarak çokdaha ciddi durumlara yol açabilir. Sonuç olarak daha büyük çaplı amputasyonlarıgerekli kılabilir ve hatta yaşamı tehdit edebilir. Hastalık tüm yaş veyaırk gruplarını etkiler. Bunun yanında 40-45 yaş arası Asyalı veya Orta Doğuluerkeklerde görülme olasılığı diğer yaş gruplarına ve coğrafi bölgelereoranla daha yüksektir.
Buerger hastalığı belirtileri nelerdir?
Buerger hastalığının hemen hemen tüm hastalarda ortak olarak görülenkarakteristik belirtileri mevcuttur. Genellikle hastalığın ilk belirtisiel ve ayaklardan kollara ve bacaklara yayılan ağrılardır. Başlardadaha hafif olan ağrı hastalığın ilerlemesiyle birlikte şiddetlenir. Ağrılaryürürken topallamaya neden olabilir ve dinlenirken yoğunluğu daha çokhissedilir. Hastaların stresli zamanlarında veya üşüdüklerinde ise ağrıdayanılmaz bir hal alabilir. Tüm bunların yanında el ve ayaklarda birtakımdeğişiklikler de meydana gelir. Bu değişiklikler;
El ve ayaklardaki belirtilerin yanında el ve ayak parmaklarında ağrılı veaçık yaralar oluşabilir. Parmaklar üşüdüğünde solgunlaşır ve derinin hemenaltındaki damarlarda şişlikler meydana gelir. Bu durum çoğunlukla kandamarındaki bir pıhtıya işaret eder. Kan damarlarında ciddi sorunlara yol açanBuerger hastalığı güç ve kuvvet kaybına da yol açar. Hasta bireyler zamanlaeklemlerini istedikleri gibi hareket ettiremezler ve hareket kısıtı ortayaçıkar. Ortaya çıkan bu kısıtın sebebi de kan akışının artık eklemlerdeazalmasıdır. Bu aşamadan sonra acil tedavi gerekir ve tedavinin geciktirilmesi amputasyonayol açabilir.
Buerger hastalığı hastalığı nedenleri nelerdir?
Hastalığın kesin nedeni bilinmemekle birlikte tütün kullanımının Buergerhastalığını tetiklediği bilinmektedir. Ancak bilimsel olarak tütünün hangikomplikasyonlardan dolayı buna neden olduğu bilinmemektedir. En yaygın görüş,tütün içindeki kimyasalların kan damarlarının iç yüzeyini tahriş ederekşişmelerine neden olması ile iltihaplanma ve pıhtılara yol açmasıdır. Bazıuzmanlar ise hastalığa genetik bir yatkınlığın neden olabileceğinidüşünmektedirler. Hastalığın, vücudun bağışıklık sisteminin yanlışlıklasağlıklı dokulara saldırarak otoimmün tepkilerden dolayı kaynaklandığı görüşüde yaygındır. Sigara kullanmanın yanında puro, çiğneme tütün ve nargile deolmak üzere pasif içicilik de hastalığı tetikleyebilir. Günde yarım pakettenfazla sigara kullananlarda risk oranı daha yüksektir. Sigara içmenin yaygınolduğu Akdeniz, Orta Doğu ve Asya bölgelerinde Buerger hastalığı yoğun olarakgörülür. Ayrıca kronik diş eti hastalıkları ve iltihaplanmaları bu hastalık ileilişkilendirilir. Ancak kesin nedeni henüz belli değildir. Ayrıca kadınlaraoranla erkeklerde Buerger hastalığı daha fazla görülür. Bu erkeklerinkadınlardan daha çok sigara kullanmasına bağlanabilir.
Buerger hastalığı tanısı nasıl konulur?
Buerger hastalığını doğrudan teşhis edecek spesifik bir test henüzbulunamamıştır. Genel olarak doktorlar diğer olasılıkları ortadan kaldırmak vebu hastalığı teşhis etmek amacıyla birtakım testlere başvurur. Bu testlerin enyaygınları arasında kan testleri vardır. Belirli maddelerin kandakimiktarlarına bakılarak Buerger hastalığı ile benzer belirtiler gösterendiğer hastalıklar ekarte edilir. Skleroderma ve lupus gibi otoimmünhastalıklar, kan pıhtılaşması sorunları ve diyabet gibi hastalıklarındışlanması kan testleri ile mümkündür. Kan testleri dışında “AllenTesti” olarak adlandırılan ve kan akışının kontrolü için kullanılan basitbir dizi test yapılır. Doktor bunu uygularken hastanın yumruğunu sıkmasınıister ve ele kan akışını sağlayan damarlara baskı uygular. Daha sonra hastanınyumruğu açılır ve doktor, atardamar ile diğer damarlar üzerindeki basıncıkaldırır. El renginin ne kadar sürede normale döndüğü Buerger hastalığıkonusunda fikir verebilir. Anjiyogram, arterlerin durumunu görmekte doktorayardımcı olur. Anjiyogramın MRI veya BT ile birlikte kullanılması, damarlarınüç boyutlu bir görüntüsün elde edilmesini sağlar. Bunun dışında atardamariçerisine bir kateter yerleştirilerek de damarların görüntüsü elde edilebilir.Damarların görüntüsünün incelenmesiyle herhangi bir arter tıkanıklığı veyaanormallik kolaylıkla tespit edilebilir. Buerger hastalığı her zaman bütünuzuvlara aynı anda yayılmaz. Ancak bu testler hastalığın erken evrelerde teşhisedilmesinde faydalıdır. Erken evrelerde teşhis edilebilen hastalığıntedavisinin başarılı olmasının oranı daha yüksektir.
Buerger hastalığı tedavi yöntemleri nelerdir?
Sigara ve tütün ürünlerini bırakmak Buerger hastalığının ilerlemesininönüne geçer. Direkt olarak bir tedavi yöntemi değildir ancak hastalığınınilerlemesinin yavaşlatılması uygulanacak tedavilerin daha başarılı olmasınısağlar. Günde içilebilecek birkaç sigara bile hastalığın ilerlemesine nedenolur. Bunun dışında hastalığın tedavisi için farklı birkaç yaklaşım dahamevcuttur. Kan damarlarının genişlemesini, kan akışının iyileştirilmesini vekan pıhtılarının ortadan kaldırılmasını sağlayacak ilaçların kullanımıönerilir. Kollarda ve bacaklarda kan akışını arttırmak için aralıklı olarakkollar ve bacaklar sıkıştırılabilir. Eğer enfeksiyon çok yayılmış ve eklemlerekan akışı durmuşsa ampütasyon veya koşullara göre sinir ameliyatı dauygulanabilir. Ampütasyonun yapılmadığı durumlarda ağrılar dayanılmaz olabilirve kangren diğer bölgelere yayılabilir. Bu da ilerleyen safhalarda daha büyükuzuvların kaybına yol açar. Kan damarlarının büyümesini sağlayan ve yeni yenikullanılan ilaçlar da hastalığın tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Yapılanaraştırmalar Buerger hastalığı olan bazı bireylerde bu ilaçların faydalıolduğunu göstermiştir. Ayrıca kan damarlarına takılan ince bir kateter ile kanakışının yeniden sağlanması denenebilir. Bununla birlikte, endovasküler tedaviadı verilen bir prosedür uygulanabilir. Ancak her iki tedavide geçmişte çokfazla olumlu sonuç vermediğinden tercih edilmemektedir.
Buerger hastalığının en iyi tedavisi önleyici olarak tütün ürünlerininkullanımının bırakılmasıdır.
Diz Ekleminde Kireçlenme ( DizOsteoartriti )
Diz kireçlenmesi, diz eklemi vekıkırdağındaki aşınma sonucu oluşur ve en sık görülen eklem kireçlenmesidir.Kireçlenmelerde kıkırdakla beraber menüsküslerde yırtıklar ve kemikçıkıntıların oluşumu da genellikle birlikte olur. Kireçlenen dizde ağrı başlar,zaman içinde eklem hareketleri kısıtlanır ve kireçlenme ilerledikçe bacaklareğrilmeye başlar.
Diz KireçlenmesiBelirtileri
Eklemlerde ağrı ve tutukluk, hastalığınilk belirtisidir. Hastalık bazen hiçbir belirti vermeden ilerleyebilir, bazende belirtiler olmasına rağmen röntgen filmleri normal olabilir. Hastalıkilerledikçe eklem hareketleri kısıtlanır, yürümek ve merdiven inip çıkmakzorlaşır. Bazen topallama olabilir. Eklemin düzeni bozulur, bacaklardaeğilmeler olabilir.
Hastalarda en sık karşılaşılanyakınmalar eklem ağrısı, takılma, sabah tutukluğu, zaman zaman dizde şişme veyol yürüme mesafesinde kısalmadır. Yakınmaların süresi genellikle uzun yıllarayayılmakla birlikte ağrı şiddetinde ani artışlar gözlenebilir.
Tedaviseçenekleri:
Diz Protezi
Diz protezi, kıkırdağın aşındığı veyadiğer hastalıklara bağlı diz ekleminin bozulduğu durumlarda uygulanan düzelticibir ameliyat türüdür. Kıkırdağın bozulmuş olan kısımları, altındakikemiğin bir kısmı da içine alınarak çıkarılır, diz ekleminin normal eksenisağlanarak çeşitli metallerden oluşan protez ekleme yerleştirilir. Protez ikimetal parçadan ve aralarında yer alan bir plastik parçadan oluşur. Böylecenormal diz eklem hareketlerini taklit eden metal bir eklem elde edilir.
Diz protezi kimlereuygulanabilir?
Diz protezinin temel gerekliliğiağrıdır. Genellikle ağrı nedeniyle hastalarda günlük işlevlerde kısıtlılık, dizhareketlerinde azalma, yürüme ve merdiven inip çıkma sırasında zorluklar ortayaçıkar. Öncelikle ağrının nedeni araştırılır ve ameliyat dışı tedavilerle ağrıve işlev kısıtlılığı giderilmeye çalışılır.Tüm yöntemler denendikten sonrayanıt alınamıyorsa protez ameliyatı gerekebilir.
Diz eklem kıkırdağının bozulduğu, sebebibilinmeyen osteoartrit (kireçlenme) durumlarında, yine kıkırdak aşınmasına yolaçan eklem içi kırıklar, şekil bozukluklarına bağlı diz eklem eksenininbozulmasına neden olan hastalıklar, romatoid artrit gibi hastalıklar, kemikölümü (osteonekroz) ve diz ekleminde diğer tedavilerle sonuç alınamayan vesüreğen ağrıya yol açan hastalıklarda yapılabilir.
Diz protezi için kilove yaş önemli midir?
Diz protezi zorunlu haller dışında gençhastalara uygulanmamaktadır. Genç hastalardaki diz problemlerinde eklemive kıkırdağını koruyucu diğer yöntemler tercih edilir. 60 yaş üzerindeise diz protezi daha sık kullanılır. Eski yıllarda protez teknolojisihenüz günümüzdeki kadar gelişmemişken, protezin ömrünün yeterince uzun olmamasınedeniyle daha genç yaş grubunda tercih edilmemekteydi. Ancak günümüzteknolojisi insan vücuduyla daha uyumlu, daha dayanıklı, daha uzun ömürlü vedaha fazla harekete olanak tanıyan protezler ürettiği için artık 50’liyaşlardan itibaren gerektiği durumlarda protez kullanılabilmektedir.
Çok ileri yaşlarda da diz protezihastanın ağrısı, günlük hayattaki işlev kaybı ve beklentileri göz önünealınarak yapılabilir. Ancak yaş ilerledikçe ortaya çıkan ek sistemikhastalıklar (şeker hastalığı, kalp yetersizliği, koroner damar hastalıkları,akciğer ve böbrek hastalıkları) ameliyatın risklerini arttırmaktadır. Bunedenle diz protezi ameliyatına karar verildikten sonra hasta detaylıtetkiklerle taramadan (check-up) geçirilerek ek sorunlar belirlenir ve eğer buek sorunlar ameliyat riskini çok ciddi biçimde arttırıyorsa ameliyatın artı veeksileri yeniden gözden geçirilerek karar verilir.
Kilolu hastalarda da yine ek sorunların(şeker, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları) daha fazla görülmesi nedeniyle riskoluşturabilir. Ancak kilolu hastaların diz problemi nedeniyle hareketlerininçok azalması nedeniyle kilo vermeleri zor olduğu gibi, genellikle daha fazlakilo alınmasına da sebep olabilir. Bu nedenle riskler gözden geçirildiktensonra eğer ameliyat olması çok ciddi risk oluşturmuyorsa, kilosu çok da olsadiz protezi yapılarak hastanın ağrısız hareket yeteneğinin arttırılması sağlanmasıhastanın yararına olacaktır.
Diz protezininriskleri nelerdir?
Biraz önce değinildiği gibi dizprotezine aday olan hastalarda yaşla birlikte eşlik eden hastalıklar anestezive cerrahi için riskler oluşturabilir. Diz protezi ameliyatının oluşturduğuriskler ise enfeksiyon (iltihaplanma), toplardamarlarda pıhtı oluşumu veproteze ait mekanik sorunlardır.
Enfeksiyon, iyi ameliyathanekoşullarında ve koruyucu antibiyotik kullanımıyla oldukça düşük oranlardagörülen bir sorundur. Bunun için hastanın vücudunun başka bir yerindeenfeksiyon olmadığından emin olunur, varsa tedavisi yapıldıktan sonra ameliyatplanlanır. Tüm hastalarda ameliyatın hemen öncesinde koruyucu antibiyotikverilerek ameliyat sonrası 1 gün devam ettirilir. Ameliyathane koşulları ve ameliyatekibinin enfeksiyona karşı önlemler alması sağlanır. Tüm bu önlemlere karşıngerek ameliyat sırasında, gerekse sonrasında hastanın vücudunun başka biryerinden mikropların diz eklemine gelerek protezde enfeksiyona yol açmaolasılığı az da olsa vardır.
Toplardamarlarda pıhtı oluşumu özelliklepıhtılaşmaya eğilime yol açan bozuklukları olan hastalarda ve uzun sürelihareketsizlikte görülebilen bir sorundur. Tüm hastalarda ameliyat sonrası 2-4hafta süreyle pıhtılaşmaya engel olan ilaçlar verilerek bu sorundankorunulmaktadır. Ayrıca ameliyattan sonra hızla hastanın hareket etmesi veyürümesi sağlanarak bu sorundan kaçınılmaya çalışılır. Tüm önlemlere karşınbacak toplardamarlarında pıhtı oluşumu ve bu pıhtıdan kopan parçalarınözellikle akciğer damarlarını tıkayarak solunum problemine yol açması az daolsa görülebilen bir sorundur.
Proteze bağlı mekanik sorunlar (protezinçıkması, aşınma, gevşeme) günümüzde daha nadir görülen sorunlardandır.
Bunların dışında yara iyileşmesisorunları, diz hareketlerinin beklendiğinden az olması, herşeyin normalbulunmasına karşın ağrı olması nadiren görülebilen diğer sorunlardandır.
Ameliyat öncesi vesonrası işlemler nelerdir ?
Ameliyat kararı verildikten sonrahastaneye yatış işlemi yapılarak anestezi hazırlıkları yapılır. Ek hastalıklar,kullanılan ilaçlar ve hasta için önemli olduğu düşülen konular hakkındadoktorlara mutlaka bilgi verilmelidir. Kumadin, plavix gibi pıhtılaşmayıönleyici ilaçlar kullanılıyorsa özel bir hazırlık gerektirdiğinden hastaneyeyatmadan önce doktorlar bilgilendirilmelidir.
Genel muayene, kan tetkikleri, kalpelektrokardiyogramı, akciğer grafisi, ameliyat sırasında ve sonrasındagerekecek kan nakli için hazırlıklar yapılır ve anestezi doktorlarının gerekduyması halinde diğer bölümlerden (kardiyoloji, göğüs hastalıkları, dahiliyevs.) konsültasyonlar istenerek hastayı değerlendirmeleri istenir. Tüm buişlemler 1-2 gün, bazı özel durumlarda ve ek gereksinimlerde daha uzunsürebilmektedir.
Hazırlıklar tamamlandıktan sonraameliyat gününden önceki gece saat 12?den sonra hiçbirşey yiyip içilmez veameliyat sabahına aç olarak hazırlanılır. Mutlaka alınması gereken ilaçlar çokaz suyla ameliyat sabahı alınabilir. Ameliyat genellikle bel bölgesindenyapılan iğne ile (epidural-spinal), bazen de genel anestezi ile yapılmaktadır.Anestezi şekline anestezi doktoru karar verir. Anestezi şekli ne olursa olsunağrı hiç duyulmamaktadır. Ayrıca belden anestezi yapılan hastalara uyku haliverilen ilaçlar yapılarak ameliyathane ortamından kaynaklanan rahatsızlık hissiortadan kaldırılmaktadır. Ameliyat genellikle bir saat civarında sürer, ancakameliyathaneden hastanın odasına gelişi, tüm hazırlıklar ve ameliyat sonrasıhastanın tüm hayati bulguları normal olana kadar ameliyathanede takipedildiğinden, birkaç saat sürebilir. Epidural anestezi yapıldığında genelliklehastanın ameliyat sonrası ağrısını kendisinin de düğme aracılığıyla kontroledebildiği bir sistem kurulmaktadır. Bunun dışında da ameliyata bağlı ağrılarilaçlarla giderilir. Ameliyattan sonra pıhtılaşmayı önlemek amacıyla varisçorabı giydirilmektedir.
Ameliyattan sonraki gün hastanın geneldurumu, kan değerleri, tansiyon nabız gibi bulguları normal olduğunda yürüteç(walker) yardımıyla ayağa kaldırılıarak yürütülür. Yürürken ameliyatlı bacağınatam yük vermesi sağlanır. Birkaç kez ayağa kalktıktan sonra hasta, istediğizaman yürüteçle ayağa kalkıp dolaşabilir, tuvalete oturabilir, yemeğinikoltukta oturarak yiyebilir.
Hastaya diz eklem hareketleriniarttırıcı ve kasları güçlendirici egzersizler gösterilerek gün içinde tekraretmesi sağlanır. Genellikle ek fizik tedaviye gerek yoktur.
Ameliyat sonrası 1 gün antibiyotiktedavisi sürdürülür. Pıhtılaşmayı önleyici ilaçlar ise tıbbi engeller olmadığıtaktirde 2-4 hafta süreyle evde devam ettirilir.
Taburcu olduktan sonraneler yapılmalıdır?
Herhangi bir sorun olmadığı taktirdehasta ameliyat sonrası 3. gün taburcu edilir. Evde yürüteçle yürümeye,egzersizleri yapmaya devam eder ve yazılan ilaçlarını kullanır. Yara pansumanı3 günde bir sadece iyotlu ilaçlar (betadin-baticon) kullanılarak steril gazlıbezlerle kapatılarak yapılır. Dikişler alınana kadar yara bölgesine sudeğdirilmemelidir. Aksi söylenmedikçe ameliyattan 21 gün sonra dikişler alınır,varis çorapları çıkarılır. Ameliyattan itibaren 6 hafta sonra ise hastaneyegelinerek muayene, röntgen ve gerekirse kan tetkikleriyle kontrolleri yapılır.Daha sonra ise 3., 6. aylarda ve 1. yıl sonunda tekrar kontrole çağırılır.
Normal kontroller dışında şiddetli ağrı,ateş, yara yerinde akıntı, kötü koku, fazla kızarıklık, bacakta fazla şişlik,nefes alamama gibi durumlarda hemen doktora başvurulmalıdır.
Düşük ayak belirtileri nelerdir?
Hastalar genellikle “yürürkenyalpalıyorum, ayağımı attıra attıra yürüyorum, yürürken ayağım takılıyor, sıksık düşüyorum” gibi şikayetlerle başvururlar. Ayak bileği tam olarakoynatılamadığı için adımlama ve topuğun yere değmesi sorunludur. Parmaklaryerde sürünür. Yürüme ancak kalça ya da diz ekleminin aşırı hareketi sonucugerçekleştirilebilir. Dolayısıyla zamanla bu eklemlere ve diğer sağlam ayağadaha fazla yük bineceğinden postür yani duruş bozuklukları ve diğer sağlamtarafta ağrılar ortaya çıkar. Etkilenen ayakta kas kütlesinin azalmasına bağlıküçülme ve bacak kısalığı izlenebilir.
Düşük ayak sendromununnedenleri başlıca şu başlıklar altında toplanabilir:
Peroneal Sinir Hasarı: Fibulanın baş veya gövde kırıklarında peroneal sinirinsıkışmasıyla, diz ekleminin hasarlanmasında, diz ve kırık ameliyatlarındansonra cerrahi yaralanmalarda peroneal sinirin direkt hasarına bağlı olarakdüşük ayak görülebilir.
Beyin ve Spinal KordHasarı: Bu durumlarda hasar direkt peronealsinirde değil, santral sinir sisteminin daha üst seviyelerindeki bir problemdenkaynaklanmaktadır. İnme geçiren hastalarda tek başına düşük ayak nadirolmakla birlikte görülebilir. Onun haricinde Multiple Skleroz ya da SerebralPalsi gibi hastalıklarda da düşük ayak sendromuna sıklıkla rastlanır. Genetikbir bozukluk olan ve periferik kaslarda ilerleyici sinir ve kas zayıflıklarınıngörüldüğü Charcot Marie Tooth Hastalığı’nda izlenebilir.
Sinirhasarı sıklıkla bel fıtığı olarak bilinen lomber disk hernisine bağlıolarak gelişir. Özellikle L4-L5 arası yani 4. ve 5. bel omurgası arasındakifıtıklarda bu mesafeden çıkan sinirler siyatik sinir ve bacağın arkasında bacakboyunca ilerleyerek peroneal siniri oluşturur. Dolayısıyla tedavi edilmeyen belfıtığı hastalarında düşük ayak görülebilir. Düşük ayak, ani ağrıyla birliktehalk arasında patlamış fıtık olarak tanımlanan ekstrüde disk hernisinin ilkbelirtisi olabilir. İdrar kaçırma, bacaklarda hissedilir şekildegüçsüzlük ve ani düşük ayak birlikteliği acil müdahale gerektiren CaudaEquina Sendromu’nun göstergesi olabilir. Bunların haricinde beyin ya da omurgatümörlerinde de görülebilir.
Kas ve İskelet SistemiBozuklukları: Musküler Distrofi,Amyotrofik Lateral Skleroz ( ALS) gibi uzun süreli, yavaş ilerleyen sinirlerdedemyelinizayon ve kaslarda ileleyici zayıflıkla seyreden hastalıklarda düşükayak görülebilir. Polio virüsünin sinirlere yerleşmesi sonucu gelişençocuk felci hastalığında da sıklıkla görülen bir tutulum bölgesidir.
Düşük ayak tedavi yöntemleri nelerdir?
Tedavi öncelikli olarak sebebeyönelik olarak planlanmaktadır. Ani gelişen düşük ayak olgularında, acilcerrahi müdahalelerle bu durum geri döndürülebilir. Özellikle bel fıtığınabağlı Cauda Equina Sendromu’nda ilk 48 saat içerinde uygulanacak acil cerrahinintüm belirtileri geri çevirdiği bildirilmiştir. Şiddetli ağrıyla birlikte aniidrar kaçırma ve ayağınızda kuvvet kaybı gelişirse ilk 48 hatta daha da kısaolacak şekilde 24 saatin tedavide çok kritik olduğunu aklınızdançıkarmayınız ve vakit kaybetmeden bir Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı’nabaşvurunuz.
Acil cerrahiyle geri döndürülemeyenirreversible düşük ayak sendromunun tedavisi 4 ana başlık altındatoplanabilir.
Atel ve splintler düşük ayağı tedavietmese bile ayak bileğini normal pozisyonda tutarak yürümeyi kolaylaştırmaktave diğer eklemlerin bozulmasını engellemektedir. Parmakların yere sürtünmesinide engellediği için düşük ayağa bağlı gelişen ve daha büyük problemlere sebep olabilecekdüşmeleri de engellemektedir.
Ayağa dorsifleksiyon yaptırankaslara uygulacak fiziksel terapi çalışmayan kasları kuvvetlendirir. Geridöndürülemez hasar gelişmiş olgularda bacaktaki diğer kasları kuvvetlendirmekgelişebilecek diğer diz, kalça ve iskelet sistemi problemleriniengelleyebilir.
Fonksiyonel elektrik stimülasyonu(FES) cihazıyla peroneal sinirin geçtiği hat boyunca yapılan süreklielektrik stimülasyonlarıyla sinirin uyarımı sağlanabilir. Hastalarınkendilerinin de rahatlıkla uygulayabileceği bu cihaz daha rahat ve yardımsızyürümeyi sağlayabilir. FES cihazı kalp pili takılı hastalarda, aktif kanserhastalarında, hamilelerde ve kontrol altına alınamayan epilepsi atakları olanhastalarda kullanılamaz.
Düztabanlık (Pes Planus)
Halk arasında bilinen adıyla düztabanlıkayağın normalde olması gereken iç uzun kavsinin kaybolarak topuğun dışa doğrukayması ile karakterize bir ayak deformitesidir. Düztabanlık denildiğindegenellikle akla çocuk ayağı gelir, fakat düztabanlık sadece doğuştan olan birdurum değildir. ‘Erişkin tipi’ denilen, çocukken ayakları normal olan birinde30’lu yaşlardan itibaren gelişen bir deformasyon da söz konusu olabilir. Bununnedeni romatolojik hastalıklar olabileceği gibi, altta yatan hiçbir hastalıkolmaksızın da, aşırı kilo ve/veya aşırı uygunsuz kullanım sonucunda dagelişebilmektedir.
Erişkin düztabanlığın temel nedeni, ayakiç kısmındaki kavsin tam tepe noktasındaki kemiğe yapışan “tibialis posterior”adındaki tendonun (yaş, aşırı kullanım, kilo, romatolojik hastalık vb.nedenlerle) dejenere olması ve artık işlev göremez hale gelmesidir. Bu tendonadeta bir çadırın direği gibi ayak kavsini destekler ve bu iyi çalışmadığındaçadırın çökmesi gibi ayak kavsi de çökmeye başlar.
Çocuklarda Düztabanlık
Her insan doğduğunda düztabandır. Budüztabanlık durumu 5 yaşına gelene kadar devam eder. 5 yaşına gelene kadar ayaktabanının iç tarafındaki kavis görülmez çünkü bu kavsi oluşturan dokular 5yaşından itibaren belirginleşip kuvvetlenirler. Bazı çocuklarda bu durum 8-10yaşına kadar bile sürebilir. 5 yaşına kadar her çocuğun ayak tabanı kalın biryağlı doku ile kaplıdır. Kısaca çocuklarda 5 yaşına kadar görülen düztabanlıkhali tamamen fizyolojik, yani normal bir durumdur.
Nasıl tedavi edilmelidir?
Her şeyden önce ayak konusunda tecrübelibir ortopediste başvurulmalıdır. Tedavi düztabanlığın derecesine göre yapılır.İlk, başlangıç evresinde tabanlıklar kullanılabilir. Tabanlık düztabanlığıgidermez ancak ağrıları giderebilir, ilerlemeyi azaltabilir. Kullanılantabanlık kişiye özel olmalıdır. Ne yazık ki başlangıç evresinde hastalarındoktora başvurması, başvursa da doğru tanı konulması çok nadiren gerçekleşir.Bu evre geçip ayakta deformite oluşmaya başladıktan sonra ise tabanlığın pek faydasıolmaz. Ağrısı olan ve başlangıç evresini geçmiş düztabanlar ameliyatladüzeltilmelidir. Ameliyat eğer zamanında yapılırsa eklemleri sabitlemedendüztabanlığı düzeltmek mümkündür, fakat gecikilen durumlarda tek çare eklemlerisabitleyerek (dondurarak) düzeltme yapmaktır. Düztabanlık ameliyatı hastalaradaha kaliteli bir hayat sağlar.
El Cerrahisi
Ellerimiz fiziksel işlevinin yanı sıravücut diliyle iletişimimizde de son derece etkili rol oynayan, çok sayıdakompleks dokunun bir arada ve büyük uyum içinde çalıştığı bir organdır.Elimizin kompleks yapısı nedeniyle hastalıkları ve yaralanmalarında bu özelyapıya uygun olarak değerlendirilmesi gerekir. Basit olarak kabul edilen pekçok el sorununun uygun olmayan tedavileri kişinin yaşam kalitesini etkileyecekciddi sonuçlara neden olabilir.
El cerrahisi nedir, uğraşı alanları nelerdir?
El cerrahisi, II. Dünya Savaşıyıllarında karşılaşılan el yaralanmalarında, kırık kemikleri, sinir, tendon vedamarları içeren yumuşak doku yaralanmalarının onarımları için farklıbranşlardan ayrı uzmanların çağrılması yerine tüm bu konularda eğitim görmüşbir branş varlığının ideal olacağı fikri ile doğmuştur. El cerrahisi; el vebuna bağlı olarak el bileği, ön kol, dirsek ve kol fonksiyonlarını olumsuzolarak etkileyen; kesici veya künt travmaları, doğumsal anomalileri, aşırıkullanım, enfeksiyon, artrit gibi problemleri tedavi eden uzmanlık dalıdır.
Travmalar dışında en sık karşılaşılan başlıca problemler iseşunlardır:
1. Karpal tünelsendromu
Elde sık görülen sağlık problemlerinden biridir. Baş parmak ve yanındaki üçparmağın duyusunu veren; başparmak fonksiyonlarını sağlayan “median” sinirinietkileyen bir sorundur. Median sinirinin el bileğinde, parmakları hareketettiren tendonlar ile birlikte içinden geçtiği “Karpal Tünel”de baskıyauğraması sonucu “Karpal Tünel Sendromu” gelişir. Parmaklarda uyuşma, güç kaybıve ön koldan omuza kadar yayılan ağrılar ile kendini gösterir. Genelliklegeceleri uykudan uyandıran uyuşma ve ağrılar, zaman zaman gün içinde degörülebilir. Bu dönemde gerekli önlemler alınmazsa sinirde kalıcı hasar meydanagelir. Sonrasında el fonksiyonları ile duyusunun yeniden tam onarılması mümkünolmaz. Tedavi olarak başlangıçta tıbbi tedavi ve gece atelleri kullanılır.Yeterli iyileşme sağlanmazsa cerrahi olarak karpal tünel gevşetilmesiuygulanır. Sinir üzerindeki baskı böylece ortadan kaldırılır.
2. Tetik parmak (Trigger finger)
Baş parmak dahil her parmakta görülebilir. Parmakları hareket ettirenkirişlerin yüzeyleri çok düzgün kılıflar ile çevrilidir. Bu kirişler çeşitlitünellerden geçerler. Tetik parmak probleminde kılıfların girişi daralır,kirişler kalınlaşır ve kendilerini saran kılıflara sığamazlar. Sonuçta buproblem, avuç içinde hassasiyet ile başlar, parmaklar büküldüğünde takılmalarave hatta kilitlenmelere yol açabilir. Uzun süren takılmalarda parmakhareketlerinde kısıtlılık ve hareket kaybı ile sonuçlanabilir.
3. DeQuervain Tendiniti
Başparmağı yukarı doğru kaldıran kirişlerin içinden geçtikleri kılıflarınasıkışması sonucu gelişir. Kirişlerdeki yangı, elin hareketlerine bağlı olarak hassasiyetve şişmeye neden olur. Tıbbi tedavi genellikle yeterli olsa da tedaviyedirençli durumlarda cerrahi müdahale gerekebilir.
4. Ganglion Kistler
El ve el bileğinde, kiriş kılıflarının inflamasyonunun neden olduğu, eklemsıvısıyla dolu kistik oluşumlara sık olarak rastlanır. El ve el bileğinin hemenher bölgesinde görülebilir. Ancak genellikle el bileği sırtında ve tendonkılıfları boyunca yerleşirler. “Ganglion kistler” aniden oluşabileceği gibibirkaç ay veya yıl içinde yavaş yavaş da gelişebilir. Zaman içerisinde büyüyüpküçülebilir, hatta tamamen kaybolabilirler. Nadiren ağrılı olan bu kitlelerkötü huylu değildir. Çoğunlukla hiçbir neden olmaksızın gelişirler.Şikayetlerin derecesine bağlı olarak tıbbi veya cerrahi tedavi uygulanır.
5. Dupuytrens Hastalığı
Avuç içi ve cilt altı dokusunun kalınlaşmasıyla, parmaklara kadar uzananbantlar oluşur. Bu bantlar avuç içinde bir çekilme yaratır. Orta yaşlarda,herhangi bir sebep olmaksızın gelişebilir. Tedavisi cerrahi olarak bu dokununçıkarılmasıdır. Tedavinin sonucu, hastalığın seyrine bağlı olarak değişse deözellikle cerrahi girişim sonrası uygulanan el terapisi ilefonksiyonlarda belirgin gelişme sağlanmaktadır.
6. Tenisçi – Golfçü dirseği
Dirseğimizin iç ve dış kenarında bulunan kemik çıkıntılarına yapışan kaslarınyapışma bölgelerindeki inflamasyonlardır. Tenis, golf gibi sporları yapanlarınyanı sıra, endüstriyel alanda çalışanlarda da bu tip iltihaplanmalargörülebilir.
Halluks valgus nedir?
Ayağın birçok nedenden dolayışeklinin bozulabileceği bilinmektedir ancak halluks valgus hastalığı enyaygın görülen ayak şekil bozukluğu hastalığıdır. Bu şekil bozukluğu ayak başparmağının (halluks) lateral (yana doğru) sapması olarak tanımlanır. Ayak başparmağının sapması öncelikle yana doğru gerçekleşse de ilerleyensafhalarda ayak baş parmağının ucu ve tırnak da ön düzlemde yana doğru döner.Eklemin şeklinin bozulmasıyla birlikte yavaş yavaş iltihap oluşumu gözlenir veoluşan iltihap ayağın ayakkabıya doğru şişmesine yol açar. Bu şişliğiniçerisinde iltihap olduğundan oldukça ağrılı olabilir. Bunun yanında ayak başparmağı ucu da yana saparak diğer parmağın üstüne çıkabilir. Bu da diğereklemlerde de ağrı oluşmasına yol açar. Bazı genetik sebeplerden dolayı ayağınhafif taraklı olması halluks valgus hastalığını işaret etmez. Ayağıtaraklı olan bireyler hayatlarının geri kalanında daha geniş ayakkabılarseçerek çoğunlukla halluks valgus hastalığından korunurlar. Yalnızcaşekilden dolayı bu durumdan rahatsız olan hastalarda halluks valgustedavisi uygulanması önerilmez. Ayrıca halluks valgusun ortaya çıktığı belirlibir yaş aralığı olmadığından her yaştan bireyde görülme olasılığı vardır.
Halluks valgusungelişiminde rol oynayan birçok neden olabilir. Sürekli ayakta çalışmakve uygun olmayan ayakkabılar kullanmak bu nedenler arasında yer alır.Sivri ve dar ayakkabılar kemik yapısını bozabileceğinden halluks valgus ortayaçıkabilir. Genetik olarak ayak hastalıklarına yatkınlık olabilir. Bu daailesinde halluks valgus hastalığı bulunan bireylerin risk altında olduğuanlamına gelir. Düztaban hastalığı olanlar da halluks valgusa daha yatkındır.Ayak eklemlerinin olması gerekenden daha sık olması da baş parmak şekilbozukluklarına yol açar. Ayrıca yapılan araştırmalar halluks valgushastalığının kadınlarda on kat daha sık görüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Bununnedeninin kadınların ayakkabı tercihleri olduğu savunulmaktadır. Ergenlikyıllarında ve sonrasında giyilen sık ve rahatsız ayakkabıların, bu dönemdeortaya çıkmasa bile ilerleyen yaşlardan halluks valgusun ortaya çıkmasınıtetikler. Anormal kas eklemlerinin de az da olsa bu hastalığa etkisi olduğusöylenebilir. Bunun yanında halluks valgusun kalça ve dizeklemleri bozukluklarından dolayı da ortaya çıkabildiği görülmüştür.
Hastalığın tedavisindebirçok yöntem kullanılır. Tabii ki bu tedavi yönteminin belirleyici unsuruhastalığın boyutudur. Halluks valgusun safhalarına göre tedavi yöntemleriçeşitlendirilebilir. Uygulanacak tedavi yöntemi ortapedi cerrahı tarafındanbelirlenir. Henüz hastalığın başlangıcında iken gece ateli bir tedavi yöntemiolarak uygulanabilir. Bu tedavide ayak baş parmağının şeklini koruması içindestekleyici bir atel kullanılır. Bu atel ayak baş parmağının olması gerektiğigibi hareket etmesine yardımcı olarak eklemlerin sağlıklı kalmasını sağlar.Bunun yanında halluks valgus ayakkabıları da hastalığın ilerlememesi içindoktor tarafından önerilebilir. Bu ayakkabılar ayak ile ayakkabı arasındakisürtünmeyi engelleyerek eklemin daha fazla iltihaplanmasının ve şeklininbozulmasının önüne geçer. Bu da hastalığın ağrısının daha az hissedilmesinisağlar. Ayrıca halluks valgus ayakkabısı ayak tabanını da destekleyeceğinden,ayağın doğal yapısında kalmasını sağlar ve hastalığın ilerlemesini durdurur.İleri düzey olgularda ise halluks valgus ameliyatı gerekebilir. Hastalığınbilinen 100’den fazla cerrahi tedavisi bulunmaktadır. Hastanın ayak başparmağının durumuna göre farklı cerrahi tedaviler uygulanabilir. Cerrahiyöntemde ayağın normal yapısına ulaştırılması amaçlanır. Ayak baş parmağışişliğin görüldüğü kısımdan veya baş parmağın üzerinden düzeltilebilir.Eklemler ve baş parmak olması gerektiği gibi düzeltilerek müdahale edilir.Tedavinin akabinde eski hayat alışkanlıkları terk edilerek hastalığınnüksetmesinin önüne geçilmeye çalışılır.
Eğer siz de ayağınızdaşişlikten, şekil bozukluğundan ve ağrılardan şikayet ediyor ve bu hastalığasahip olabileceğinizi düşünüyorsanız bir sağlık kuruluşuna başvurarakmuayeneden geçebilirsiniz. Yapılacak muayene ve tanı testleri sonucundahastalığın teşhisini almanız halinde tedavi sürecinize bir an önce başlayarakhastalığın ilerleyişini önleyebilir, ayağınızdaki şekil bozukluklarınıngiderilmesini sağlayabilirsiniz.
Kalça ağrısı nedir?
Kalça eklemleri, sürekli olarakyapılan yoğun hareketlere ve aşırıya kaçmayan yıpranma, aşınma gibi durumlarakarşı dayanıklı olan güçlü bir yapıya sahiptir. Aynı zamanda uyluk kemiğinin(femur) leğen kemiği (pelvis) ile birleştiği vücudun en çok hareket edeneklemidir. Yuvarlak başlı uyluk kemiği ile bu kemiğin yerleşeceği bir soketesahip olan leğen kemiği, harekete imkan tanıyacak şekilde uyum içerisindedir.Leğen kemiğinin soket kısmını bir kıkırdak dokusu kaplar. Yürümek, koşmak gibiaktiviteler esnasında kıkırdaktan oluşan bu yastık, eklemleri sürtünmeye karşıkorur. Dayanıklı yapısına rağmen kalça eklemindeki bu kıkırdak dokusu yapılanzorlayıcı hareketler, düşme, yaralanma veya ilerleyen yaş gibi nedenlerle yıpranabilir.Aynı zamanda kalça ekleminde düşme ya da kemik erimesi gibi nedenlere bağlıolarak kırıklar da oluşabilir. Bu durumlar kalça ağrısının en yaygın nedenleriolup kalçasında ağrı sorunu olan kişilerin öncelikli olarak bir hekime başvurupsoruna yol açan etkeni öğrenmesi gereklidir.
Kalça ağrısı her zaman ciddi birsorunu işaret etmez. Bazı durumlarda uzun süre boyunca sabit şekilde oturmayaveya yapılan ters bir harekete bağlı olarak da kalça kemiği ağrısı ortayaçıkabilir. Bu nedenle ağrıların birçoğu herhangi bir tedavi gerektirmeksizinbirkaç gün içinde kendiliğinden iyileşir. Fakat ağrı çok şiddetli ise veyabirkaç hafta içerisinde iyileşmiyorsa, bir hekime başvurularak detaylı muayeneve radyolojik incelemeden geçilmelidir. Kalçada ağrıyı oluşturan aşağıdakidurumlarda ise herhangi bir iyileşme süresi beklenmeden derhal bir sağlıkkuruluşuna başvurulması gerekir:
Kalça ağrısı belirtileri nelerdir?
Kalça ağrısı, adından da anlaşılacağı gibi kalça eklemlerindehareket esnasında veya hareketsiz halde iken ağrı hissedilmesi durumudur. Ağrı,kalçanın tek bir tarafında bulunabileceği gibi bazı durumlarda her iki eklemdede hissedilebilmektedir. İyileşmeyen kalça ağrıları ile sağlık kuruluşlarınabaşvuran bireylerde hastanın ağrıyı tarif etmesi ile hekim tarafından olasınedenlere ilişkin tespitler yapılabilir. Bazı durumlarda ise belde fıtıkoluşumu veya leğen kemiğindeki sorunlar gibi kalça eklemi haricinde farklı birdurum nedeniyle oluşan ağrılar da kalça ağrısı olarak algılanabilir. Bu nedenlekalçasında ağrı sorunu bulunan kişiler, mutlaka radyolojik görüntülemedengeçirilmelidir. Bu sayede sorunun nereden kaynaklandığı tam olarak tespitedilebilir.
Kalça ağrısı neden olur?
Kalça ağrısı olgularına bakıldığındabirçoğunun yapılan ters bir hareket veya egzersiz esnasında eklemin fazlazorlanması gibi basit nedenlere bağlı olarak geliştiği görülür. Bu gibidurumlarda ağrıyı oluşturan etken genellikle kas tendonlarındaki gerginlik veyakalçadaki yumuşak dokularda meydana gelen iltihaplanmalardır. Ağrının 2haftalık süreç boyunca iyileşmemesi ise, altta yatan daha ciddi bir problemiişaret eder. Ekleme ilişkin sorunlardan kaynaklı olarak hissedilen ağrılar bazıdurumlarda kasık, dizler veya üst bacaklara da yansıyabilir. Bazı durumlardaise diz veya bel bölgesinde var olan sorunlardan kaynaklı olarak kalçada ağrıhissedilmesi de söz konusu olabilmektedir. Bunların haricinde kalçada ağrıoluşumunun yaygın nedenleri şu şekilde sıralanabilir:
Kalça ağrılarında tedavisürecinin ne şekilde planlanacağı, ağrıya neden olan soruna göre belirlenir.Kalça ağrısı nasıl geçer sorusu bu sorunu yaşayan kişiler tarafından merakedilen bir konu olsa da öncelikli olarak altta yatan sorunun belirlenmesigerekir. Şikayete yol açan ağrıların hafifletilmesi ve ortadan kaldırılmasıiçin genellikle parasetamol, non-steroid antiinflamatuar ilaçlar (naproksen,ibuprofen vb.) ve bifosfonatlar gibi ağrı kesici ilaçlar önerilir. Bunun yanısıra istirahat ve iyileşmeye yardımcı egzersizlerin uygulanması da tedavininbir parçasıdır. Kemik erimesinden kaynaklanan kalça ağrılarında zayıflayan veyahasar gören kemiklerin onarımını desteklemek amacıyla kalsiyum ve D vitaminitakviyelerinden yararlanılabilir. Daha uzun süreli tedavi gerektiren durumlardafizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarından destek alınmasıgerekebilmektedir. Bazı durumlarda ise steroid enjeksiyonlarının yapılması,ağrıyı oluşturan kemik ve eklem hastalığının tedavi edilmesi amacıyla tercihedilir. Kemik ve eklemlerdeki fiziksel deformasyonların onarılması,kendiliğinden iyileşmeyen kırık ve çatlakların tedavisi ve daha pek çok durumdahekim önerisiyle cerrahi operasyonlar da tedavi sürecine dahil edilebilir.
Siz de kalçanızdasebebini bilmediğiniz bir ağrı sorunu yaşıyorsanız ve özellikle de ağrılarınız15 günden daha uzun bir süredir devam ediyor ise derhal bir sağlık kuruluşunabaşvurmanızda fayda vardır. Kalça ekleminizde veya diğer kemik veeklemlerinizdeki olası hastalıkların erken dönemde tespit edilmesini sağlayaraktedavi sürecinize bir an önce başlayabilir, ileride karşılaşabileceğiniz dahaciddi sorunlara karşı önleminizi alabilirsiniz.
Karpal Tünel Sendromu bir ya da her iki elin ilk üç parmağını tutanilerleyici özellik gösteren hastalıktır. El bileğinin ortasında bulunan ve ilk3 parmağa dağılan medyan sinirin bası altında kalması sonucu ağrı, uyuşukluk vegüçsüzlükle kendini gösterir.
Karpal tünel sendromu hangi sıklıkta ve yaşlardagörülür?
Genellikle 40 – 50 yaş arası kadınlarda daha sık görülür.
Karpal tünel sendromu nedenleri
Bilek kanalı yapısal olarak dar olan kişiler klinik belirtilerin ortayaçıkmasına yatkın olan kişilerdir. Şişmanlar, alkol alanlarda, şeker hastalığıve damarsal hastalıklarında normal durumlardan daha sık görülebilir. Karpaltünel sendromuna kanal içindeki basınç artışı neden olmaktadır. Bu basınç elinpozisyonuna bağlıdır. El, el bileği çevresinde oluşan kırıklardan sonra kronikbası ortaya çıkabilir. Kiriş kılıflarının enfeksiyonu veya kalınlaşması kanaldamekanik daralmaya neden olur. Sınır kılıfının tümörleri, avuç içienfeksiyonları medyan sinir bası belirtileri ortaya çıkarır. İş yerindeki mekaniknedenler vakaların çoğunda etkin rol oynamaktadır. Belli hareketlerin sıkolarak tekrar edilmesinin karpal tünel sendromu ile ilişkisi mevcuttur.Marangozlar, tenis oynayanlar, elleriyle sıklıkla bulaşık yıkayanlar, şoförlerve benzeri şekilde el bileğini tekrarlayan hareketlerle meşgul olanlar dahayatkındırlar En sık olarak erkeklerde kasaplık mesleği ile uğraşanlardagörülmektedir. Kadınlarda hamilelik sırasında görülür. Bu durum geçicidir.Doğumu müteakiben birkaç hafta içerisinde normale döner. Ayrıca hipotiroidiolan kişilerde de rastlanabilir. Karpal Tünel Sendromu’nun meydana gelmesindebazı başka hastalıklarında rolü vardır. Romotoid artirit, üremi, amiloidoz,damar anomalileri, Tendonitis bunlardan birkaçıdır.
Karpal tünel sendromu belirtileri
Hastalar gece uykuya daldıktan birkaç saat kadar sonra tüm elde şişme hissive uyuşma karıncalanma hissi ile uyanırlar. Parmaklar sertleşmiştir, hastaellerini şişmiş ve gerilmiş hisseder; fakat gerçekte objektif bir değişiklikgözlenmez. Hastalar ellerini sallar ve ovarlar, çoğunlukla yataktan kalkarlarve kısa süre sonra rahatlarlar. Bazen bir gece içinde birçok kez tekrarlayanuyuşmalar olur ve hastalarda ciddi uyku bozukluğuna yol açar. Nadir olmayarakeldeki uyuşmalar on kol omuz ve boyuna kadar çıkar. Ellerin çok kullanıldığıişlerde ev hanımlarda çok çamaşır yıkamadan ve temizlik işlerinden sonraşikâyet artar. İlerleyen dönemde kuvvet kaybı ve avuç kaslarında erime ortayaçıkar
Karpal tünel sendromu tanısı nasıl konur?
El bileğine refleks çekici ile vurulduğunda, hasta el parmaklarındaelektrik çarpması yani şok benzeri bir yanıt alınır. Bu Tinel bulgusu olarakbilinir. EMG testi ile büyük oranda kesin tanı konulabilir. Elektrofizyolojikve klinik bulgular iyi bir şekilde değerlendirildiğinde diğer tetkiklerin pekanlamı kalmaz fakat bazı özel vakalarda manyetik rezonans görüntüleme faydalıolabilir.
Karpal tünel sendromu tedavisi
KONSERVATİF TEDAVİ
İleri duyusal ve hiçbir motor bozukluğu olmayan hastalarda bileği nötralpozisyonda tutan fakat parmakların serbestleşmesine imkân veren gece istirahatbileklikleri çok faydalı olduğunu görüyoruz.
Karpal kanala hidrokortizon enjeksiyonu sonrasında uzun süre şikâyetlerortadan kalkar. Ağızdan düşük doz kortizon tedavisinin iyi sonuçlar verdiğibildirilmiş olsa da bu tedavinin daha sonraki sonuçlarından bahsedilmemiştir.
CERRAHİ TEDAVİ
İlaç tedavisi ile şikâyetleri geçmeyen hastalara daha fazla zamangeçirmeden yani sinir harabiyeti daha fazla artmadan cerrahi tedaviyealınmalıdır. Cerrahi olarak sinir üzerindeki bası ortadan kalktığında sinirüzerindeki harabiyette daha fazla ilerlemeden duracaktır Bu cerrahi müdahaleiçin hastanın hastanede yatması gerekmez. Ayaktan gelen bir hastada lokalanestezi ile o bölge uyuşturulur.
Kas Yırtılması Nedir?
Kaslar liflerden oluşur ve tüm iskelet sisteminin yapısında bulunarakhareket etmeyi sağlar. Herhangi bir nedenden dolayı kasların çok fazlazorlanması liflerin kopmasına yani kas yırtılmasına yol açar. Bu kopmalarsonucunda liflerde kanamalar meydana gelir. Kas yırtılması olan bölgede hareketkısıtlılığı yaşanması çoğunlukla söz konusu değildir. Ancak bu bölgede şişlikoluşur ve şiddetli ağrılar buna eşlik eder. Liflerin kopması sebebiyle kaslardazedelenmeler oluşur ancak kaslar oldukça fazla kanlanan bir dokuya sahipolduğundan iyileşmesi hızlıdır. İnsan vücudu evrimleşirken her kas yapılanharekete yetecek kadar esneme kabiliyetine erişmiştir. Kasların bu esnemehareketleri esnasında olması gerekenden fazla zorlanması lif kopmalarına yolaçacaktır. Kas yırtılması, halk arasında kas çekmesi olarak bilinir. Genelolarak sporcularda görülmesiyle birlikte ağır kaldırma, düşme, herhangi birkası zorlama, travmalar veya kazalar sonucunda da görülme ihtimali yüksektir.Her gün egzersiz yapan bireylerde egzersiz süresinin uzatılması kasyırtılmasını ortaya çıkarabilir. Buna engel olabilmek amacıyla egzersizlerdenönce, açma ve germe hareketleri yaparak kaslar ısıtılabilir. Isınan kaslarınesneme payı artacağından lif kopmalarının önüne geçilebilir. Sporculararasından basketbol, tenis, voleybol, yüzme, hentbol ve tenis ileilgilenenlerde kas yırtılmaları daha çok görülür. Vücut geliştirme ve haltergibi sporlarla uğraşanlarda ise daha şiddetli kas yırtılmaları görülebilir.
Kas yırtılması belirtileri nelerdir?
Kas yırtılması belirtileri birçok insanda aynı seyirde devam eder veçoğunlukla aynıdır. Yalnızca yırtılmanın şiddetine bağlı olarak bazı belirtilerdaha şiddetli olabilir. En yaygın belirtiler arasında aşağıdakiler yer alır:
Tüm bu semptomlar lif kopmasını işaret eder ve ciddiye alınmasında faydavardır. Çünkü genelde kas yırtılmaları hayati bir tehlike taşımadığı içininsanlar arasında pek ciddiye alınmaz. Fakat ileri düzey kas yırtılmalarıfonksiyon kayıplarına yol açabilir. Bu da yırtılmanın gerçekleştiği kasın birdaha kullanılamaması anlamına gelir. Böyle bir durumun ortaya çıkmasıinsanların yaşam kalitesini düşürür. Bunun olmaması için kasyırtılmalarının ciddiye alınması gerekir.
Kas yırtılması nedenleri nelerdir?
Kas yırtılmaları aniden ve beklenmedik bir anda ortaya çıkar. Yırtılmalarspor veya egzersiz esnasında olabileceği gibi merdiven çıkarken veya herhangibir günlük aktivite esnasında da olabilir. Bunun yanında bir kaza veya travmasonucu da kas yırtılması görülebilir. Halk arasında yalnızca yoğun sporaktiviteleriyle uğraşan insanlarda kas yırtılmaları görülebileceği gibi yanlışbir algı vardır. Ancak günümüzde birçok insanın sürekli oturarak çalıştığı gözönüne alındığında çok basit bir eylemde bile kas yırtılmaları oluşabilir. Birotobüse, minibüse veya taksiye yetişmek için ani bir adım kas yırtılmasınaneden olabilir. Merdiven çıkmak veya merdiven inmek esnasında bir adımıkaçırarak tökezlemek aynı şekilde kas yırtılmasının oluşması için yeterliolabilir. Bu nedenle her yaştan ve cinsiyetten insan risk grubundadır.Isınmadan ani hareketler yapılmaya çalışıldığında kas yırtılmalarınınoluşması kaçınılmazdır. Özellikle soğuk havalarda kasların ısınması dahazor olacağından kış günlerinde kas yırtılmaları daha çok meydana gelir.
Kas yırtılması hastalık çeşitleri nelerdir?
Kas yırtılmaları teşhis ve tedavisinin daha kolay yapılabilmesi için üçfarklı türde değerlendirilir. Yırtılmanın şiddetine bağlı olarak birinciderece, ikinci derece ve üçüncü derece kas yırtılması olarak hastalık üçeayrılır. Birden fazla kasın çok fazla gerilmesinden dolayı oluşan yırtılmalarbirinci derece kas yırtılmaları olarak adlandırılır. Bu tür kas yırtılmalarıhafif olarak gerilmelerden dolayı ortaya çıkar ve ağrıya neden olur. Ancakkasın iyileşmemesi veya yeniden işlevini yerine getirememesi durumu söz konusudeğildir. İkinci derece yırtılmalarda ise birinci derece yırtılmalarlakıyaslandığında çok daha fazla lifin kopması meydana gelmiştir. Kopmalara bağlıolarak daha fazla ağrı görülmekle birlikte şişme ve morarma da gözlenir.Kasın tamamen kopmasına neden olabilecek gerilmeler sonucunda iseüçüncü derece kas yırtılmaları meydana gelir. Kas yapısı ikiye ayrılır vekopmanın yaşandığı sırada hafif bir patlama sesi meydana gelebilir. Bu tür kopmalarsonrasında kas tamamen işlevini yitirir. Çok yoğun ağrılar, şişlikler ve renkdeğişimleri oluşur.
Kas yırtılması tanısı nasıl konulur?
Doktora gidildiğinde hastaya ne tür bir aktivite anında böyle bir durumunoluştuğuna dair sorular sorulur. Ortaya çıkan belirtilerin şiddeti, kas gücününne derecede kaybedildiği veya hareket kısıtlılığının ne aşamada olduğuna dairsorular da hastaya sorulur. Ateş, kilo kaybı, bacak uyuşması, idrarveya mesane sorunları ya da daha ciddi bir tıbbi sorunun olup olmadığıhakkında da hastadan bilgi alınır. Belirtiler ve geçmiş yaşantılar hakkındayeteri kadar tıbbi bilginin alınmasının ardından fiziki muayene yapılır. Fizikimuayene sırasında kas hassasiyeti, spazmlar, kramplar, güçsüzlük ve azalan kashareketlerinin saptanması için gerekli müdahalelerde bulunulur. Muayenesonrasında ortaya çıkan belirtiler hafif veya orta şiddette ise bunun dışındabaşka bir teste ve muayeneye ihtiyaç duyulmaz. Ancak muayene sonucu hastalığınşiddeti konusunda doktorda şüpheler bırakmış ise MR veya röntgen gibitekniklerden faydalanılabilir. Bu teknikler sonucunda kasın yapısı görüntülenirve yırtılmanın şiddeti tespit edilir. Hastada sırt ağrıları mevcutsa idraryolu enfeksiyonu veya omurilikle ilgili sorunların olabileceği düşünülerek ektestler istenebilir. Test sonuçlarına göre hasta doğru ve etkin tedavi içindoktor tarafından yönlendirilir.
Kas yırtılması tedavi yöntemleri nelerdir?
Kas yırtılması tedavisi çoğu hastada ortak seyreder. Birinci veya ikinciderece kas yırtılmalarında spor veya egzersiz faaliyetlerine bir süre araverilir. Kası yoracak tüm aktivitelerden kaçınmak elzemdir. Kas yırtılmasınınmeydana geldiği bölgeye vakit kaybetmeden buz uygulamak gerekir. Bu kasyırtılmasının devam ettiği birkaç gün 2-3 saat aralıklarla uygulanmalıdır. Buzkompresi bölgenin şişmesini engeller ve kasın daha çabuk iyileşmesine destektebulunur. Yaralanma esnasında kasın elastik bir bandajla sarılaraksıkıştırılması da etkili bir yöntemdir. Bu yöntem de yine şişmenin oluşumunuengeller. Ancak kan akışının engellenebileceği unutulmadan çok fazlasıkmamaya da özen gösterilmelidir. Eğer ağrı artıyor ve şişlik sarmayarağmen devam ediyorsa elastik bandajın çıkarılması gerekir. Çünkü bu yöntemyanlış uygulandığından işe yaramadığı anlamına gelir. Özellikle geceleriuyumadan önce veya gün içinde yatarak dinlenildiği sırada kas yırtılması olanbölgeyi kalp seviyesinden yüksekte tutmakta fayda vardır. Örnek olarakbacaklarda gerçekleşen kas yırtılmalarında uzanma esnasında ayakaltına yastıkkonulabilir. Ağrı olduğu durumlarda doktor tarafından uygun ağrı kesici hastayareçete edilir. Üçüncü derece yırtıklarda ise düzenli olarak fizyoterapistegitmek gerekir. Kas yırtılmasının oluştuğu bölge bir süre hareketettirilmemelidir. Durumun ciddiyetine göre cerrahi müdahale de önerilebilir.
Kemik iltihabı nedir?
Kemiklerde meydana gelen enfeksiyonkaynaklı iltihaplanmalar osteomiyelit olarak adlandırılır.Kemiklerin enfeksiyona yol açan mikroorganizmalara maruz kalması; kemikbölgesindeki yaralanma ve ameliyatların ardından doğrudan kemiğin içindeolabileceği gibi vücudun farklı bir yerinden kan yoluyla iletimi şeklinde demeydana gelebilir. Kemiklerde enfeksiyon oluşumunu kolaylaştıran bazı faktörlersöz konusudur. Diyabet (şeker hastalığı), böbrek hastalıkları gibi bazı kronikhastalıklara sahip olan bireyler osteomiyelite yakalanma konusunda sağlıklıbireylere oranla çok daha büyük bir risk taşımaktadır. Her yaştan bireyi etkileyebilenkemik iltihabı, çocuklarda en sık kol ve bacak gibi uzun kemiklerde,yetişkinlerde ise en sık kalça, omuz ve ayak kemiklerinde oluşur. Geçmişte uzunyıllar boyunca tedavi edilemez olduğu düşünülen bu hastalık, günümüzde gelişentıbbi teknoloji ve farmakolojinin sunduğu imkanlar yardımıyla başarılı birşekilde tedavi edilebilmektedir. Hastalığın erken dönemde tespit edilerektedavi sürecinin bir an önce başlatılması, hastalığın ilerleyişinin ve dahaciddi boyutlara ulaşmasının önlenebilmesi açısından oldukça önemlidir. Bunedenle hastalığın semptomlarını taşıyan bireylerin mutlaka tıbbi yardım almasıgerekmektedir.
Kemik iltihabı her zamanbelirti vermeyebilir. Bazı durumlarda hastalık herhangi bir belirtiye nedenolmadan sinsi bir şekilde ilerleyebilmektedir. Böyle durumlarda hastalıkgenellikle daha ciddi boyutlara ulaştığında belirti vermeye başlarveya farklı bir nedene yönelik olarak yapılan tıbbi araştırmalardatesadüfen tespit edilir. Belirti vermesi durumunda kemik iltihabının yol açtığısemptomlar çoğu kişide hemen hemen aynı seyreder ve en yaygınbelirtiler şunlardır:
Kemik iltihabının ilk veen belirgin semptomu ağrıdır. Kemiğin bulunduğu bölgede baskıyla ortaya çıkanveya kemiğin yer aldığı organın kullanımı sırasında hissedilen ağrılar kemikiltihabını düşündürür. Bu nedenle herhangi bir zorlama veya hareketsizliktenkaynaklı olarak ortaya çıkmış olmayan, birkaç hafta içerisinde kendiliğindeniyileşmeyip sürekli olarak devam eden kemik ve eklem ağrıları hafife alınmamalı,derhal bir sağlık kuruluşuna başvurularak muayeneden geçilmelidir.
Kemik iltihabı teşhisialan hastalarda hastalığın ilerleyerek daha ciddi boyutlara ulaşmasınıönleyebilmek adına tedavi süreci bir an önce başlatılmalıdır. Tedavinin içeriğihastalığın şiddetine göre değişkenlik gösterir. Hafif şiddetteki kemikiltihaplarında yalnızca antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Belirli birseviyeye ulaşmış osteomiyelit olgularında ise en yaygın tedavi yöntemi enfekteolmuş ölü kemik dokularının cerrahi operasyonlar yardımıyla çıkarılması,ardından hastanede intravenöz yolla yapılan antibiyotik uygulamalarıdır.Osteomiyelit ameliyatı olarak da bilinen cerrahi operasyonlarda enfekte olmuşkemik bölgesi açılarak enfeksiyona bağlı olarak birikmiş olan iltihap vesıvılar boşaltılır. Ardından enfekte olmuş kemik bölgeleri çıkarılır. Bu işlemebağlı olarak kalan boş alanlar vücudun farklı bölgelerinden alınan dokularyardımıyla doldurulabilir. Operasyon sonrası süreçte de antibiyotikuygulamalarına devam edilir. Kullanılması gereken antibiyotik türününbelirlenebilmesi için hastalıklı bölgeden alınan biyopsiler laboratuvaragönderilerek incelenir ve iltihaba yol açan ajan belirlenir. Bu ajanı etkileyenantibiyotik türünün kullanımı en etkili sonucun alınabilmesini sağlar.Antibiyotik uygulaması genellikle hastane gözetiminde intravenöz yolla yapılır.
Kemik iltihabı tedaviedilmediği ve çok fazla ilerlediği durumlarda kemiğin bulunduğu organın cerrahioperasyonla ampute edilmesini (kesilmesini) gerektirecek boyutlara kadarulaşabilmektedir. Bu nedenle kemiklerde oluşan ağrı, kızarıklık ve şişliklerhafife alınmamalı ve derhal bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Eğersiz de osteomiyelit semptomları taşıyorsanız; bir sağlık kuruluşunabaşvurup detaylı bir muayeneden geçerek herhangi bir hastalığın bulunupbulunmadığını öğrenebilirsiniz. Osteomiyelit teşhisi almanız halinde tedavisürecinize bir an önce başlayarak ileride karşılaşabileceğiniz daha ciddisorunları oluşmadan önleyebilirsiniz.
Kemik Kanseri Nedir?
Kemik kanseri iskelet sistemindegelişip burada doku tahribatı yapan kötü huylu tümörlerdir. Kemik ya da eklemkıkırdağında başlayan kanserlere primer kemik kanseri denir. “Primer kemikkanseri” terimi, vücudun başka bir yerinde başlayan ve kemiğe yayılan(metastaz) kanserleri kapsamaz. Bu tür kanserler, kemiğe metastaz yapmış memekanseri gibi başladığı organ ya da dokuya göre adlandırılır. Bunlara ayrıcasekonder kemik kanseri de denir. Bununla birlikte kemik kanseri denildiğindesadece primer kemik kanserlerinin kastedildiği akıldan çıkarılmamalıdır. Kemikkanseri için olağan tedavi yöntemi cerrahidir. Erken tanı ve tedaviyi takibensıklıkla olumlu sonuçlar elde edilebilir.
Çoğu durumda, bir kişininneden kemik kanseri geliştirdiği bilinmez. Bununla birlikte kemik kanseririskinde artışa neden olan bazı faktörler vardır. Bu faktörlerden bazıları şuşekilde sıralanabilir:
Kemik Kanseri BelirtileriNelerdir?
Ne yazık ki kemiğin kötü huylutümörleri genellikle geç keşfedilir çünkü semptomlar sıklıklabelirsizdir. Kemik kanseri ağrı ve şişlik ile karakterizedir. Her ikibelirtinin de spor yaralanması, kemik iltihabı gibi çok sayıda başka nedeniolabilir. Çoğu zaman, çocukları bacak veya kol ağrısından şikâyet edenebeveynler öncelikle bunun büyüme ve gelişmeye bağlı olduğunu düşünürler. Ancakbüyümeye bağlı gelişen ağrılar genellikle sadece geceleri görülürken, kötühuylu kemik tümörlerinin semptomları devamlı olarak artar ve gün boyunca devameder. Bu sebeple gün içerisinde sürekli kemik ağrısı çeken bireyler derhal birdoktora görünmelidir. Kemik kanseri belirtileri arasında enyaygın görülenleri şu şekilde sıralanabilir:
Kemik KanseriTürleri
Kemik kanserleri, kanserin başladığıhücre tipine göre alt tiplere ayrılır. En yaygın kemik kanseri türlerişunlardır:
Kemik İliğiKanseri Nedir?
Kemiğin ortasında bulunan süngerimsiyapıya kemik iliği denir. Kemik iliğinde ortaya çıkan kanserler, iskeletsisteminde kemik ağrısı, kemiklerde kolay kırılma gibi kemik kanserleriylebenzer belirtilere yol açar. En sık görülen kemik iliği kanseri türü olanmultipl miyelom bir veya daha fazla kemik lezyonuna yol açabilen bir kankanseri türüdür.
Kanser KemiğeSıçrarsa Ne Kadar Yaşar?
Farklı organlarda gelişen kansertürleri kemiğe sıçrayarak sekonder kemik kanserine neden olabilir. Sekonderkemik kanserleri prostat kanseri, böbrek kanseri gibi başladığı organa göreisimlendirilir. Kemiğe en çok yayılan kanser türleri meme, akciğer, prostat veböbrek kanseridir. Peki, hastalar kanser kemiğe sıçrarsa ne kadar yaşar? Busorunun cevabı kemiğe metastaz yapan kanserin türüne bağlıdır. Örneğin memekanseri kemiğe sıçramışsa ortalama yaşam süresi 1,5 – 2 yıl kadardır. Buhastaların yaklaşık sadece %5 ila 10’u 5 yıldan fazla yaşar.
Kemik KanseriTedavisi Nasıl Yapılır?
Kemik kanserinde tercih edilentedavi tipi çeşitli faktörlere bağlıdır. Bu faktörler şunlardır:
Kemik kanseri tedavisindetercih edilen yöntemler şunları içerir:
Halk arasında kamburluk olarak da bilinen kifoz, omurganınanormal bir şekilde öne eğilip, sırtın olması gerektiğinden daha fazlakavislenmesi durumudur. Hafif kifozlar genellikle kişide çok az probleme nedenolurken şiddetli kifozlar, ayakta durmaktan, nefes alma güçlüğüne kadar çeşitliproblemlere sebebiyet verebilir. Bu yazıda sizler için “Kifoz nedir?Çeşitleri nelerdir? Nasıl teşhis ve tedavi edilir?” gibi konularadeğinilmiştir.
Kifoz nedir?
Kifozu tam olarak anlayabilmek içinomurganın şekli hakkında bilgi sahibi olmak yararlı olacaktır. Omurga üçbölümden oluşur. Yandan bakıldığında, bu bölümler üç doğal eğri oluşturacakşekilde sıralanmıştır. Boyun (servikal omurga) ve alt sırtın (lomber omurga)“c şeklindeki” eğrilerine lordoz denir. Göğsün (torasik omurga)“ters c şeklindeki” eğrisine kifoz denir. Omurganın bu doğal eğriliğidenge için önemlidir ve insanın dik durmasına yardımcı olur. Eğrilerdenherhangi biri çok büyük veya çok küçük olursa, dik durmak zorlaşır ve duruşanormal görünür.
Torasik omurganın 20 ila 45 derecearasında doğal bir açıya sahip olması gerekirken, postural veya yapısalanormallikler yüzünden, normal aralığın dışında bir eğrilik oluşabilir.Normalden daha büyük (50 dereceden fazla) bir eğrilik için tıbbi terim aslında “hiperkifoz”olarak adlandırılsa da, “kifoz” terimi genellikle doktorlartarafından torasik omurgadaki aşırı eğriliğin çok kavisli bir üst sırtoluşturması durumuna atıfta bulunmak için kullanılır.
Kifoz her yaştan hastayıetkileyebilir. Ancak bu durum, hızlı kemik büyümesi olan ergenlik dönemindedaha yaygındır.
Kifozun şiddeti değişebilir. Genelolarak, eğri ne kadar büyükse, durum o kadar ciddi olur. Daha hafif eğrilerhafif sırt ağrısına neden olabilir veya hiçbir belirti göstermeyebilir. Dahaşiddetli eğriler ise önemli omurga deformitesine neden olabilir ve hastanınsırtında görünür bir kamburluğa sebebiyet verir.
Birçok kifoz türü vesebebi vardır. Çocukları ve ergenleri en çok etkileyen üç kifoz aşağıdakigibi sıralanabilir.
En yaygın kifoz türü olanpostüral kifoz, genellikle ergenlik döneminde belirgin hale gelir. Klinikolarak kötü postür veya kambur durma olarak fark edilir. Ancak omurganın ciddiyapısal anormallikleri çok fazla gözlenmez. Postüral kifozun neden olduğueğrilik, tipik olarak yuvarlak ve pürüzsüzdür. Ayrıca eğrilik genellikle“dik durması” istendiğinde, hasta tarafından düzeltilebilir. Kızlardapostüral kifoz erkeklerden daha yaygındır. Nadiren ağrılıdır ve eğriilerlemediği için yetişkin yaşamında sorunlara yol açmayabilir.
Scheuermann kifozu,durumu ilk tanımlayan Danimarkalı radyoloğun adını almıştır. Postüral kifozgibi, Scheuermann’ın kifozu da genellikle gençlik yıllarında belirginleşir.Bununla birlikte; Scheuermann kifozu özellikle zayıf hastalarda,postural kifozdan önemli ölçüde daha şiddetli bir deformiteye neden olabilir.Scheuermann kifozuna omurgadaki yapısal bir anormallik neden olur. Scheuermannkifozu olan bir hastada, yandan bir röntgen, birkaç ardışıkomurun, normal dikdörtgen şekil yerine daha üçgen bir şekle sahip olduğunugösterecektir. Scheuermann kifozunun neden olduğu eğrilik genellikle keskin veaçılıdır. Postüral kifozlu bir hastanın aksine, Scheuermann kifozlu bir hasta,dik durarak eğriyi düzeltemez.
Scheuermann kifozugenellikle torasik omurgayı etkiler. Ancak bazen lomber (alt) omurgadagelişir. Durum erkeklerde kızlardan daha yaygındır ve büyüme tamamlandığındailerlemesi durur. Scheuermann kifozu bazen ağrılı olabilir. Ağrı varsa,genellikle eğrinin en yüksek kısmında veya “tepe noktasında”hissedilir. Sırtın alt kısmında da ağrı hissedilebilir. Aktivite, uzun süreayakta durma veya oturma gibi eylemler ağrıyı daha da kötüleştirebilir.
Bu tip kifoz doğumdamevcuttur. Bebek, rahimdeyken omurga normal şekilde gelişmediğinde ortayaçıkar. Kemikler olması gerektiği gibi oluşmayabilir veya birkaç omur birbirinekaynaşmış olabilir. Konjenital kifoz tipik olarak çocuğun yaşı ilerledikçekötüleşir.
Doğuştan kifozluhastalar, eğriliğin ilerlemesini durdurmak için genellikle çok genç yaştacerrahi girişime ihtiyaç duyar. Çoğu zaman, bu hastaların kalp ve böbreklergibi vücudun diğer kısımlarını etkileyen ek doğum kusurları vardır.
Kifozun belirti vesemptomları, eğriliğin nedenine ve ciddiyetine bağlı olarak değişir. Bunlaraşağıdaki gibi sıralanabilir:
Nadiren, zamanlailerleyen kamburluk şunlara yol açabilir:
Yukarıda bahsedilen kifoztipleri hariç anormal eğiriliğe aşağıdakiler de neden olabilir:
Doktor Muayenesi
Okulda skolyoz taramasıyapılıncaya kadar hafif kifoz genellikle fark edilmez. Hastanın sırtındakideğişiklikler fark edilecek kadar belirginse, bu genellikle hem ebeveynler hemde çocuk için oldukça rahatsız edicidir. Çocuğun sırtının kozmetik görünümüyleilgili endişeler, genellikle aileyi tıbbi yardım aramaya iten şeydir.
Fiziksel Muayene
Doktor tıbbi öykü alır vebireyin genel sağlığı ve semptomları hakkında sorular sorarak başlar. Dahasonra, herhangi bir hassasiyet alanı olup olmadığını belirlemek için omurgayabastırarak sırtı inceler. Daha şiddetli kifoz vakalarında, sırtın üst kısmınınyuvarlatılması veya bir kambur açıkça görülebilir. Ancak daha hafif vakalardadurumun teşhis edilmesi daha zor olabilir.
Muayene sırasında, doktorhastanın her iki ayağı bitişik, dizleri düz ve kolları serbest şekilde önedoğru eğilmesini ister. “Adem’in öne eğilme testi” olarakadlandırılan bu test, doktorun omurganın eğimini daha iyi görmesini ve herhangibir omurga deformitesini gözlemlemesini sağlar.
Doktorunuz ayrıcahastadan eğriyi düzeltip düzeltmediğini görmek için uzanmasınıisteyebilir. Bu durum, eğrinin esnek olduğunun ve postural kifozuntemsilcisi olabileceğinin bir işaretidir.
Testler
Tedavinin amacı eğriliğinilerlemesini durdurmak ve deformiteyi önlemektir. Doktor kifoz tedavisinibelirlerken aşağıdakiler dahil birkaç şeyi dikkate alacaktır:
Postural kifozluhastalarda cerrahi olmayan tedavi önerilir. Ayrıca, 75 dereceden az eğrileriolan Scheuermann kifozlu hastalara da bu tedavi seçenekleri önerilir.
Cerrahi olmayan tedavişunları içerebilir:
Doğuştan kifozlu hastalariçin genellikle ameliyat önerilir. Ayrıca aşağıdaki durumlar için deameliyat önerilebilir:
Spinal füzyon, kifozutedavi etmek için en yaygın olarak kullanılan cerrahi prosedürdür.
Spinal füzyonunhedefleri:
Spinal füzyon, esasen bir“kaynak” işlemidir. Temel fikir, etkilenen omurları tek ve sağlam birkemiğe dönüşecek şekilde birleştirmektir. Omurgayı kaynaştırmak eğriliğinderecesini azaltır ve etkilenen omurlar arasındaki hareketi ortadan kaldırdığıiçin sırt ağrısını da hafifletebilir.
Prosedür sırasında,eğriyi oluşturan omurlar önce omurganın yuvarlaklığını azaltmak için yenidenhizalanır. Kemik grefti adı verilen küçük kemik parçaları daha sonra kaynaşacakomurlar arasındaki boşluklara yerleştirilir. Zamanla kemikler birlikte büyür.Bu tıpkı kırık bir kemiğin iyileşmesine benzer.
Kemik greftiyerleştirilmeden önce, doktor füzyon oranını artırmak ve omurgayı daha dastabilize etmek için tipik olarak metal vidalar, plakalar ve çubuklarkullanacaktır.
Omurganın tam olarak nekadar kaynaştığı hastanın eğrisinin boyutuna bağlıdır. Sadece eğri omurlarbirbirine kaynaşmıştır. Omurgadaki diğer kemikler hala hareket edebilir vebükülme, düzleştirme ve döndürmeye yardımcı olabilir.
Omuz çıkması nedir?
Kol kemiği, gövdenin omuz kısmındabulunan bardak benzeri bir soketin içerisine yerleşerek omuz ekleminioluşturur. Birçok yöne hareket edebilen mobil bir eklem olması nedeniyleyapılan ters hareketler, kaza ve benzeri durumlarda omuz çıkmasıyla yaygınolarak karşılaşılır. Vücudun en hareketli eklemi olması nedeniyle çıkıklarayatkın olan omuz ekleminde en yaygın görülen çıkık türü, antero olarak daadlandırılan ön çıkıklardır. Çıkan omuz yerine yerleştirildikten sonraiyileşme süresi yaklaşık olarak 12-16 hafta aralığındadır. En yaygın olarakgörülen omuz çıkması sebebi, omzun yana doğru açılmış ve dışarıya dönük olarakzorlanmasıdır. İleri yaşta, kemik ve eklem hastalığı olan bireylerde çıkıklarıniyileşmesi oldukça uzun sürebilir. Aynı zamanda omuz çıkması durumunda yapılanbilinçsiz müdahaleler sonucunda da eklemde kalıcı nitelikte hasarlaroluşabilir.
Kol kemiği, gövdenin omuzkısmında bulunan bardak benzeri bir soketin içerisine yerleşerek omuz ekleminioluşturur. Birçok yöne hareket edebilen mobil bir eklem olması nedeniyleyapılan ters hareketler, kaza ve benzeri durumlarda omuz çıkmasıyla yaygınolarak karşılaşılır. Vücudun en hareketli eklemi olması nedeniyle çıkıklarayatkın olan omuz ekleminde en yaygın görülen çıkık türü, antero olarak daadlandırılan ön çıkıklardır. Çıkan omuz yerine yerleştirildikten sonraiyileşme süresi yaklaşık olarak 12-16 hafta aralığındadır. En yaygın olarakgörülen omuz çıkması sebebi, omzun yana doğru açılmış ve dışarıya dönük olarakzorlanmasıdır. İleri yaşta, kemik ve eklem hastalığı olan bireylerde çıkıklarıniyileşmesi oldukça uzun sürebilir. Aynı zamanda omuz çıkması durumunda yapılanbilinçsiz müdahaleler sonucunda da eklemde kalıcı nitelikte hasarlaroluşabilir.
Omuz çıkmasını işareteden öykü ve belirtilerle acil servislere başvuran hastalarda ilk müdahaleyapılmadan önce mutlaka röntgen incelemesi yapılmalıdır. Röntgen çekildiktensonra omuz çıkması tam olarak teşhis edildikten sonra çıkığın yönübelirlenebilir ve kırık olup olmadığı tespit edilebilir. Omuz eklemi hekimtarafından kolay bir şekilde yerine yerleştirilebilir. Bu işlemin ardındanhastada şiddetli ağrı söz konusu ise buna yönelik tedavi uygulamaları dayapıldıktan sonra manyetik rezonans (MR) incelemesi yapılarak omuz bölgesidetaylı bir şekilde incelenmelidir. Kemikte, yumuşak dokularda, bağ vetendonlarda herhangi bir yaralanma olup olmadığı bu şekilde görülebilir. Omuzekleminde veya çevresindeki sinirler ile kan damarlarında omuzdaki çıkığa bağlıolarak hasar oluşabilir. Bu tür durumlarda erken müdahale ve tedaviuygulamaları ile eklemde kalıcı herhangi bir hasarın oluşması önlenebilir.
Omuz çıkıklarındaredüksiyon adlı yöntemle çıkan eklem yavaşça yerine oturtulduktan sonra tıbbigörüntüleme yöntemleri yardımıyla omuz bölgesi değerlendirilir. Kemiklerdekırıklar söz konusu ise bunların tedavisi için bazı durumlarda cerrahioperasyonlar ve ortopedik bakım gerekli olabilir. Redüksiyon işlemi sonrasındakemiğin olması gereken açıda olup olmadığı da teyit edilebilir. Bazı kişilerdeomuz çıkması sonucunda bağlar, tendonlar ve eklem çevresindeki dokulardayırtılmalar oluşabilir. Bu tür doku hasarlarının onarımlarıiçin de cerrahi operasyonlara başvurulması gerekebilir. Dokuhasarlarının söz konusu olduğu hastalarda buna ilişkin cerrahi tedaviuygulamaları, omuz çıkmasının tekrarlamasını önlemeye de yardımcı olur.Omuzdaki dokuların onarımı için yapılan cerrahi gereksinimler, genel anestezi altındayapılır. Genellikle küçük kesiler açılarak ucunda ışık ve kamera bulunan incebir tüp kullanılarak operasyon gerçekleştirilir. Az sayıda operasyonda iseözellikle de tekrarlayıcı çıkık ihtimali söz konusu ise açık operasyon tercihedilir ve kemikler istenilen şekilde hareket ettirilir. Dokular aşırı miktardagelişmiş fakat yırtılmamışsa güçlendirme egzersizleri yapılarakameliyatsız tedavi sağlanabilir.
Omuz yerineyerleştirildikten sonra birkaç gün boyunca askıda kalması gerekebilir. Ağrınınhafifletilmesi için ağrı kesici ilaçlardan yararlanılabilir. Genellikle belirlibir süre sonraya kontrol randevusu verilir ve bu muayenede omuz eklemi yenidenkontrol edilir. Belirli olgularda fizik tedavi uygulamaları gerekligörülebilir. Tedavi sonrasında omuz çıkmasının tamamen düzelerek eski formunadönmesi 12 ile 14 hafta kadar sürer. Çoğu fiziksel aktivite, tedaviden2 hafta sonra yapılabilir hale gelir. Fakat ağır kaldırma ve sporaktivitelerine başlamak için 6 hafta ile 3 ay arasında bir süre beklenmelidir. Busüreler hakkında gerekli bilgi tedaviyi gerçekleştiren hekim tarafındanverilir. Bedensel olarak çalışan kişilerin işlerine dönmesi 4 haftayıbulabilir. Çıkıkla birlikte kemiklerinde kırık da tespit edilmiş olanhastalarda tüm bu süreler uzayabilir ve askı kullanma süresi 6 haftayaçıkabilir.
Eğer siz de omuz çıkmasıbelirtileri yaşıyorsanız veya tekrarlayan omuz çıkığı probleminiz varsa birsağlık kuruluşuna başvurarak gerekli muayene ve tanı testlerinizi yaptırabilir,sağlığınızı koruyabilirsiniz.
Omuz Ekleminde Kireçlenme
Omuz eklemi artrozu ya da halk arasındayaygın kullanılan adıyla omuz eklemi kireçlenmesi, eklem yüzeyini kaplayankıkırdağın aşınmasından kaynaklanan ilerleyici bir hastalıktır. Hastalığınortaya çıkmasına neden olan ek bir hastalık (geçirilmiş omuz eklemienfeksiyonu, romatizmal hastalıklar, humerus başı avasküler nekrozu, kronikrotator kılıf yırtığı, hemofili) ya da geçirilmiş bir travma olabileceği gibi,hiçbir ek hastalık olmaksızın kendiliğinden de ortaya çıkabilmektedir.
OmuzKireçlenmesi Sebepleri Nelerdir?
Osteoartrit gelişmesinde rol oynayanbirçok etken vardır. Genellikle bu etkenlerden birkaçı birlikte bulunurlar.Ancak en sık görülen sebepler, eklemin aşırı yük altında kalması ile geçirilmişeklem yaralanmalarıdır. Yaş, genetik faktörler, mesleki zorlanmalar, geçirilmişeklem operasyonları, travmalar, duruş bozuklukları, eklemlerin kötükullanılması osteoartrit gelişimine katkıda bulunan en önemli faktörlerdir.Hiçbir sebep olmaksızın da osteoartrit başlayabilir. Hastalığın ortayaçıkmasında rol oynayan faktörler şunlardır:
Omuz KireçlenmesininTedavi Yöntemi
Tedavi, hastalığın evresi ve şiddetinegöre uygun şekilde planlanır. Erken dönem hastalarda eklemlerin içini temizleme(debridman) amaçlı artroskopik işlemler uygulanır. Eklemlerde çarpılma, şekilbozukluğu olanlar, basit kemik ameliyatları ile düzeltilir.
Osteomalazi nedir?
Osteomalazi genellikle Dvitamini eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan kemik yumuşaması hastalığıdır.Normal şartlarda kemik dokusu sürekli olarak devam eden yapım ve yıkımfaaliyetleri ile bir döngü içerisinde yaşamını devam ettiren aktif ve canlıhücrelerden oluşur. Kemik dokusu ağırlıklı olarak kalsiyum ve fosforminerallerinden oluşan bir kabuk dokusu (korteks) ve daha yumuşak bir doku olanmatris olarak da bilinen kollajen liflerinin oluşturduğu bir iç ağdan meydanagelir. Kemiğin oluşumu sırasında içerisinde bulunan lifler minerallerlekaplanır ve kemiğin gücü bu dokuları kaplayan mineral miktarına bağlıdır.Mineral miktarı azaldıkça kemik yumuşamaya ve güçsüzleşmeye başlar. Osteomalazihastalarında kemiklerde bulunan mineralize olamamış kollajen lifleri nedeniylekemikler yumuşar ve buna bağlı olarak bükülebilir, çatlayabilir, şiddetliağrılara neden olabilir. Çocuk ve genç erişkinlerde büyüme sırasındaosteomalazi söz konusu olduğunda özellikle ağırlığa maruz kalan bacakkemiklerinde eğilme ve çarpıklık sorunu ortaya çıkabilir. Yaşlılarda ise kırıkve çatlakların oluşumu yaygındır.
Osteomalazi belirtileri nelerdir?
Osteomalazi erken dönemlerdeherhangi bir belirti vermez. Bu dönemde kemiklerdeki hafif yumuşama eğrilik,bükülme, kırılma, çatlama ve bunlara bağlı ağrı oluşumuna yol açmadığındanyalnızca röntgen incelemesi veya farklı tıbbi görüntüleme teknikleri ve tanıtestleri ile tespit edilebilir. Fakat osteomalazi ilerleyerek şiddetiniarttırdıkça kemik ağrıları ve kas zayıflığı sorunları ortaya çıkmaya başlar.Özellikle bel, pelvis, bacaklar, kalça ve kaburga kemiklerinde donuk ağrılarmeydana gelir. Gece saatlerinde veya kemikler üzerine baskı yapıldığındaağrıların şiddeti daha da artabilir. Azalan kas tonusuna bağlı olarak kısasüreli yürüyüşler dahi osteomalazi hastaları için çok yorucu olabilmektedir.Bunların haricinde en yaygın görülen osteomalazi belirtileri şunlardır:
Bunların haricinde kanda çok düşükmiktarda kalsiyum mineralinin bulunmasına bağlı olarak osteomalazili hastalardakalpte ritm bozukluğu (aritmi), ağız çevresi ile kol ve bacaklarda uyuşukluk,el ve ayaklarda spazmlar (kramp) görülebilmektedir. Bu belirtilerin tamamıciddi kalsiyum ve D vitamini yetersizliğini işaret etmekte olup belirtilerdenherhangi biri veya birkaçını yaşayan tüm bireylerin derhal bir sağlıkkuruluşuna başvurması gerekmektedir.
Osteomalazi hastalığındasemptomlar çok belirgin olmadığından hastalığın teşhisi genelliklegecikmektedir. Bu durum tedavide başarı oranının düşmesine ve kemiklerde geridönüştürülemez hasarların ortaya çıkmasına neden olur. Teşhisin gecikmesininönlenebilmesi için herhangi bir nedene bağlı olarak sürekli kapalı ortamdayaşayan veya güneşli gün sayısının yetersiz olduğu coğrafi bölgelerde bulunanbireylerde düzenli olarak vitamin ve mineral düzeyleri araştırılmalıdır. Yineaynı şekilde orta yaş döneminden itibaren kemik taramaları düzenli olarakyapılmalıdır. Erken evrede tespit edilen osteomalazi olgularında genelliklekalsiyum, fosfor ve D vitamini takviyeleri tedavi için yeterlidir. Butakviyeler yardımıyla semptomların birçoğunda en geç birkaç ay içerisindeiyileşme elde edilir. Verilen vitamin ve mineral takviyeleri enjeksiyon veyaoral ilaçlar şeklinde olabilir. Mide ve bağırsak operasyonları veya sindirimsistemi hastalıklarına bağlı olarak vitamin ve mineral emiliminde bozukluklarsöz konusu olan hastalarda vitamin destekleri genellikle damardan (intravenöz)yolla verilir. Buna ek olarak diyetisyen tarafından hastaya özgü olarakhazırlanmış ve vitamin ve mineral gereksinimlerini tam olarak karşılayansağlıklı ve dengeli bir beslenme programı uygulanmalıdır. Ciddi osteomalazivakalarında kemiklerde oluşan çatlak, kırık ve yapısal bozulmaların onarımıiçin bazı durumlarda cerrahi operasyonlara başvurulması gerekebilir. Ayrıcadişlerde oluşan sağlık sorunlarının tedavisi için de diş hekimliğiuygulamalarından yararlanılmalıdır.
Eğer siz de D vitaminieksikliğine sorunu yaşıyorsanız, osteomalazi ve diğer kemik ve eklemhastalıklarına yakalanmamak adına sağlıklı ve dengeli beslenmeye özengöstermeli, hekiminizin gerekli görmesi halinde D vitamini takviyelerikullanmalısınız. Osteomalazi belirtileri yaşıyorsanız ve osteomalazi ne demek,nasıl tedavi edilir gibi soruların yanıtlarını arıyorsanız derhal bir sağlıkkuruluşuna başvurarak gerekli kontrollerden geçip tetkiklerinizi yaptıraraktedavi sürecinize başlayabilir, daha sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz.
Skolyoz
Sağlıklı bir omurgaya arkadanbakıldığında tüm omurlar aynı doğrultuda görülür. Herhangi bir nedenle budizilimin bozulmasına ve anormal bir eğriliğin ortaya çıkmasına skolyoz adıverilir. Ülkemizde 12–14 yaş arası çocuklarda yapılan taramalarda omurgaeğriliklerinin % 2 oranında görüldüğü saptanmıştır.
Nasıl Fark Edilir?
Skolyozun erken dönemlerinde genellikle bir yakınma yoktur. Bu nedenle tanıgenellikle tesadüfen konulur. Genellikle ilk bulgu görüntü bozukluğudur. Kötüduruş şekli, bir omuzun diğerinden yukarıda durması, bir tarafta belirginleşenkürek kemiği çıkıntısı, elbiselerin tam olarak vücuda oturmaması (kızlarda etekya da elbise çizgilerinin asimetrik olması) çoğu zaman aile veya öğretmenleritarafından fark edilir.
Skolyozun saptanmasında en kolay yollardan biri öne eğilme muayenesidir.Dizlerini bükmeden her iki eli ile yere değmeye çalışan öne eğilmiş çocuktakaburga çıkıntısı, kalça veya belde asimetri olması skolyozu aklagetirmelidir.
Kime Başvurmalıyım?
Skolyozdan kuşkulandığınızda tanı ve tedavisi için ortopedi ve fizik tedavirehabilitasyon kliniklerine başvurabilirsiniz.
Skolyozun NedenleriNelerdir?
Skolyozun pek çok nedeni vardır, ancak %80 hastada skolyoza neden olan birsağlık sorunu saptanamaz. %20 hastada ise yapısal bir kemik sorunu, sinirsistemi, kas hastalıkları saptanabilir veya yapısal bir bozukluk olmadığı haldeskolyoz, duruş bozuklukları, omurga kırıkları, tümörler, bacak boyueşitsizlikleri nedeniyle oluşmuş olabilir.
Skolyoz TedaviEdilebilir mi?
Skolyoz tedavisinde amaç kozmetik olarak düzgün, dengeli ve ağrısız bir omurgayapısı sağlamak ve oluşabilecek ek sorunları önlemektir. Erken tanı, eğriliğindaha küçükken saptanması ve gerekli önlemlerin alınması ile ilerlemenin önünegeçilmesini sağlar. Tanı ve tedavide her hasta bireysel olarakdeğerlendirilmelidir. Yani her hastanın tedavisi kendine özgüdür.
Skolyozun seyri hastadan hastaya değişkenlik göstermektedir. Skolyozilerleyebilir, aynı derecede kalabilir veya düzelebilir. Tedaviyi belirleyenana faktörlerden biri, bu sürecin öngörülmesidir. Genel olarak kız cinsiyet,skolyozun küçük yaşta ortaya çıkması, iskelet olgunlaşmasının derecesi, çifteğrilikler, eğrilik açısının fazla olması, hastalığın ilerleyebileceğikonusunda uyarıcı olabilir. Bu hastalar daha yakın izlenip, daha yoğun tedavialırlar. Dolayısı ile skolyozlu bir çocuk düzenli aralıklarla konunun uzmanıbir hekim tarafından kontrol edilmelidir.
Skolyoz TedavisindeEgzersiz ve Korsenin Yeri
Egzersiz skolyoz tedavisinde duruşun düzeltilmesinde, esnekliğin artırılmasındave psikolojik olarak hastanın hastalığa olan uyumunu artırmada etkinolmaktadır. Buna karşın tek başına egzersiz yapmak yeterli olmayabilir. Genelolarak cerrahi tedavi gerektirecek kadar olmayan eğriliğin tedavisinde,egzersiz programı ile korseleme birlikte kullanılmaktadır. Korseleme ihtiyacıhastadan hastaya değişiklik göstermektedir. Eğriliğin açısı, ilerleme düzeyi,çocuğun gelişim evresine göre korseleme kararı verilmektedir. Yine, eğriliğinolduğu bölgeye göre farklı korse çeşitleri kullanılabilir.
Skolyoz CerrahiTedavisi
Korse ile ilerlemesi durdurulamayan eğriliklerde, eğriliğin 40 derece üzerindeolması durumunda eğrilik ameliyat ile düzeltilmelidir. Çocuğun yaşı, iskeletsisteminin olgunlaşma derecesi, gelişebilecek komplikasyonların önlenmesigerekliliği ameliyat kararı verilirken dikkate alınmaktadır.
Yetişkenlerde Skolyoz
Skolyoz yalnızca çocuklarda değil erişkinlerde de gözlenebilir. Bunların çoğuçocukluk çağında fark edilmemiş ve erişkin çağa taşınan skolyozlardır. Elliliyaşlardan sonra ise omurgadaki yıpranma nedeni ile skolyoz görülebilmektedir.Çocukluk skolyozundan farklı olarak bu hastalarda en sık yakınma ağrıdır. Ağrıgenellikle ağrı kesici ve fizik tedavi yöntemleri ile tedavi edilir. İskeletbüyümesi durduğu için korseleme nadiren uygulanır. Bu tedavilere dirençliolgularda cerrahi tedavi gerekebilir.
Topuk dikeni nedir?
Topuk dikeni, topuk kemiğinde gelişen sivri uçlu kemik büyümeleridir.Kalkaneus olarak adlandırılan topuk kemiğinin altında kalsiyum birikintilerininoluşturduğu yapılardır. Röntgen filminde, topuk dikeni 1 – 1,5 cm kadar çıkıntışekilde görülebilir. Röntgende görünür kanıt olmadığında durum bazen“topuk dikeni sendromu” olarak isimlendirilebilir.
Topuk dikeni altta yatan bir sağlık sorununa bağlı olarak gelişebileceğigibi bağımsız olarak da görülebilir. Topuğun önünde ayak kemerinin hemenaltında ya da topuğun arkasında bulunabilir. Topuğun arkasında gelişen topukdikeni sıklıkla aşil tendonunun iltihaplanması ile ilişkilendirilir. Aşiltendiniti olarak bilinen bu iltihabi durumda ayağın ön kısmına basınçuygulanması hassasiyet ve topuk ağrısında artışa neden olur. Topuğun önkısmında görülen topuk dikeni ise sıklıkla plantar fasiit ile ilişkilidir.Plantar fasiit, ayağın altından geçen ve topuk kemiğini ayak parmaklarınabağlayarak plantar fasya adı verilen fibröz bağ dokusunun ağrılı biriltihabıdır.
Topuk dikeni neden olur?
Topuk mahmuzları, topuk kemiğinin alt kısmında birkaç ayboyunca kalsiyum birikmesi meydana gelince oluşur.
Yumuşak doku tendonları, kaslar veya plantar fasyanın kronik olarakgerilmesi ve tekrar tekrar yırtılması sonucu oluşan lokal iltihabi süreç,kalsiyum birikmesinin yaygın bir nedenidir. Plantar fasya topuk kemiğini ayakparmaklarına bağlayan bağ dokusu şerididir. Topuk dikeni, özellikle uzun koşuve atlama yapan sporcular arasında yaygındır.
Topuk dikeni için risk faktörleri şunları içerir:
Plantar fasiit ile ilişkili diğer risk faktörleri şunlardır:
Topuk dikenine neden olabilecek bazı tıbbi durumlar da vardır. Bu durumlarşunları kapsar:
Topuk dikeni belirtileri nelerdir?
Topuk dikeni sıklıkla herhangi bir belirti vermez. En sık görülenşikâyetler aralıklı veya kronik ağrıdır. Özellikle topuk dikeninin oluşumnoktasında iltihaplanma meydana gelirse özellikle yürürken ya da koşarken ağrıgörülebilir. Genel olarak, ağrının nedeni topuk dikeni değil, bununla ilişkiliolan yumuşak doku yaralanmasıdır.
Birçok insan, topuk dikeni ve plantar fasiitte görülen ağrıları sabah ilkayağa kalktıklarında ayak tabanlarına bıçak saplanması veya iğne batmasışeklinde tarif eder. Ağrı daha sonra rahatsız edici bir acıya dönüşür.Genellikle uzun süre oturduktan sonra ayağa kalkıldığında keskin ağrı geridöner. Topuk dikeninde görülen diğer belirtiler şunları içerebilir:
Topuk dikeni nasıl anlaşılır?
Topuk dikeni olduğu düşünülen belirti ve şikâyetlerle sahip bireylerdetanı için ayak röntgeni çekilebilir. Kemik çıkıntının röntgen filmindegörülmesi, topuk dikeni varlığından emin olmanın tek yoludur. Bazı insanlardahiçbir belirti görülmediği için, topuk dikeni sadece başka bir nedenden dolayıröntgen çekilmesiyle keşfedilir.
Topuk dikeni tedavisi nasıl yapılır?
Topuk dikeni tedavisinde amaç ayağa binen basıncı azaltmak, ağrı veiltihabı kontrol altına almak, doku iyileşmesini teşvik etmek ve yumuşakdokuların esnekliğini artırmaktır. Topuk dikeni için yapılan tedaviler şunlarıiçerebilir:
Topuk dikeni iltihaplı bir artrit türü nedeniyle gelişmişse, altta yatandurumun tedavisi ile şikâyetler gerileyebilir.
Topuk dikeni ilacı
Topuk dikeni için geliştirilmiş özel bir ilaç yoktur. Tedavide kullanılanilaçlar iltihabi süreci baskılayarak ve doku iyileşmesini hızlandırarakşikâyetleri kontrol altına almaya yardım eder. Bu amaçla kullanılan ilaçlarşunları içerir:
Topuk dikeni ameliyatı
Hastaların %90’ından fazlası cerrahi olmayan tedavilerle iyileşir. Diğertedaviler 9 ila 12 aylık sürenin sonunda şikâyetleri tedavi edemezse, ağrıyıhafifletmek ve hareket kabiliyetini iyileştirmek için ameliyat gerekebilir.Cerrahi teknikler şunları içerir:
Ameliyat için uygun adayları belirlemek için ameliyat öncesi muayene vetestler yapılır. Ameliyat sonrası ise istirahat, buz tatbiki, ayağınyükseltilmesi gibi doktorun talimatlarına uyulması gerekir. Bazı durumlarda,hastaların ameliyat sonrası bandaj, atel, atma, cerrahi ayakkabı, koltukdeğneği veya baston kullanması gerekebilir. Topuk dikeni ameliyatının olasıkomplikasyonları arasında sinir ağrısı, tekrarlayan topuk ağrısı, alada kalıcıuyuşukluk, enfeksiyon ve skar adı verilen sert yara izi bulunur. Ek olarak,plantar fasya serbestleştirilme işlemi sonrası ayak krampları, stres kırıklarıve tendinit riski vardır.
Topuk dikeni egzersizleri
Topuk dikeni ayak ve baldırdaki kas ve bağların kısa olması nedeniylekronik gerilmeye maruz kalmalarının bir sonucudur. Bu nedenle bölgede bulunanyumuşak dokuların uzaması ve esnemesine yardımcı olacak egzersizlerşikâyetlerin azaltılmasında etkilidir. Bu nedenle topuk dikeni tedavisineyardımcı olması için düzenli olarak ayak ve baldır germe egzersizleriyapılabilir. Bu amaçla yapılabilecek bazı egzersizler şunlardır:
Topuk dikeni nasıl geçer?
Topuk dikeni tedavisi için uygulanabilen çeşitli doğal tedavi seçeneklerivardır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:
Total Eklem Protezi (Kalça, diz, diğer)
Total Eklem Protezi; kireçlenme, enfeksiyonlar, romatizmalhastalıklar, travma ya da doğuştan yapısal bozukluklar nedeniyle, eklemlerinkıkırdak yüzlerinde oluşan bozulmalar zamanla ilerleyerek ciddi ağrılara vehareket kısıtlılığına neden olabilir. Bu durum hastaların yaşam kaliteleriniazaltabilir ve kronik bir mutsuzluğa dönüşebilir.
İlaçlar, eklem içi enjeksiyonlar ve fizik tedavi yöntemleri ile ağrıkontrolünün sağlanamadığı ve hareket kısıtlılığının giderilemediği durumlarda,günlük yaşam aktiviteleri ileri derecede kısıtlanmış ve eklem kıkırdağındaileri harabiyet olan hastalarda total eklem portezi en uygun tedaviseçeneğidir. Total eklem protezi, bozuk eklem yüzeyinin yapay materyallerledeğiştirilerek ekleme tekrar fonksiyon ile stabilite kazandırılmasını ve mevcutağrıların ortadan kaldırılmasını amaçlamaktadır. Tüm dünyada olduğu gibiülkemizde de son yıllarda total eklem protezi uygulamaları giderek artanoranlarda yapılmaktadır.
En çok uygulan eklemler diz ve kalçaprotezleridir. Bununla beraber omuz, dirsek, el parmakları, ayak ve el bileğiprotezi uygulamaları yapılabilmektedir.
Total eklem protezleri genellikle iki eklem yüzü parçası ve bir adet aramateryalden oluşur. Buzulmuş olan eklem yüzleri çıkartılarak yerleştirilenmetal kısımlar kemiğe sıkıştırılarak ya da kemik çimentosu ile tespit edilir.
İyi yapılmış bir protez uygulaması ile,hastalar açısından yüz güldürücü sonuçlar elde edilmektedir. Protez uygulamasıöncesi hastaların detaylı olarak bilgilendirilmesi, ameliyatın başarısıaçısından çok önemlidir.
Ameliyat Sonrası Süreç
Hem kalça hem de diz protezi ameliyatları genel anestezi ya da bölgeselanestezi (Spinal ve/veya epidural) kullanılarak yapılabilir. Bu seçim hasta vedoktorunun ortaklaşa kararına bağlıdır. Genellikle protez ameliyatı sonrası ilk48 saat içinde hasta ayağa kaldırılarak yürütülmeye başlanır. Yük verme süresikalça protezlerinde görülen bazı özel durumlarda 3 – 6 hafta kadar uzayabilir.Hastanede kalış süresi 3-6 gün arasındadır.
Kalça protezlerinden sonra bir bacağındiğerini çaprazlayacağı bacak bacak üstüne atma ya da alaturka tuvalet gibi alçakyerlere oturma hareketleri tercih edilmemelidir.
Modern protezlerinin çoğu MR uyumlu metallerden imal edilmektedir. Bu nedenleameliyat sahası dıışındaki bölgelere MR çekilmesinde bir sorun yaşanmaz. Metaldedektörlerinden geçerken oluşabilecek sinyallere karşı da ameliyat olduğunuzuve kullanılan protezi açıklayan bir belge almanız uygun olacaktır.